|
|
LEO HUBERMAN SOSYALİZMİN ALFABESİ
|
|
|
"Okuyacağınız bu kitap Sol
Yayınları tarafından basılmış,
ve Gençliğin Sesi Sitesi
Teori Grubu tarafından
İnternet Ortamına
aktarılmıştır. "
25
Şubat 2008
SOL YAYINLARI-
Sorumlu Yönetmen: Muzaffer Erdost.
Yönetim Yeri: Zafer
Çarşısı, 26, Yenişehir, Ankara.
i Ç i N D E K i L E R
Önsöz
BİRİNCİ BÖLÜM
KAPİTALİZMİN SOSYALİST AÇIDAN TAHLİLİ
1. Sınıf Mücadelesi
2. Artı-Değer
3. Sermaye Birikimi
4. Tekel
5. Gelir Dağılımı
6. Bunalım ve Depresyon
7. Emperyalizm ve Savaş
8. Devlet
İKİNCİ BÖLÜM KAPİTALİZMİN
SOSYALİSTÇE SUÇLANMASI
9. Kapitalizm Verimsiz ve Müsriftir
10. Kapitalizm Akla Aykırıdır
11. Kapitalizm Adaletsizdir
12. Kapitalizm Ömrünü Tüketmiştir
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
DEĞİŞMEYİ SAVUNANLAR
13. Ütopyacı Sosyalistler
14. Karl Marx ve Friedrich Engels
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
S O S Y A L İ Z M
15. Sosyalist Planlı Ekonomi
16. Sosyalizm Üzerine Sorular
- Ekonomik sistemimiz kapitalistler olmaksızın
işleyebilir mi?
- İnsanlar kâr teşviki olmadan da çalışırlar
mı?
- Sosyalist toplumda herkes aynı ücreti mi
alır?
- Sosyalizm ile komünizm arasındaki fark nedir?
- Sosyalizm halkın özel mülkiyetini elinden
almak mı demektir?
- Sosyalistler sınıf savaşı öğütlemezler mi?
- Amerika Birleşik Devletleri halkı, Sovyetler
Birliği
halkından
daha iyi durumda değil midir? Bu, kapitalizmin,
sosyalizmden
daha iyi olduğunu kanıtlamaz mı?
- Sosyalizm anti-Amerikan değil midir?
- "İnsan tabiatını değiştiremeyeceğimize göre"
sosyalizm olanak sız bir
şey değil
midir?
17. Özgürlük
18. İktidar Yolu
19. Sosyalizmin Hayatımızdaki Etkisi ne Olacaktır?
Leo Huberman’in "The ABC of Socialism" (Introduction to Socialism,
Modern
Reader Paperbacks, New York and London, 1968) adlı yapıtını, İngilizce
aslından Alaattin Bilgi
dilimize çevirmiş ve kitap, Sosyalizmin Alfabesi adı ile Sol
Yayınları tarafından Eylül 1976 (Birinci Baskı: Şubat 1966;
İkinci Baskı: Ocak 1970; Üçüncü Baskı: Ocak
1971; Dördüncü Basla: Ağustos 1974; Beşinci
Baskı: Nisan 1975; Altıncı Baskı: Kasım 1975) tarihinde, Ankara’da, Çağ Matbaası’nda. dizdirilip
bastırılmıştır.
Önsöz
AMERİKALILARIN çoğunun sosyalizm
konusunda bildikleri tek şey, ondan
hoşlanmadıklarıdır. Bunlar sosyalizmin, ya
uygulanamaz olduğu için gülünç ya da şeytan işi olduğu
için korkulacak bir şey olduğuna inandırılmışlardır.
Bu durum, kaygı vericidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde,
şu günlerde, çok yaygın olan bu derece önemli bir konuyu,
pek üstünkörü ve taraf tutucu
görüşlere dayanarak, görmezlikten gelmek ya da
suçlamak yanlıştır. Sosyalizm, dünya ölçüsünde
bir harekettir. Ondan, bu ülkede nefret eden milyonlara
karşılık, başka ülkelerde çok memnun olan milyonlar
vardır. Şimdiye kadar hiç bir düşünce, bu kadar kısa zamanda,
böylesine çok insanın hayalgücüne egemen olmamıştır.
Sosyalizm daha şimdiden 200.000.000
insanın yaşama biçimi olmuştur; bu, yeryüzünde
yaşayanların altıda biri demektir. Daha
600.000.000 insanın yaşama biçimi olmaya doğru
da hızla gitmektedir. Bu iki grup, birarada, dünya nüfusunun
aşağı yukarı üçte birini oluşturur.
Bu
nedenle, sosyalizmin birçok Amerikalı için pis bir sözden
öte bir şey sayılmaması acınacak bir durumdur, îyi olsun
kötü olsun, onunla savaşılsın ya da ona ulaşılmaya çalışılsın,
ilkin sosyalizmin iyice bilinmesi, anlaşılması gerekir.
Kitabın ilk yarısında, ana
çizgileriyle, kapitalizmin sosyalist ekonomi
açısından tahlili yapılmış, özellikle Amerika Birleşik
Devletlerinin bugünkü durumu gözönünde bulundurularak,
kapitalizmin yapısı ve kusurları incelenmiştir. Kitabın
ikinci yarısında .en büyük düşünürleriyle ve bunların
öğrettikleriyle birlikte. sosyalizm teorisi ele
alınmaktadır. Temel sosyalist öğretinin
gelişmesinde en önemli ve etkili iki kişi, Karl
Marx ve Friedrich Engels olmuşlardır. Günümüze kadar
yaşayarak gelen ve bugün de her kıtada hareketin temel taşı
olan .ve bu kitapçığın da temelini oluşturan. bu iki insanın
sosyalizm anlayışıdır.
Bir uyarıda bulunmak
isterim: burada çizdiğimiz tablo, yalın ve
katıdır. Bu, bazı okurları yıldıracak, bazılarını da
öfkelendirecektir. Bunu olağan karşılamak
gerekir. Bir insanın davranış ve inançlarına
böylesine karşı çıkılması daima bir şok etkisi
yapar. Bunun için aklı başında okur, sosyalist felsefe
konusunda belirli bir sonuca varmadan önce, kitapçığın
bütününü okumalıdır.
Son olarak şu da unutulmamalı: bu küçük kitap, yalnızca
sosyalizme bir giriş, sosyalizmin ana çizgilerini belirten bir
taslaktır. Bu konudaki yazın çok geniştir; konuya ilgi duyan
okur, bu alfabe ile yetinmemeli, konuyu lâyık olduğu derinlik
ve genişlikle ele alan başka birçok yapıta el atmalıdır.
"KAPİTALİZMİN SOSYALİST AÇIDAN TAHLİLİ" 1. SINIF MÜCADELESİZengin veya yoksul, güçlü veya zayıf, siyah, beyaz, sarı veya esmer olsun, insa’nlar her yerde yaşamak için gereksindikleri şeyleri üretmek ve bunların dağıtımını yapmak zorundadırlar. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki üretim ve dağıtım sistemine kapitalizm denir. Dünyanın birçok öteki ülkelerinde aynı sistem vardır. Ekmek, giyecek, konut, otomobil, radyo, gazete, ilaç, okul ve diğer her şeyi üretmek ve dağıtmak için şu iki esas unsurun bulunması gerekir: 1. Toprak, madenler, hammaddeler, makineler, fabrikalar yani iktisatçıların "üretim araçları" diye adlandırdıkları şeyler. 2. Emek . gerekli malları meydana getirmek için güçlerini ve hünerlerini üretim araçları üzerinde ve bu araçlarla birlikte kullanan isçiler. Diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi, Amerika’da da üretim araçları, kamu mülkü değildir. Toprağa, hammaddelere, fabrikalara, makinelere, bireyler, yani kapitalistler sahiptir. Bu, pek önemli bir olgudur. Çünkü, üretim araçlarına sahip olup olmamanız, sizin toplumdaki konumunuzu belirler. Eğer üretim araçlarına sahip küçük gruba yani kapitalist sınıfa dahilseniz, çalışmadan yasayabilirsiniz. Üretim araçlarına sahip olmayan büyük gruba yani işçi sınıfına dahilseniz, çalışmadan yasayamazsınız. Bir sınıf sahip olarak, öteki sınıf çalışarak yaşıyor. Kapitalist sınıf, gelirini, başkalarını kendi hesabına çalıştırarak elde eder; oysa işçi sınıfı, gelirini, yaptığı iş için aldığı ücret biçiminde sağlar. Yaşamak için gerekli malların üretiminde emek baş yeri tuttuğuna göre, emeği sağlayanın işçi sınıfının bunun karşılığında çok cömertçe ödüllendirildiğini sanabilirsiniz. Oysa hiç de böyle değildir. Kapitalist toplumda en büyük geliri elde eden en çok çalışan değil, en fazla şeye sahip olandır. Kapitalist toplumda çarkları döndüren kârdır. Açıkgöz işadamı demek, satın aldığı şey için elden geldiğince az ödeyen, sattığı şeyler içinse koparabileceği en büyük miktarı alan adam demektir. Yüksek kârlara giden yolun ilk adımı masrafları azaltmaktır. Üretim masraflarından biri, emeğe ödenen ücrettir. Bu nedenle, elden geldiğince düşük ücret ödemek işverenin çıkarmadır. Aynı şekilde, işçilerini elden geldiğince çok çalıştırmak da onun çıkarınadır. Üretim araçlarına sahip olanların çıkarları ile bunlar için çalışan insanların çıkarları birbirine karşıttır. Kapitalistler için önce mülkiyet sonra insanlık, işçiler için ise önce insanlık -yani kendileri- sonra mülkiyet gelir. Kapitalist toplumda iki sınıf arasında daima bir çatışma olmasının nedeni de işte budur. Sınıf savaşında iki tarafın da davranışı, zorunlu oldukları davranıştır. Kapitalist, kapitalist olarak kalabilmek için kâr etmek zorunda olduğu gibi, işçi de yaşayabilmek için doğru dürüst bir ücret almaya çabalamak zorundadır. Taraflar ancak karşısındakinin zararı pahasına başar ıya ulaşabilir. Sermaye ile emek arasında "uyum" konusunda söylenen bütün sözler, gevezelikten başka bir şey değildir. Kapitalist toplumda, bir sınıfın yararı, ötekinin zararına olduğu için böyle bir uyum olamaz; ve bunun tersi. Bunun için kapitalist toplumda, üretim araçları sahipleri ile işçiler arasında varolması zorunlu ilişki, bıçakla gırtlak arasındaki ilişki gibidir. 2. ARTI-DEĞER Kapitalist toplumda, insan, kendi gereksinmelerini sağlamak istediği şeyleri değil, başkalarına satacağı şeyleri üretir. Eskiden insanlar, kendi kullanımları için mal üretirken, bugün pazar için meta üretiyorlar. Kapitalist sistem, meta üretimi ve değişimi ile ilgilenir. İşçi, üretim aracına sahip değildir. Hayatını ancak tek bir yoldan kazanabilir: üretim araçlarına sahip olanlara kendisini ücret karşılığı kiralamak yoluyla. İşçi pazara bir meta ile gelir: çalışma kapasitesiyle, işgücüyle. İşverenin ondan satın aldığı şey, budur. İşveren, işçiye, işte bunun için ücret öder. İşçi, metaını, yani işgücünü, ücret karşılığı patrona satar. İşçi, ne kadar ücret alacaktır? Ücretinin ne kadar olacağını belirleyecek şey nedir? Bu sorunun yanıtının anahtarı, işçinin satmak zorunda olduğu şeyin, bir meta olması olgusunda yatar. Onun işgücünün değeri, herhangi bir başka metada olduğu gibi, onu üretmek için toplumsal olarak: zorunlu emek zamanı miktarı ile belirlenir. Ama işçinin işgücü, kendisinin bir parçası olduğu için, işgücünün değeri, kendisinin (ve emek arzının sürekli olabilmesi zorunluluğu bakımından ailesinin) yaşayabilmesi için gerekli yiyecek, giyecek ve barınma giderlerine eşittir. Başka bir deyişle, bir fabrika, atelye ya da maden sahibi, kırk saatlik bir işin yapılmasını istiyorsa, bu işi yapacak kimseye yasamasına yetecek ve öldüğü veya çalışamayacak kadar ihtiyarladığı zaman onun yerini alabilecek çocuklar yetiştirmesine yetebilecek bir ücret vermek zorundadır. Demek ki işçiler, kendi işgüçleri karşılığında, ancak yaşayabilecekleri kadar bir ücret alırlar; bazı ülkelerde ise ayrıca bir radyo ya da buzdolabı ya da arasıra sinema bileti satın alabilecek bir fazlalık elde ederler. İşçi ücretlerinin, işçinin ancak yaşayabileceği düzeye yönelme eğilimini ifade eden bu iktisadî yasa, işçilerin siyasal ve sendikal eylemlerinin yararsız olduğu anlamına mı gelir? Hayır, kesinlikle gelmez. Tersine, işçiler, sendikaları yoluyla, Amerika dahil bazı ülkelerde, ücretlerini bu asgarî yaşama düzeyinin üzerine çıkarabilmişlerdir. Şu önemli noktayı da unutmamak gerekir ki, işçilerin, bu iktisadî yasanın durmadan islemesine engel olmaları için açık olan tek yol budur. Kâr nereden geliyor? Bu sorunun karşılığını, metaların değişim sürecinde değil, üretim sürecinde buluruz. Kapitalist sınıfa giden kârlar, üretimden doğar. işçiler, hammaddeyi, mamul nesne haline dönüştürmekle yeni bir servet var etmişler, yeni bir değer yaratmışlardır, işçiye ücret olarak ödenen ile işçinin hammaddeye kattığı değer arasındaki farkı, işveren kendisine alıkoyar. işte kâr buradan gelir. isçi, kendisini, bir işverene kiraladığı zaman, ona ürettiği şeyi değil, üretme gücünü satar. işveren, işçiye sekiz saatlik çalışması ile yarattığı ürünün karşılığını ödemez, sekiz saat çalışması için para verir, işçi, bütün işgünü -diyelim sekiz saat- süresince, işgücünü satar. Şimdi varsayalım ki işçinin aldığı ücretin değerini üretmek için gerekli zaman, dört saattir, işçi, bu dört saatin sonunda, işi bırakıp evine gitmez. Gidemez, çünkü onu sekiz saat çalışması için kiralamışlardır. Böylece dört saat daha çalışmaya devam eder. Ve bu dört saat süresince kendisi için değil, işveren için çalışır. Emeğinin bir kısmı ödenmiş emektir; öteki kısmı ödenmemiş emektir, işte işverenin kârı, bu ödenmemiş emekten gelir. isçiye verilen ücretle, ürettiği değer arasında bir fark olması gerekir, yoksa işveren onu kiralamazdı. işçinin ücret olarak aldığı ile ürettiği metaın değeri arasındaki farka, artî-değer denir. Artı-değer, işverene giden kârdır, işveren, işgücünü, bir fiyattan satın alır ve emeğin ürününü daha yüksek bir fiyata satar. Farkı, yani artı-değeri, kendisine alıkoyar. 3. SERMAYE BİRİKİMİ Kapitalist, işe, para ile baslar. Üretim araçlarını ve işgücünü satın alır. işçi, işgücünü, üretim araçları üzerinde kullanarak, metalar üretir. Kapitalist, bu rnetaları ve bunları para karşılığında satar. Bu sürecin sonunda elde ettiği para miktarının, başlangıçtaki para miktarından fazla olması gerekir. Bu fark, onun kârıdır. Eğer üretim süreci sonunda, para miktarı, başlangıçtaki para miktarından fazla değilse, kâr yok demektir ve kapitalist, üretimi durdurur. Kapitalist üretim, halkın gereksinmeleriyle başlayıp bitmez. Para ile baslar, para ile biter. Para, olduğu yerde durarak, iddihar edilerek daha fazla para haline gelemez. Para, ancak sermaye olarak kullanılmakla, yani üretim araçları ve işgücü satın alarak ve böylece yılın her gününün her saatinde işçilerin yarattığı yeni zenginlikten bir hisse almakla büyür. Bu, gerçek bir atlı karıncadır. Kapitalist, daha fazla sermaye (üretim araçları ve işgücü) biriktirebilsin diye gittikçe daha çok kâr etmeye, daha çok kâr edebilsin diye daha da çok sermaye biriktirmeye, daha çok sermaye biriktirsin diye daha da çok kâr etmeye, vb., vb., çalışır. Şimdi kârları artırmanın yolu, işçilere, gittikçe daha fazla metaı, gittikçe artan bir hızla, gittikçe azalan bir maliyetle ürettirmektir. İyi bir fikir, ama bunu nasıl yapmalı? Makineler ve bilimsel yönetim . yanıt buydu ve budur. Daha büyük bir işbölümü. Yığın üretimi, [îsi] hızlandırma. Fabrikada daha büyük etkinlik. Daha çok makine. Bir işçiye, daha önce, beş işçinin, on işçinin, onsekiz işçinin, yirmiyedi işçinin yaptığı kadar bir üretme gücü veren, motorlu makineler... Makineler tarafından "gereksizleştirilen" işçiler, ya yavaş yavaş açlıktan kırılan, ya da kendi varlığı ile bir iş bulabilmiş olanların ücretlerinin düşmesine yardımcı olan bir "yedek sanayi ordusu" haline gelirler. Ve makineler, yalnızca fazla bir isçi nüfusu yaratmakla kalmazlar, aynı zamanda, emeğin niteliğini de değiştirirler. Hünersiz düşük ücretli emek, daha önceleri hüner ve yüksek ücret gerektiren emeğin yaptığı işi yapabilir. Fabrikalarda, çocuklar büyüklerin, kadınlar erkeklerin yerini alabilirler. Rekabet, her kapitalisti, diğer kapitalistten daha ucuza meta üretmenin yollarım aramaya zorlar. "Birim emek maliyeti" ne kadar düşük olursa, rakiplerinden o kadar ucuza satması ve gene de kâr etmesi mümkün olur. Makine kullanımmın yaygınlaşması ile, kapitalist, işçilerine, gittikçe daha çok malı, gittikçe daha hızlı ve daha ucuza ürettirebilecektir. Ne var ki, bunu başarabilen yeni ve geliştirilmiş makine, çok büyük paralara mal olur. Bu, öncekinden daha büyük ölçekli üretim, gitgide büyüyen fabrikalar demektir. Başka bir deyişle, gitgide daha fazla sermayenin birikmesi demektir. Kapitalist için başka bir seçenek yoktur. Kârın en büyük kısmı, en ileri ve en etkin teknik yöntemleri kullanan kapitaliste gider. Bundan dolayı, bütün kapitalistler, iyileştirmeler için uğraşır dururlar. Ama bu iyileştirmeler giderek daha fazla sermayeyi gerektirir, îş alanında kalabilmek, ötekilerin rekabetlerine dayanabilmek ve elindekini koruyabilmek için, kapitalist, sermayesini durmadan genişletmek zorundadır. Kapitalist, daha çok kâr etmeyi daha çok biriktirmek ve böylece daha da çok kâr etmek için istemekle kalmaz, sistemin de kendisini böyle davranmaya zorladığım görür. 4. TEKEL Amerikan halkına yutturulmak istenen en büyük yalanlardan biri de, ekonomik sistemimizin, "hür özel teşeıbbüs" olduğu iddiasıdır. Bu, doğru değildir. Ekonomik sistemimizin yalnız bir kısmı, rekabetçi, serbest ve bireycidir. Geri kalanı .ve çok dada önemli kısmı. tam tersidir: tekelleştirilmiş, denetim altına alınmış ve kolektivisttir. Rekabet, teoriye göre, güzel bir şeydi. Ama kapitalistler, uygulamanın, teoriye uygun düşmediğini gördüler. Rekabetin kârı azalttığım, birleşmenin ise kârı artırdığını gördüler. Amaçları kâr olduğuna göre, rekabete ne gerek vardı? Birleşmek, onların açısından, çok daha iyiydi. Ve birleştiler de: petrolde, şekerde, viskide, demirde, çelikte, kömürde ve daha bir sürü metalarda. "Serbest rekabet teşebbüsü’’nün sonu, daha 1875 yılında görünmüştü. 1888 yılında tröstler ile tekeller, Amerikan ekonomik hayatını öylesine kıskıvrak bağlamışlardı ki, başkan Grover Cleveland, Kongreye, bir uyarıda bulunmak gereğini duymuştu: "Biraraya gelmiş sermayenin başarısına bir göz atarsak, tröstlerin, birleşmelerin ve tekellerin varlıklarını keşfederiz, oysa vatandaş çok daha gerilerde çabalayıp durmakta, ya da demir bir ökçenin altında öldüresiye ezilmektedir. Yasaların sıkı denetimi altında ve halkın hizmetinde bulunması gereken şirketler, hızla halkın efendisi haline gelmektedir." Sanayi ve banka sermayesinin birleşmesi yoluyla, bazı şirketler öylesine büyüyebilmişlerdir ki, bazı sanayi kollarında, bugün, bir avuç firma, toplam üretimin yarısından fazlasını veya neredeyse hepsini üretmektedir. Bu sanayilerde, "geleneksel serbest rekabet teşebbüsüne dayanan Amerikan sistemi" artık elbette mevcut değildir. Onun yerini, ekonomik gücün birkaç elde yoğunlaşması, yani tekel almıştır. Burada, Temsilciler Meclisi Küçük Ticaret ve Sanayi Komitesinin 1946 tarihli ve Ekonomik Yoğunlaşmaya ve Tekelciliğe Karsı Birleşik Devletler başlıklı raporundan bazı belirli örnekler verelim: General Motors, Chrysler ve Ford, birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan her on otomobilden dokuzunu üretirler. 1934’te dört büyük tütün şirketi .American Tobacco Company, R. J. Reynolds, Liggett & Myers ve P. Lorillard. üretilen "sigaraların yüzde 84’ünü, içilen tütünün yüzde 74’ünü, çiğnenen tütünün yüzde 70’ini işlemişlerdir". Dört büyük lastik şirketi .Goodyear, Firestone, U. S. Rubber ve Goodrich. aşağı yukarı "lastik sanayiinin toplam net satışlarının yüzde 93’ünü" yapmışlardır. Savaştan önce, sabun sanayiinin en büyük üç şirketi .Proctor & Gamble, Lever Bros., ve Colgate-Palmolive Peet Co.. bu iş alanının yüzde 80’ini denetimleri altında bulundurmuşlardır: Öteki yüzde on başka üç şirket tarafından sağlanmış ve geri kalan yüzde on ise yaklaşık olarak 1.200 sabun imalâtçısı arasında paylaşılmıştır. îki Şirket -Libby-Owen-Ford ve Pittsburgh Plate Glass Co.- birlikte ülkedeki toplam düz camların yüzde 95’ini yapmaktadırlar. The United States Shoe Machinery Co., Amerika’daki toplam ayakkabı makinesi sanayiinin yüzde 95’inden fazlasını denetimi altına almıştır. Bu kadar geniş bir egemenliğe sahip bulunan tekelci kapitalistlerin, fiyatları diledikleri gibi saptamak durumunda olduklarını görmek güç değildir. Ve böyle yapıyorlar. Fiyatları, en fazla kârı elde edecek noktada saptıyorlar. Bunu, ya kendi aralarında anlaşarak yapıyorlar, veya en güçlü şirket, fiyatı ilân ediyor, ötekiler de "kaptanı izle" oyununa katılıyorlar. Bir de sık sık olduğu gibi, temel patentleri denetimleri altında bulunduruyorlar ve gerekli üretim lisanslarını, ancak kendi çizgilerinde gitmeyi kabul edenlere veriyorlar. Tekel, tekelcilere amaçlarını gerçekleştirmek, yani çok büyük kârlar sağlamak olanağını hazırlıyor. Rekabetçi sanayiler, iyi zamanlarda kâr eder, kötü zamanlarda açık verir. Ama tekelci sanayiler için izlenen model farklıdır: iyi zamanlarda muazzam kârlar sağlarlar, kötü zamanlarda ise bir miktar kâr ederler. Tekelci güçlere ve kârlara karşı hareket, 19. yüzyılın son çeyreğinde başlamış, 20. yüzyıla kadar devam etmiştir. Ne var ki, "büyüyen belâ" hakkında çok laf edildiği halde pek az şey yapılmıştır. Federal Ticaret Komisyonu ile Adalet Bakanlığının tröstlere karsı kurulan şubesine, bir şeyler yapmak niyetinde oldukları zamanlarda bile, görevlerini yerine getirmeleri için, ne ödenek verilmiştir, ne de personel. Aslına bakılırsa bu konuda pek bir şey de yapılamazdı. 1911 yılında Standard Oil Company "dağıldığında", J. P. Morgan’ın şu yerinde yorumu yaptığı bildirildi: "Hiç bir yasa, insanı, kendisi ile rekabete zorlayamaz." Sonraki olaylar, Bay Morgan’ın haklı olduğunu gösterdi. 1935’te: Birleşik Devletler’deki bütün şirketlerin binde-biri, bütün bu şirketlerin toplam varlıklarının yüzde 52’sine sahipti. Bütün şirketlerin binde-biri, bunların net gelirinin yüzde 50’sini elde etti. Bütün imalâtçı şirketlerin’ yüzde dördünden azı, bütün bunların net kârlarının yüzde 84’ünü kazandı. "Yoksulu daha yoksul, zengini daha zengin yapmak için bundan daha yetkin bir mekanizma zor bulunurdu." îşte TNEC raporunda tekel için söylenen sözler bunlardır. Raporda, tekelin, işçiler, hammadde üreticileri, tüketiciler ve hisse senedi sahipleri üzerindeki etkileri, kanıt olarak verilmektedir. işçiler daha da yoksullaştılar, çünkü "tekelciler, işçilere, üretkenliklerine eşit bir ücret ödemiyor lardı". Hammadde üreticileri (örneğin çiftçiler), "tekelcilerin, bazan ödedikleri düşük fiyatlar" yüzünden daha da yoksullaştılar. Tüketiciler, "tekelcilerin koydukları yüksek fiyatlar yüzünden" daha da yoksullaştılar. Öte yandan ise hisse senedi sahipleri, "tekelcilerin bu şekilde elde ettikleri gereğinden fazla yüksek kârlar"dan dolayı, daha da zengin oldular. Ne zaman kudret ve servetin birkaç elde tehlikeli bir bi- çimde toplandığı öne sürülse, Büyük İs Çevrelerinin savunucuları, manzaranın çizildiği kadar karanlık olmadığını öne sürerler. Bunlar, kârların gereksiz şekilde yüksek olması halinde bile, bu kârların, küçük bir gruba değil, milyonlarca insana dağıtıldığını savlmurlar. Bunlar, hisse senetlerinin geniş bir kitleye dağıtıldığını ve dev tekelci şirketlerin hisse senetlerinin, yalnız Bay Kodamanda değil, Tom’da, Dick’te, Harry’de ve milyonlarca başka küçük insanlarda bulunduğunu ileri sürerler. Bu, akla yatkın bir kanıttır ve pek çok kişiyi aldatır. Ancak, Amerikan sanayiine "halkın" sahip olduğu savı, boş laftır. Herhangi bir şirkette, hisse senedi sahiplerinin sayısı büyük olabilir. Ama bu, önemli değildir. Asıl önemli olan kaç kişinin ne kadar hisse senedine sahip olduğudur. Ve gene önemli olan, kârın ortaklar arasında nasıl bölüsüldüğüdür. Bu rakamları gördüğümüzde, bir bütün olarak "halkın" Amerikan sanayiinde mikroskobik bir hisseye sahip olduğu anlaşılır; oysa bir avuç Kodaman onun büyük bir kısmına sahiptir, korkunç kârları cebe indirmektedir. Bu konu ile ilgili en etkili ve en kolay anlaşılır rakamlar, Başkan Roosevelt tarafından 1938’de Kongreye verilenlerdir: "1929 yılı hisse senetlerinin dağılımı bakımından örnek bir yıl oldu. Ama aynı yılda nüfusumuzun binde-üçü, bireylerce bildirilen temettülerin yüzde 78’ini aldılar. Bu, aşağı yukarı şu demektir ki, nüfusumuzun her 300 kişisinden birisi, şirket kârlarının her dolarından 78 sentini aldığı halde, geri kalan 299 kişi, öteki 22 senti aralarında paylaşmaktadırlar.’1 Gerçek manzara Kongreye 1941 yılında senatör O’Mahoney tarafından sunulan Geçici Ulusal Ekonomi Komitesinin (TNEC) nihaî raporu ve tavsiyelerinde çizildiği şekildedir: "Biliyoruz ki, ülkenin servet ve gelirlerinin çoğu, birkaç büyük şirketin elindedir; bu şirketler ise, son derece az sayıda insanın malıdır ve bunların çalışmalarından doğan kârlar çok küçük bir gruba gitmektedir." 5. GELİR DAĞILIMI Biz Amerikalıların iyi yaşadığı doğru değildir. Gerçek şudur ki, vatandaşlarımızın mutlu bir azınlığının lüks içinde yaşamalarına karşın, Amerikalıların çoğu sefalet içindedir. Gerçekte "bizim yüksek hayat standardımız" boş bir övünmedir, halkımızın çoğunluğu ile bir ilişkisi yoktur. Başkan Roosevelt, ikinci görev dönemine başlarken yaptığı konuşmada, yüksek hayat standardımız konusundaki yalan perdesini su sözleriyle yırtınıştır: "Ulusun üçte-biri-nin kötü konutlarda oturduğunu, kötü giyindiğini ve kötü beslendiğini görüyorum.. Bütün öteki kapitalist ülkelerde olduğu gibi Amerika’da da, yıllar boyunca, üretilen mallar ve hizmetler miktarında devamlı bir artış olmuştur. Gerçekten gerekli gereksinme malları ile son derece lüks mallar, sonu gelmez bir akıntı halinde, halkın yararlanmasına sunulmuştur. Ne var ki, malların bu bolluğunun geçerli olması, halk ın gereksinmeleri ile değil, onların satın alma gücü ile ölçülür. Amerikan halkının çoğunluğunun ulusal gelirden aldığı pay, hayatlarını daha zengin ve doyumlu hale getirebilecek şeyleri satın almalarını sağlamaktan uzaktır. Resmî istatistikler bu noktayı kanıtlamaktadır. Örnek olarak, aşağıda, Nüfus Sayımı Bürosunun yayımladığı raporda yer alan, 1966’da, Amerika’da ailelere göre gelir dağılımı tablosunu veriyoruz (Current Population Reports, series P-60, n°53, 1967, s. 1):
| |||||||||