|
Www.GencliginSesi.Net
|
İçindekiler
1872 ALMANCA
BASKIYA ÖNSÖZ
1882 RUSÇA BASKIYA ÖNSÖZ
1883 ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ
1890 ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ
1892 LEHÇE BASKIYA ÖNSÖZ
1893 İTALYANCA BASKIYA
ÖNSÖZ
KOMÜNİST PARTİ
M A N İ F E S T O S U
I. BURJUVALAR VE
PROLETERLER
II. PROLETERLER VE
KOMÜNİSTLER
III. SOSYALİST VE KOMÜNİST
YAZIN
1. GERİCİ SOSYALİZM
A. FEODAL SOSYALİZM
B.
KÜÇÜK-BURJUVA SOSYALİZMİ
C.
ALMAN SOSYALİZMİ YA DA "HAKİKİ" SOSYALİZM
2.
TUTUCU SOSYALİZM YA DA BURJUVA SOSYALİZMİ
3.
ELEŞTİREL-ÜTOPİK SOSYALİZM VE KOMÜNİZM
IV. KOMÜNİSTLERİN MEVCUT
ÇEŞİTLİ MUHALEFET PARTİLERİ KARŞISINDAKİ KONUMLARI
Önsözler'in Dipnotları
Dipnotlar
Açıklayıcı notlar
1872 ALMANCA
BASKIYA ÖNSÖZ
Komünist Birlik,[2]
o zamanın koşulları altında elbette ancak gizli olabilen
uluslararası bir işçi derneği, Kasım 1847'de Londra'da yapılan kongrede,
aşağıda imzaları bulunanları, yayınlanmak üzere, ayrıntılı bir teorik ve
pratik parti programı hazırlamakla görevlendirdi. Şubat Devriminden[3]
birkaç hafta önce müsveddesi basılmak üzere Londra'ya gelen
aşağıdaki Manifesto, işte böyle ortaya çıktı. İlk kez Almanca
yayınlanmış olarak Almanya'da, İngiltere'de ve Amerika'da gene bu dilden
en az oniki yeni farklı baskısı yapıldı. İngilizce olarak, ilk kez, Miss
Helen Maefarlane'in çevirisiyle, 1850'de, Red Republican'da,[4]
ve 1871'de, en az üç farklı çevirisiyle, Amerika'da
yayınlandı. Fransızcası, ilk kez, 1848 Haziran ayaklanmasından[5]
önce Paris'te, ve yakınlarda da New-York'un Le
Socialiste'inde[6]
çıktı. Yeni bir çevirisi halen hazırlanmaktadır. Lehçesi,
Almanca olarak ilk yayınlanışından kısa bir süre sonra Londra'da çıktı.
Bir Rusça çevirisi, altmışlarda, Cenevre'de yayınlandı.[7]
İlk çıkışından hemen sonra, Danimarka diline de çevrildi.
Son yirmibeş yıl içerisinde durum ne denli değişmiş olursa olsun,
bu Manifesto'da geliştirilmiş bulunan genel ilkeler, ana
çizgileriyle, bugün de her zamanki kadar doğrudur. Şurada ya da burada
bazı ayrıntılar daha iyi hale getirilebilir. İlkelerin pratikteki
uygulanışı, Manifesto'nun kendisinin de belirttiği gibi, her
yerde ve her zaman o günün koşullarına bağlı olacaktır ve, bu nedenle,
İkinci Bölümün sonunda önerilen devrimci önlemlere hiç bir özel ağırlık
verilmemiştir. Bu pasaj, bugün, birçok bakımdan, çok farklı bir biçimde
ifade edilebilirdi. Modern sanayiin son yirmibeş yıl içerisinde
gösterdiği büyük gelişme ve işçi sınıfının bununla beraber ilerleyen
parti örgütlenmesi karşısında, ilk kez Şubat Devriminde ve, daha
önemlisi, proletaryanın ilk kez iktidarı iki ay boyunca elinde tuttuğu
Paris Komününde edinilen pratik deney karşısında, bu program, bazı
ayrıntıları bakımından, bugün eskimiş bulunuyor. Komün özellikle bir
şeyi, "işçi sınıfının mevcut devlet mekanizmasını salt elinde tutmakla
onu kendi amaçları için kullanamayacağı"nı tanıtlamıştır. (Bkz: bu
noktanın daha da geliştirildiği Fransa'da İç Savaş;
Uluslararası İşçi Birliği Genel
Konseyinin Çağrısı, London, Truelove 1871, s. 15.) Ayrıca,
apaçık ortadadır ki, sosyalist yazının eleştirisi, bugün için yetersiz
kalıyor, çünkü bu ancak 1847'ye kadar uzanıyor; aynı zamanda,
komünistlerin çeşitli muhalefet partileriyle olan ilişkileri konusundaki
sözler (Bölüm IV), ilke olarak hâlâ doğru olmakla birlikte, pratik
olarak eskimişlerdir, çünkü siyasal durum tamamıyla değişmiştir ve
tarihsel gelişim orada sayılan siyasal partilerin büyük bir kısmını
yeryüzünden silip götürmüştür.
Bununla birlikte, Manifesto, üzerinde artık hiç bir
değişiklik yapma hakkımız olmayan tarihsel bir belge haline gelmiştir.
Belki de ileride, 1847'den günümüze dek olan boşluğu dolduran bir giriş
ile birlikte, bir başka baskı çıkabilir; bu yeniden basım, bize bunu
yapma zamanı bırakmayacak kadar ani oldu.
|
Londra, 24 Haziran 1872 |
|
KARL
MARX FRİEDRİCH ENGELS |
|
|
1872'de Leipzig'de çıkan
Almanca baskı için
Marx ve Engels tarafından
yazılmıştır
1882 RUSÇA BASKIYA ÖNSÖZ
Komünist Parti Manifestosu'nun Bakunin’in
çevirisiyle yapılan ilk Rusça baskısı, Kolokol[8]
basımevi tarafından altmışların[7]
başlarında yayınlandı. O sıralar Batı, buna (Manifesto'nun Rusça
baskısına), yalnızca yazınsal bir ilgi gösterdi. Böyle bir görüş bugün
olanaksızdır.
Proleter hareketin o sıralar (Aralık 1847) hâlâ ne denli sınırlı
bir alanı kapsadığını, Manifesto'nun son kesimi -komünistlerin
çeşitli ülkelerdeki çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumu- en
açık bir biçimde gösteriyor. Burada özellikle yer almayanlar Rusya ve
Birleşik Devletler'dir. Bu, Rusya'nın tüm Avrupa gericiliğinin son büyük
yedeğini oluşturduğu, Birleşik Devletler'in göç yoluyla Avrupa'nın
proleter güç fazlasını emdiği sıralardı. Her iki ülke de, Avrupa'ya
hammaddeler sağlıyor ve, aynı zamanda da, onun sınai ürünleri için bir
pazar oluşturuyorlardı. O sıralar, her ikisi de, bu nedenle, şu ya da bu
şekilde, mevcut Avrupa düzeninin temel dayanaklarıydılar.
Ama durum bugün ne kadar da farklı! Rekabeti ile Avrupa'daki
-büyüklü küçüklü- toprak mülkiyetinin temellerini sarsan devasa bir
tarımsal üretim için Avrupa göçü, Kuzey Amerika için pek uygundu. Buna
ek olarak, bu, Birleşik Devletler'e, muazzam sınai kaynaklarını, Batı
Avrupa'nın ve özellikle İngiltere'nin bugüne dek varolan sınai tekelini
kısa zamanda kıracak bir enerjiyle ve ölçekte kullanma olanağını da
verdi. Her iki durum da, bizzat Amerika üzerinde, devrimci bir tepki
yaratıyor. Tüm siyasal yapının temelini oluşturan çiftçilerin küçük ve
orta boy toprak mülkiyetleri, dev çiftliklerin rekabeti karşısında adım
adım çöküyor; aynı anda, sanayi kesimlerinde ilk kez bir proletarya
kitlesi ve müthiş bir sermaye yoğunlaşması gelişiyor.
Ya Rusya! 1848-49 Devrimi sırasında, yalnızca Avrupalı hükümdarlar
(prensler) değil, Avrupa burjuvazisi de, henüz uyanmaya başlayan
proletarya karşısında tek kurtuluşlarını Rus müdahalesinde buldular.
Çar, Avrupa gericiliğinin başı ilân edildi. Bugün ise, Gaçina'da,[9]
devrimin savaş tutsağıdır, ve Rusya ise, Avrupa'daki
devrimci eylemin öncüsü durumundadır.
Komünist Manifesto'nun amacı, modern burjuva mülkiyetinin
yaklaşmakta olan kaçınılmaz çözülüşünü ilân etmekti. Ama Rusya'da, hızla
gelişen kapitalist vurguna ve henüz gelişmekte olan burjuva toprak
mülkiyetine karşılık, toprağın yarısından fazlasına köylülerin ortaklaşa
sahip olduklarını görüyoruz. Şimdi sorun şudur: Büyük çapta zayıflamış
olsa bile, gene de, ilkel bir ortak toprak sahipliği biçimi olan Rus
obşina'sı,[1*]
doğrudan doğruya komünist ortak mülkiyetin üst biçimine geçebilir
mi? Ya da, tersine, ilkönce, Batının tarihsel evrimini oluşturan aynı
çözülme sürecinden mi geçmelidir?
Buna bugün verilebilecek tek yanıt şudur: Eğer Rus Devrimi,
Batıdaki bir proleter devriminin habercisi olur, ve bunlar, böylelikle,
birbirlerini tamamlarlarsa, Rusya'daki mevcut ortak toprak sahipliği,
komünist bir gelişmenin başlangıç noktası olabilir.
|
Londra, 21 Ocak 1882 |
|
KARL
MARX FRİEDRİCH ENGELS |
|
|
1882'de Cenevre'de çıkan
Manifesto'nun
İkinci Rusça baskısında
yayınlanmıştır
1883 ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ
Bu baskının önsözünü, ne yazık ki, tek başıma imzalamak
zorundayım. Marx, Avrupa'nın ve Amerika'nın tüm işçi sınıfının herhangi
bir başka kişiye olduğundan çok daha fazla şey borçlu olduğu bu adam,
Highgate Mezarlığında yatıyor ve mezarının üstünde ilk çimler büyümeye
başladı bile. Manifesto'yu gözden geçirmek ya da eksikliklerini
gidermek, onun ölümünden sonra, hele hiç düşünülemez. Bu yüzden, burada,
şu, noktaları vurgulayarak belirtmeyi daha da gerekli buluyorum:
Manifesto'ya egemen olan temel düşünce —iktisadi üretimin
ve her tarihsel dönemin buradan çıkan toplumsal yapısının, o dönemin
siyasal ve fikir tarihinin temellerini oluşturduğu; bunun sonucu olarak,
(ilkel komünal toprak mülkiyetinin çözülüşünden bu yana) tüm tarihin bir
sınıf savaşımları tarihi, sömürülen ile sömüren arasındaki, toplumsal
gelişmenin çeşitli aşamalarında egemen olunan ile egemen olan sınıflar
arasındaki savaşımların tarihi olduğu; ne var ki, bu savaşımın, şimdi,
sömürülen ve ezilen sınıfın (proletaryanın), aynı zamanda toplumun
tümünü sömürüden, ezilmekten ve sınıf savaşımlarından sonsuza dek
kurtarmaksızın, onu sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kendisini
artık kurtaramayacağı bir aşamaya ulaştığı düşüncesi— bu temel düşünce,
yalnızca ve tamamıyla Marx'a aittir.[2*]
Bunu, daha önce de, birçok kez belirttim; ne var ki, bunun bizzat
Manifesto'nun önünde de yer alması şimdi özellikle zorunludur.
|
Londra, 28 Haziran 1883 |
|
FRİEDRİCH ENGELS |
|
|
Manifesto'nun 1883'te
Hottingen-Zurich'te çıkan
Almanca baskısında yayınlanmıştır.
1890 ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ
Yukardakilerin[3*]
yazılışından bu yana Manifesto'nun yeni bir Almanca
baskısı zorunlu hale geldi ve Manifesto'ya ilişkin olarak burada
sözü edilmesi gereken pek çok şey de oldu.
İkinci bir —Vera Zasuliç'in yaptığı— Rusça çeviri, 1882'de
Cenevre'de çıktı; bu baskının önsözü Marx ve benim tarafımdan
yazılmıştı. Ne yazık ki, özgün Almanca elyazması kaybolmuştur, bu yüzden
Rusçasından tekrar çevirmem gerekiyor, ki bununla metin bir şey
kazanacak değildir. Orada şöyle deniliyor: [... ][4*]
Hemen hemen aynı sırada, Cenevre'de, bir yeni Lehçe çevirisi
çıktı: Manifest Komunistyczny.
Ayrıca, Danimarka dilinde bir yeni çevirisi de, 1885'te
Kopenhag'da, "Sozial-Demokratisk Bibliotek"te çıktı. Ne yazık ki, çeviri
tam değildir; çevirene güçlük çıkardığı anlaşılan bazı önemli pasajlar
atlanmıştır ve ayrıca, şurada burada, dikkatsizlik belirtileri
görülmektedir ki, bunlar çok daha rahatsız edicidir, çünkü eğer çevirmen
biraz daha çaba gösterseydi kusursuz bir iş çıkartabilirdi.
Bir yeni Fransızca çevirisi 1886'da Paris'te Le
Socialiste'de çıktı; bu, o güne kadar çıkmış olanların en iyisidir.
Bu çeviriye dayanılarak, aynı yıl İspanyolca bir çevirisi ilkin
Madrid'de, El Socialista'da çıktı, sonra da broşür olarak
yayımlandı: Manifesto del Partido Comunista
por Carlos Marx y F. Engels, Madrid, Administracinón de El
Socialista, Hernán Cortéas 8.
İlgi çekici bir olay olarak da, 1887'de, bir Ermeni çevirmenin
elyazmalarının İstanbullu bir yayıncıya sunulmuş olduğunu belirteyim;
ama adamcağızın üzerinde Marx'ın adı bulunan bir şeyi basacak yüreği
yoktu ve yazar olarak çevirmenin kendi adını koymasını önerdi, ama
çevirmen bunu reddetti.
Aslından azçok farklı Amerikan çevirilerinden birinin, ve derken
bir başkasının İngiltere'de birçok kez basılmasından sonra, nihayet
aslına uygun bir çeviri 1888 yılında çıktı. Bu çeviri dostum Samuel
Moore tarafından yapılmıştı ve baskıya gönderilmeden önce üzerinden
birlikte bir kez daha geçtik. Başlığı şöyledir: Manifesto of
the Communist Party, by Karl Marx and Frederick
Engels. Authorized English Translation, edited and annotated by
Frederick Engels, 1888. London, William Reeves, 185 Fleet St. E. C..
Oradakı bazı notları bu baskıya da aldım.
Manifesto'nun kendisine ait bir yaşam öyküsü vardır.
Çıktığında bilimsel sosyalizmin (ilk önsözde[5*]
sözü edilen çevirilerin de tanıtladığı gibi) o sıralar hâlâ
sayıca hiç de fazla olmayan öncüsü tarafından coşkuyla karşılanan
Manifesto, Haziran 1848'de Paris işçilerinin yenilgileriyle birlikte
başlayan gericilik tarafından, çok geçmeden, arka plana itildi ve
nihayet Kasım 1852'de,[10]
Köln Komünistlerinin mahküm edilmeleriyle, "yasa uyarınca",
aforoz edildi. Şubat Devrimi ile başlamış olan işçi hareketinin sahneden
çekilmesiyle, Manifesto da arka plana geçti.
Avrupa işçi sınıfı, egemen sınıfların gücüne karşı yeni bir
saldırı için yeniden yeterli güç topladığında, ortaya Uluslararası İşçi
Birliği çıktı. Amacı, Avrupa'nın ve Amerika'nın tüm militan işçi
sınıfını tek bir büyük ordu içinde kaynaştırmaktı. Bu
yüzden, Manifesto'da ortaya konmuş bulunan ilkelerden hareket
edemezdi. İngiliz sendikalarına, Fransız, Belçika, İtalyan ve İspanyol
prudoncularına ve Alman lasalcılarına[6*]
kapıları kapamayacak bir programa sahip olmak zorundaydı. Bu
program —Enternasyonalin Tüzüğünün girişi— Bakunin'in ve anarşistlerin
bile teslim ettikleri bir ustalıkla Marx tarafından hazırlanmıştı.
Manifesto'da ortaya konmuş bulunan düşüncelerin nihai zaferi için
Marx, yalnızca ve tamamıyla işçi sınıfının eylem birliği ve tartışma
sonucu zorunlu olarak göstereceği fikri gelişmeye güveniyordu. Sermayeye
karşı savaşımdaki olaylar ve iniş-çıkışlar, başarılardan çok yenilgiler,
savaşçılara, o güne kadarki her derde deva düşüncelerinin yetersizliğini
göstermemezlik ve zihinlerini de, işçilerin kurtuluşu için gerekli
gerçek koşulların adamakıllı kavranmasına daha açık hale getirmemezlik
edemezdi. Ve Marx haklıydı. Enternasyonalin dağıtıldığı 1847'deki işçi
sınıfı, kurulduğu 1864'tekinden tamamıyla farklıydı. Latin ülkelerindeki
prudonculuk ile Almanya'daki özgül lasalcılık ölmekteydi, ve zamanın
katmerli tutucu İngiliz sendikaları, 1887'de, yaptıkları Swansea
Kongresi'nin başkanının,[7*]
onlar adına, "Kıta sosyalizmi bizim için korkunçluğunu
yitirmiştir" diyebileceği noktaya giderek yaklaşıyorlardı. Oysa 1887'de,
Kıta sosyalizmi, hemen tamamıyla, Manifesto'da sunulan teoriden
ibaretti. Böylece, Manifesto'nun tarihi, bir ölçüde, 1848'den bu
yanaki modern işçi sınıfı hareketinin tarihini yansıtmaktadır. Şu anda
Manifesto, kuşkusuz ki, tüm sosyalist yazının en yaygın, en
uluslararası ürünüdür, Sibirya'dan Kaliforniya'ya dek tüm ülkelerin
milyonlarca işçisinin ortak programıdır.
Ama, çıktığında, gene de, ona sosyalist Manifesto
diyemezdik. 1847'de, sosyalist denilince, iki tür insan anlaşılıyordu.
Bir yanda çeşitli ütopik sistemlerin yandaşları vardı, özellikle, o
tarihte her ikisi de salt mezhep durumuna düşüp giderek ölmekte olan
İngiltere'deki ovıncılar ile Fransa'daki furiyeciler. Öte yanda ise,
toplumsal bozuklukları çeşitli her derde deva yollarla, her türden
bölük-pürçük çalışmalarıyla, sermayeye ve kâra hiç bir zarar vermeksizin
gidermek isteyen çok çeşitli türden toplumsal şarlatanlar. Her iki
durumda da, işçi hareketinin dışında duran ve daha çok "eğitim görmüş"
sınıflardan destek arayanlar. Ama, işçi sınıfının salt siyasal
devrimlerin yeterli olmadığına inanan, toplumun köklü bir biçimde
yeniden inşaasını isteyen kesimi, kendisine o sıra komünist
diyordu. Bu henüz yontulmamış, yalnızca içgüdüsel ve çoğu kez de biraz
kaba bir komünizmdi. Ama, gene de, ortaya iki ütopyacı komünizm
sistemini, Fransa'da Cabet'nin "İkaryan" komünizmini, ve Almanya'da da
Weitling'inkini çıkartacak kadar güçlüydü. 1847'de, sosyalizm bir
burjuva hareketi, komünizm ise bir işçi sınıfı hareketi anlamına
geliyordu. Sosyalizm, hiç değilse Kıtada, çok saygıdeğerdi, komünizm
için ise, durum bunun tam tersiydi. Ve "işçilerin kurtuluşu işçi
sınıfının kendi eseri olmalıdır"[11]
kanısını daha o sıralar kesinlikle taşıyor olduğumuzdan, bu
iki addan hangisini seçmemiz gerektiği konusunda hiç bir duraksama
gösteremezdik. O günden beri bunu yadsımak da aklımızdan geçmiş
değildir.
"Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!" Ama, kırkiki yıl önce
proletaryanın kendi istemleriyle ortaya çıktığı ilk Paris Devriminin
arifesinde bu sözleri dünyaya duyurduğumuzda, buna çok az ses karşılık
verdi. Bununla birlikte, 28 Eylül 1864'te Batı Avrupa ülkelerinin
çoğunun proleterleri, şanlı anılara sahip Uluslararası İşçi Birliğini
kurmak üzere birleştiler. Entemasyonalin kendisinin ancak dokuz yıl
yaşadığı doğrudur. Ama onun yarattığı bütün ülkelerin proleterlerinin
ölümsüz birliğinin hâlâ yaşamakta olduğunun ve her zamankinden daha
güçlü yaşamakta olduğunun en iyi tanıtı günümüzdür. Çünkü şu satırları
yazmakta olduğum bugün,[12]
Avrupa ve Amerika proletaryası, ilk kez seferber edilmiş olan,
tek bir ordu olarak, tek bir bayrak altında, tek
bir ivedi amaç için —1866'da Enternasyonalin Cenevre Kongresi, ve
gene 1889'da Paris İşçi Kongresi tarafından ilân edildiği gibi, sekiz
saatlik normal işgününün yasalaşması için— seferber edilmiş olan savaş
kuvvetlerini gözden geçiriyor. Ve bugünkü görkemli gösteri, bütün
ülkelerin kapitalistlerine ve toprakbeylerine, bütün ülkelerin
işçilerinin bugün gerçekten de birleşmiş oldukları gerçeğini
gösterecektir.
Bir de Marx bunu kendi gözleriyle görebilmek için hâlâ yanımda
olsaydı!
|
Londra, 1 Mayıs 1890 |
|
FRİEDRİCH ENGELS |
|
|
Manifesto'nun
1890'da Londra'da çıkan
Almanca baskısında
yayınlanmıştır
1892 LEHÇE BASKIYA ÖNSÖZ
Komünist Manifesto'nun yeni bir Lehçe baskısının zorunlu
hale gelmiş olması, çeşitli düşüncelere yolaçmaktadır.
Birincisi, Manifesto'nun, son zamanlarda, Avrupa kıtasında
büyük sanayiin gelişmesinin bir göstergesi haline gelmiş olması dikkate
değerdir. Belirli bir ülkede büyük sanayiin genişlemesi oranında o
ülkenin işçileri arasında, işçi sınıfı olarak, mülk sahibi sınıflar
karşısındaki konumları konusunda aydınlanma özlemi de büyümekte,
sosyalist hareket bunlar arasında yaygınlaşmakta ve Manifesto'ya
olan talep artmaktadır. Böylece, yalnızca işçi hareketinin durumu değil,
büyük sanayiin gelişme derecesi de, her ülkede, Manifesto'nun o
ülke dilinde dağıtılan nüsha sayısıyla oldukça doğru bir biçimde
ölçülebilir.
Buna göre, bu yeni Lehçe baskı, Polonya sanayiinde kesin bir
ilerlemeyi göstermektedir. Ve on yıl önce yayınlanmış baskısından bu
yana bu ilerleme gerçekten de olmuştur, bu konuda hiç bir kuşkuya yer
olamaz. Rus Polonyası, Kongre Polonyası,[13]
Rus imparatorluğunun büyük sanayi bölgesi haline gelmiştir.
Rusya'nın büyük sanayiinin gelişigüzel dağılmış olmasına karşılık —bir
kısmı Finlandiya Körfezi civarına, diğeri merkeze (Moskova ve Vladimir),
bir üçüncüsü Karadeniz ve Hazer denizi kıyılarına, ve diğerleri de başka
yerlere dağılmıştır—, Polonya sanayii, nispeten küçük bir alan içerisine
sıkışmıştır ve böylesine bir yoğunlaşmadan ileri gelen üstünlüklere ve
sakıncalara sahiptir. Rakip Rus fabrikatörleri, Polonyalıları
ruslaştırma arzusuyla yanıp tutuşuyor olmalarına karşın, Polonya'ya
karşı koruyucu gümrükler isteminde bulunmakla, bu üstünlükleri
kabullenmiş oldular. Sakıncalar —Polonyalı fabrikatörler ve Rus hükümeti
açısından— kendilerini, sosyalist düşüncelerin Polonyalı işçiler
arasında hızla yayılışında ve Manifesto'ya olan talebin
büyümesinde de göstermektedir.
Ama Polonya sanayiinin Rusya'nınkini geride bırakan hızlı
gelişimi, kendi payına, Polonya halkının tükenmez yaşam gücünün yeni bir
kanıtı ve yaklaşmakta olan ulusal kurtuluşunun yeni bir güvencesidir. Ve
bağımsız güçlü bir Polonya'nın yeniden kurulması yalnızca Polonyalıları
değil, hepimizi ilgilendiren bir sorundur. Avrupa ulusları arasında
içtenlikli bir uluslararası işbirliği, ancak eğer bu ulusların herbiri
kendi ülkelerinde tamamıyla özerkseler olanaklıdır.
Sonuç olarak, burjuvazinin işinin proletarya bayrağı altında
proleter savaşçılara yaptırmakla kalmış olan 1848 Devrimi,
vasiyetnamesinin icracıları Louis Bonaparte ve Bismarck'ın aracılığıyla,
İtalya'nın, Almanya'nın ve Macaristan'ın da bağımsızlığını sağlamıştır;
ama 1792'den bu yana devrim için bu üçünün birarada yaptıklarından daha
çoğunu yapmış olan Polonya, 1863'te on kat daha büyük Rus kuvveti
karşısında boyun eğdiğinde, tek başına bırakılmıştı. Soyluluk,
Polonya'nın bağımsızlığını ne koruyabilir ne de tekrar elde edebilirdi;
bugün ise bu bağımsızlık, burjuvazi için en azından önemsizdir. Ama bu
Avrupa uluslarının uyumlu işbirliği için gene de bir zorunluluktur.[8*]
Bu, ancak genç Polonya proletaryası tarafından elde edilebilir,
ve ancak bu ellerde güvenlik içinde bulunur. Çünkü Polonya'nın
bağımsızlığına Avrupa'nın geriye kalan işçileri de, bizzat Polonyalı
işçiler kadar gerek duyuyorlar.
|
Londra, 10 Şubat 1892 |
|
FRİEDRİCH ENGELS |
|
|
Przedswit, 27 Şubat 1892,
n° 35, ve K. Marx i F. Engels,
Manifest Komunistyczny,
Londyn, 1892'de yayınlanmıştır
1893 İTALYANCA BASKIYA
ÖNSÖZ
İtalyan Okura
Komünist Parti Manifestosu'nun yayınlanışının, 18 Mart 1848
ile, o güne dek bölünmelerle ve iç çelişmelerle zayıflamış ve böylece
yabancı egemenlik altına düşmüş, biri Avrupa kıtasının, ötekisi
Akdeniz'in merkezinde yer alan iki ulusun silahlı ayaklanmaları olan
Milano ve Berlin devrimleri ile çakıştığı söylenebilir. İtalya'nın
Avusturya İmparatoruna bağımlı olmasına karşılık, Almanya Rus çarının,
daha dolaylı olsa bile daha az etkin olmayan boyunduruğu altına girdi.
18 Mart 1848'in sonuçları, hem İtalya'yı ve hem de Almanya'yı bu
yüzkarasından kurtardı; bu iki büyük ulus, 1848'den 1871'e kadar geçen
zaman içerisinde yeniden kurulabilmişler ve her nasılsa kendi başlarına
kalabilmişlerse, bu, Karl Marx'in dediği gibi, 1848 Devrimini
bastıranların, kendilerine karşın gene de bu devrimin vasiyetnamesinin
icracıları olmaları sayesindedir.
Bu devrim her yerde işçi sınıfının eseri olmuştur; barikatları
kuran ve bunu hayatıyla ödeyen işçi sınıfıydı. Hükümeti devirmekteki
niyeti, açıkça, burjuva rejimini devirmek olanlar yalnızca Paris
işçileriydi. Ama, kendi sınıfları ile burjuvazi arasındaki onmaz
uzlaşmaz karşıtlığın bilincinde olsalar bile, gene de, ne ülkenin
ekonomik gelişmesi, ne de Fransız işçi kitlesinin zihinsel gelişmesi,
henüz toplumsal bir yeniden kuruluşu olanaklı kılacak aşamaya ulaşmış
değildi. Bu nedenle, devrimin meyvelerini toplayan, son tahlilde,
kapitalist sınıf oldu. Öteki ülkelerde, İtalya'da, Almanya'da,
Avusturya'da, işçiler, daha baştan, burjuvaziyi iktidara getirmekten
başka bir şey yapmadılar. Ama herhangi bir ülkede ulusal bağımsızlık
olmadıkça, burjuvazinin egemenliği olanaksızdır. Bu yüzden, 1848
Devrimi, o zamana dek birlik ve özerklikten yoksun bulunan uluslara,
kendisiyle birlikte, birlik ve özerklik getirmek zorunda kaldı:
İtalya'ya, Almanya'ya, Macaristan'a. Sıra Polonya'ya da gelecektir.
Böylece, 1848 Devrimi bir sosyalist devrim olmamışsa da, bunun
için yol açmış, ortam hazırlamıştır. Büyük sanayiin bütün ülkelerde
gelişmesiyle birlikte, burjuva rejimi, son kirkbeş yıl içerisinde,
ortaya, her yerde, kalabalık, yoğun ve güçlü bir proletarya çıkardı.
Böylece, Manifesto'nun dilini kullanacak olursak, kendi mezar
kazıcılarını yarattı. Her ülkenin özerkliği ve birliği sağlanmadıkça,
proletaryanın uluslararası birliğini ya da bu ulusların ortak amaçlara
doğru barışçı ve akılcı bir işbirliğini gerçekleştirmek olanaksız
olacaktır. İtalyan, Macar, Alman, Polonyalı ve Rus işçilerin 1848 öncesi
siyasal koşullar altında uluslararası eylem ortaklığı yaptıklarını
düşünün bir!
Böylece, 1848'de verilen savaşlar boşuna verilmemişlerdir. Bizi o
devrimci dönemden ayıran kırkbeş yıl da boşa gitmemiştir. Meyveler
olgunlaşıyor, ve benim bütün dileğim, Manifesto'nun ilk
yayınlanışı nasıl uluslararası devrimin habercisi olduysa, bu İtalyanca
çevirinin yayınlanışının da İtalyan proletaryasının zaferinin habercisi
olabilmesidir.
Manifesto, kapitalizmin geçmişte oynadığı devrimci rolün
tam hakkını vermektedir. İlk kapitalist ulus İtalya idi. Feodal
ortaçağın sonuna ve modern kapitalist çağın başlangıcına, dev bir kişi
damgasını vurdu: hem ortaçağın son şairi ve hem de modern zamanların ilk
şairi bir İtalyan, Dante. 1300'de olduğu gibi, bugün de, yeni bir
tarihsel çağ yaklaşıyor. İtalya, bize, bu yeni, proleter çağın doğuş
anına damgasını vuracak yeni Dante'yi verecek mi?
|
Londra, 1 Şubat 1893 |
|
FRİEDRİCH ENGELS |
|
|
Karlo Marx e Federico Engels,
Il Manifesto del Partito Comunista,
Milano 1893'te yayınlamıştır
Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski
Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak
içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri
ile Alman polis ajanları.
Muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet
partisi nerede vardır? Bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici
muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin
geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır?
Bu olgudan iki şey çıkıyor:
I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri
tarafından bir güç olarak tanınmıştır.
II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini,
amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti
masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı
çoktan gelmiştir.
Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra'da
toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka
dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır.
I. BURJUVALAR VE
PROLETERLER [1*]
Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi,[2*]
sınıf savaşımları tarihidir.
Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca
ustası[3*]
ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle sürekli
karşı-karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman
açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden
kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla
sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.
Tarihin daha önceki çağlarında, hemen her yerde, çeşitli zümreler
halinde karmaşık bir toplum düzeni, çok çeşitli bir toplumsal mevki
derecelenmesi buluyoruz. Eski Roma'da patrisyenleri, şövalyeleri,
plebleri, köleleri; ortaçağda feodal beyleri, vasalları, lonca
ustalarını, kalfaları, çırakları,[4*]
serfleri; bu sınıfların hemen hepsinde, gene, alt derecelenmeleri
görüyoruz.
Feodal toplumun yıkıntıları arasından uç vermiş olan modern
burjuva toplumu, sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmadı. Yeni
sınıflar, yeni baskı koşulları, eskilerin yerine yeni savaşım biçimleri
getirmekle kaldı.
Ne var ki, bizim çağımızın, burjuvazinin çağının ayırıcı özelliği,
sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Tüm toplum, giderek daha
çok iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirlerinin karşısına dikilen iki
büyük sınıfa bölünüyor: Burjuvazi ve Proletarya.
Ortaçağın serflerinden, ortaya, ilk kentlerin ayrıcalıklı
kentlileri çıktı. Bu kentlilerden de burjuvazinin ilk öğeleri gelişti.
Amerika'nın keşfi, Ümit Burnu'nun dolaşılması, ortaya çıkmakta
olan burjuvazi için yeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları,
Amerika'nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle ticaret, değişim
araçlarındaki ve genel olarak metalardaki artış, ticarete, gemiciliğe,
sanayie o güne dek görülmemiş bir atılım, ve böylelikle, çöküş halindeki
feodal toplumunun devrimci öğesine de hızlı bir gelişim getirdi.
Sınai üretimin kapalı loncalar tarafından tekelleştirildiği feodal
sanayi sistemi,[5*]
yeni pazarların büyüyen gereksinmelerine artık yetmiyordu. Onun
yerini manüfaktür sistemi aldı. Lonca ustaları imalâtçı orta sınıf[6*]
tarafından bir kenara itildiler; farklı lonca birlikleri
arasındaki işbölümü, tek tek her atölye içindeki işbölümü karşısında yok
oldu.
Bu arada, pazarlar durmaksızın büyümeye, talep durmaksızın
yükselmeye devam etti. Manüfaktür bile artık yeterli değildi. Bunun
üzerine, buhar ve makine, sınai üretimi devrimcileştirdi. Manüfaktürün
yerini dev modern sanayi, sanayici orta sınıfın yerini, sanayici
milyonerler, tüm sanayi ordularının önderleri, modern burjuvazi aldı.
Modern sanayi,[7*]
Amerika'nın keşfinin temellerini attığı dünya pazarını kurdu. Bu
pazar, ticarete, gemiciliğe, kara ulaştırmacılığına büyük bir gelişme
kazandırdı. Bu gelişme de, sanayiin yayılmasını etkiledi; ve sanayiin,
ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesine orantılı olarak,
burjuvazi de aynı oranda gelişti, sermayesini artırdı ve ortaçağdan
kalma bütün sınıfları geri plana itti.
Böylece, modern burjuvazinin kendisinin, nasıl uzun bir gelişim
yolunun, üretim ve değişim biçimlerindeki bir dizi devrimlerin ürünü
olduğunu görüyoruz.
Burjuvazinin gösterdiği her gelişmeye, bu sınıfın[8*]
buna denk düşen bir siyasal ilerlemesi eşlik etti. Feodal
soyluluğun egemenliği altında ezilen bir sınıf,[9*]
ortaçağ komününde[10*]
silahlı ve kendi kendini yöneten bir topluluk olan; şurada
bağımsız kentsel cumhuriyet (İtalya ve Almanya'da olduğu gibi), burada
monarşinin vergi mükellefi "üçüncü katman" olan (Fransa'da olduğu gibi),[11*]
daha sonraları, asıl manüfaktür döneminde, soyluluğa karşı bir
denge unsuru olarak ya yarı-feodallere[12*]
ya da mutlak monarşiye hizmet eden ve, aslında, genel olarak
büyük monarşilerin temel taşı olan burjuvazi, en sonunda, modern
sanayiin ve dünya pazarının kurulmasından bu yana, modern temsili
devlette siyasal egemenliği tamamıyla ele geçirdi.
Modern devletin yönetimi, tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten
bir komiteden başka bir şey değildir.
Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynadı.
Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği[13*]
her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi.
İnsanı "doğal efendiler"ine bağlayan çok çeşitli feodal bağları
acımasızca kopardı, ve insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan,
katı "nakit ödeme"den başka hiç bir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların,
şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilâhi vecde gelmelerini,
bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri,
değişim-değerine indirgedi, ve sayısız yokedilemez ayrıcalıklı
özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü
koydu. Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla perdelenmiş
sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.
Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla
bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı,
rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi.
Burjuvazi, aile ilişkisindeki duygusal peçeyi yırtıp attı ve bunu
salt bir para ilişkisine indirgedi.
Burjuvazi, gericilerin o çok hayran oldukları ortaçağın kaba
kuvvet gösterisinin nasıl en hareketsiz tembelliğin bir tamamlayıcısı
olduğunu açığa çıkardı. İnsan faaliyetinin neler yaratabileceğini ilk
gösteren o oldu. Mısır piramitlerini, Roma'nın su kemerlerini ve Gotik
katedralleri kat be kat aşan şaheserler yarattı; daha önceki bütün
tarihsel göçleri ve haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler
düzenledi.
Burjuvazi, üretim araçlarını, ve böylelikle üretim ilişkilerini
ve, onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli
devrimcileştirmeksizin varolamaz. Daha önceki bütün sanayici sınıfların
ilk varlık koşulu, bunun tersine, eski üretim biçimlerinin değişmeksizin
korunmasıydı. Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal
koşullardaki düzenin kesintisiz bozuluşu, sonu gelmez belirsizlik ve
hareketlilik, burjuva çağını bütün daha öncekilerden ayırdeder. Bütün
sabit, donmuş ilişkiler, beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer
önyargılar ve görüşler ile birlikte tasfiye oluyorlar, bütün yeni
oluşmuş olanlar kemikleşemeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa
eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lânetleniyor, ve insan, kendi
gerçek yaşam koşullarına ve hemcinsiyle olan ilişkilerine nihayet ayık
kafa ile bakmak zorunda kalıyor.
Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksinmesi,
burjuvaziyi, yeryüzünün dörtbir yanına kovalıyor. Her yerde barınmak,
her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır.
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle, her ülkenin üretimine ve
tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere
boğarak, sanayiin ayaklan altından üzerinde durmakta olduğu ulusal
temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve
hâlâ da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar
için bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık
yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri
işleyen sanayiler, ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her
kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. O
ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinmelerin yerini,
karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni
gereksinmeler alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine
yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü
karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan,
zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratımları,
ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve darkafalılık giderek
olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya
yazını çıkıyor.
Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son
derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en
barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları,
bütün Çin setlerini yerlebir ettiği, barbarların inatçı yabancı
düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları,
yoketme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları
uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor.
Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.
Burjuvazi, kırı kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler
yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı, ve böylece,
nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı.
Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de
uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı
kıldı.
Burjuvazi, nüfusun, üretim araçlarının ve mülkiyetin dağınık
durumuna giderek daha çok son veriyor. Nüfusu biraraya toplamış, üretim
araçlarını merkezileştirmiş, ve mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmıştır.
Bunun zorunlu sonucu, siyasal merkezileşme oldu. Ayrı çıkarlara,
yasalara, hükümetlere ve vergi sistemlerine sahip bağımsız ya da
birbirleriyle gevşek bağlara sahip eyaletler, tek bir hükümete, tek bir
hukuk düzenine, tek bir ulusal sınıf çıkarına, tek bir sınıra ve tek bir
gümrük tarifesine sahip tek bir ulus içinde biraraya geldiler.
Burjuvazi, ancak yüzyılı bulan egemenliği sırasında, daha önceki
kuşakların tümünün yaratmış olduklarından daha yoğun ve çok daha büyük
üretici güç yarattı. Doğa güçlerine egemen olunması, makine, kimyanın
sanayie ve tarıma uygulanması, buharlı gemiler, demiryolları, elektrik
telgrafı, koskoca kıtaların tarıma açılması, nehirlerin suyolları haline
getirilmesi, yerden bitercesine nüfus çoğalması toplumsal emeğin
bağrında böylesine üretici güçlerin yatmakta olduğunu daha önceki hangi
yüzyıl sezebilmiştir?
Şu halde görüyoruz ki: burjuvazinin kendisini onlara dayanarak
güçlendirdiği üretim ve değişim araçları, feodal toplum içerisinde
yaratılmışlardır. Bu üretim ve değişim araçlarının gelişiminin belirli
bir aşamasında, feodal toplumun üretimde ve değişimde bulunduğu
koşullar, tarımın ve imalât sanayiinin feodal örgütlenmesi, tek
sözcükle, feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş bulunan üretici güçlere
artık ayak uyduramaz hale geldiler;[14*]
bir o kadar ayakbağı oldular. Bunlar kırılmalıydılar; kırıldılar.
Bunların yerini, kendisine uygun düşen bir toplumsal ve siyasal
yapı ile, ve burjuva sınıfının iktisadi ve siyasal egemenliği ile
birlikte, serbest rekabet aldı.
Gözlerimizin önünde buna benzer bir hareket yer alıyor. Kendi
üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplumu,
böylesine devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bulunan bu toplum,
ölüler diyarının büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık kontrol
edemeyen büyücüye benziyor. Sanayiin ve ticaretin tarihi, on yıllardan
beri, modern üretici güçlerin, modern üretim koşullarına karşı,
burjuvazinin ve onun egemenliğinin varlık koşulu mülkiyet ilişkilerine
karşı isyanının tarihinden başka bir şey değildir. Bu konuda, tüm
burjuva toplumunun varlığını dönemsel yinelenmeleriyle her keresinde
daha tehdit edici bir biçimde sorguya çeken ticari bunalımların sözünü
etmek yeterlidir. Bu bunalımlar sırasında yalnızca mevcut ürünlerin
değil, daha önceleri yaratılmış üretici güçlerin de büyük bir kısmı
dönemsel olarak tahrip ediliyor. Bu bunalımlar sırasında, daha önceki
bütün çağlarda anlamsız görülecek bir salgın[15*]
başgösteriyor —aşırı üretim salgını. Toplum kendisini birdenbire,
gerisin geriye, geçici bir barbarlık durumuna sokulmuş buluyor; sanki
bir kıtlık, genel bir yıkım savaşı, bütün geçim araçları ikmalini
kesmiştir; sanki sanayi ve ticaret yok edilmiştir; peki ama, neden?
Çünkü çok fazla uygarlık, çok fazla geçim aracı, çok fazla sanayi, çok
fazla ticaret vardır da ondan. Toplumun elindeki üretici güçler, burjuva
mülkiyet ilişkilerinin[16*]
ilerlemesine artık hizmet etmiyor; tersine, bunlar, kendilerine
ayakbağı olan bu ilişkiler için çok güçlü hale gelmişlerdir, ve bu
ayakbağlarından kurtuldukları anda, burjuva toplumunun tamamına
düzensizlik getiriyor, burjuva mülkiyetinin varlığını tehlikeye
sokuyorlar. Burjuva toplum koşulları, bunların yarattığı zenginliği
kucaklayamayacak denli dardır. Peki, burjuvazi bu bunalımları nasıl
atlatıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bir kısmını zorla
yokederek; öte yandan yeni pazarlar ele geçirerek, ve eskilerini de daha
kapsamlı bir biçimde sömürerek. Yani, daha yaygın ve daha yıkıcı
bunalımlar hazırlayarak, ve bunalımları önleyen araçları azaltarak.
Burjuvazinin feodalizmi yerlebir ettiği silahlar, şimdi,
burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir.
Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla
kalmamış; bu silahları kullanacak insanları da varetmiştir, —modern işçi
sınıfını— proleterleri.[17*]
Burjuvazi, yani sermaye, hangi oranda gelişiyorsa, proletarya da,
modern işçi sınıfı da aynı oranda gelişiyor —iş buldukları sürece
yaşayan ve emekleri sermayeyi artırdığı sürece iş bulan bir emekçiler
sınıfı. Kendilerini parça parça satmak zorunda olan bu emekçiler, bütün
öteki ticaret nesneleri gibi, bir metadırlar, ve bunun sonucu olarak,
rekabetin bütün iniş çıkışlarına, pazarın bütün dalgalanmalarına
açıktırlar.
Yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden, proleterin işi, tüm
bireysel niteliğini, ve bunun sonucu olarak da, çalışan insan için tüm
çekiciliğini yitirmiştir. Kendisi makinenin bir eklentisi haline
geliyor, ve ondan beklenen yalnızca en basit, en tekdüze ve en kolay
edinilen hüner oluyor. Dolayısıyla, bir işçinin üretim maliyeti, hemen
tamamıyla, kendi bakımı ve neslinin çoğalması için gerek duyduğu geçim
araçlarından ibaret oluyor. Ama bir metaın, ve dolayısıyla emeğin de
fiyatı, [14]
kendi üretim maliyetine eşittir. Dolayısıyla, işin
iğrençliği arttığı oranda ücret azalıyor. Dahası, makine kullanımı ve
işbölümü hangi oranda artıyorsa, ister çalışma saatlerinin uzatılması
ile, ister belli bir zamanda çıkarılması gereken işin artırılması ile,
ya da ister makinelerin hızının artırılması, vb. ile olsun, işin
ağırlığı[18*]
da aynı oranda artıyor.
Modern sanayi, ataerkil ustanın küçük atölyesini sanayi
kapitalistinin büyük fabrikası haline getirmiştir. Fabrikaya doluşmuş
emekçi yığınları, askerler gibi örgütlenmişlerdir. Sanayi ordusunun
erleri olarak mükemmel bir subaylar ve çavuşlar hiyerarşisinin komutası
altına sokulmuşlardır. Yalnızca burjuva sınıfının ve burjuva devletin
kölesi olmakla kalmıyorlar, makine tarafından, denetleyici tarafından
ve, hepsinden çok, tek tek burjuva imalâtçılarının kendileri tarafından
gün be gün, saat be saat köleleştiriliyorlar. Bu despotluk, amaç ve
hedefinin kazanç olduğunu ne denli açıkça ilân ederse, o denli bayağı, o
denli nefret uyandırıcı, o denli öfke yaratıcı oluyor.
El emeğinin içerdiği hüner ve güç harcaması ne denli az olursa,
bir başka deyişle, modern sanayi ne denli gelişirse, erkeğin emeğinin
yerini o denli kadınınki[19*]
alır. Yaş ve cinsiyet farklılıklarının işçi sınıfı için artık
herhangi bir ayırıcı toplumsal geçerliliği yoktur. Bunların hepsi de,
kullanılmaları, yaşlarına ve cinsiyetlerine bağlı olarak, az ya da çok
pahalı iş araçlarıdırlar.
Fabrikatör tarafından sömürülmesi son bulup ücretini nakit olarak
alır almaz, emekçinin üzerine burjuvazinin öteki kesimleri, ev sahibi,
dükkâncı, tefeci, vb. çullanır.
Orta sınıfın alt tabakaları[20*]
—küçük çapta ticaretle uğraşanlar, dükkâncılar, ve genellikle
emekli olmuş esnaflar,[21*]
zanaatçılar ve köylüler— bütün bunlar, kısmen kendi küçük
sermayelerinin modern sanayiin işletildiği ölçek bakımından yetersiz
kalması ve büyük kapitalistlerle rekabette yenik düşmeleri yüzünden, ve
kısmen de bunların özel hünerlerinin yeni üretim yöntemleri karşısında
değerini yitirmesi yüzünden, giderek proletaryaya karışıyorlar.
Proletarya çeşitli gelişme aşamalarından geçer. Doğmasıyla
birlikte, burjuvaziye karşı mücadelesi de başlar.[22*]
Savaşım başlangıçta tek tek işçiler tarafından, sonra bir
fabrikadaki işçiler tarafından, sonra da bir işkolunun bir yöredeki
işçileri tarafından, onları doğrudan sömüren tek tek burjuvalara karşı
yürütülür. Saldırılarını burjuva üretim koşullarına karşı değil, bizzat
üretim araçlarına karşı yöneltirler;[23*]
kendi emekleriyle rekabet eden yabancı malları imha ederler,
makineleri parçalarlar, fabrikaları ateşe verirler, ortaçağ işçilerinin
ortadan kalkmış statüsünü zor yoluyla geri getirmeye çalışırlar.
Bu aşamada emekçiler hâlâ tüm ülkeye dağılmış ve karşılıklı
rekabet yüzünden parçalanmış düzensiz[24*]
bir yığın oluştururlar. Herhangi bir yerde daha toplu organlar
oluşturmak üzere biraraya gelseler de, bu henüz kendi etkin
birliklerinin sonucu değil, kendi siyasal amaçlarına varmak için tüm
proletaryayı harekete geçirmek zorunda kalan ve, dahası, bir süre için
bunu başaran burjuvazinin kendi birliğinin. Bu aşamada, demek ki,
proleterler kendi düşmanları ile değil, düşmanlarının düşmanları ile,
mutlak monarşi kalıntıları, toprak sahipleri, sanayici olmayan
burjuvazi, küçük-burjuvazi ile savaşırlar. Böylece, tüm tarihsel hareket
burjuvazinin ellerinde yoğunlaşır; bu biçimde elde edilen her zafer,
burjuvazinin zaferidir.
Ama, sanayiin gelişmesiyle, proletarya, yalnız sayıca artmakla
kalmaz, daha büyük yığınlar halinde yoğunlaşır, gücü büyür ve bu gücü
daha çok hisseder. Proletarya saflarındaki farklı çıkarlar ve yaşam
koşulları, makinenin tüm emek ayrılıklarını silmesi ve hemen her yerde
ücretleri aynı düşük düzeye indirmesi oranında giderek daha çok
eşitlenirler. Burjuvazi arasındaki büyüyen rekabet ve bunun sonucu
ortaya çıkan ticari bunalımlar, işçi ücretlerini durmadan dalgalandırır.
Makinelerdeki sonu gelmez iyileşme, durmadan daha hızlı gelişerek,
bunların geçimlerini giderek daha çok güvensiz yapar; tek tek işçiler
ile tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar, giderek daha çok iki sınıf
arasındaki çatışma niteliğini alır. Bunun üzerine, işçiler, burjuvalara
karşı birlikler (sendikalar)[25*]
oluşturmaya başlarlar; ücret hadlerini yüksek tutmak için
biraraya gelirler; zaman zaman çıkan isyanlar için önceden hazırlık
yapmak üzere kalıcı dernekler kurarlar. Şurada burada, savaşım,
ayaklanma halini alır.
Zaman zaman işçiler galip gelirler, ama ancak bir süre için.
Savaşlarının gerçek meyveleri o andaki sonuçlarda değil, işçilerin
durmadan genişleyen birliğinde yatar. Modern, sanayi tarafından
yaratılan gelişkin haberleşme araçları bu birliğe yardımcı olur ve bu,
ayrı ayrı yerlerdeki işçileri birbirleriyle ilişki içine sokar. Hepsi de
aynı nitelikteki sayısız yerel savaşımları, sınıflar arasındaki tek bir
ulusal savaşım halinde merkezileştirmek için gerekli olan da işte bu
ilişkidir. Ama her sınıf savaşımı bir siyasal savaşımdır. Ve ortaçağ
kentlilerinin, perişan karayolları ile ulaşmak için yüzyıllara gerek
duydukları bu birliği, modern proleterler, demiryolları sayesinde,
birkaç yıl içinde gerçekleştirirler.
Proleterlerin bir sınıf olarak ve, bunun sonucu, bir siyasal parti
olarak bu örgütlenmeleri, gene işçilerin kendi aralarındaki rekabet
yüzünden sürekli bozulur. Ama daha güçlü, daha sağlam, daha kuvvetli
olarak durmadan yeniden doğar. Burjuvazinin kendi arasındaki
bölünmelerden yararlanarak, işçilerin özel çıkarlarının yasal olarak
tanınmasını zorlar. İngiltere'deki on-saat tasarısı böyle yasalaşmıştır.
[15]
Eski toplumun sınıfları arasındaki çatışmaların tümü,
proletaryanın gelişim çizgisine birçok bakımdan yardımcı olur. Burjuvazi
kendisini sürekli bir savaş içerisinde bulur. Başlangıçta aristokrasi
ile; daha sonraları bizzat burjuvazinin, çıkarları sanayiin ilerlemesine
ters düşen kesimleri ile; her zaman da, yabancı ülkelerin burjuvazisi
ile. Bütün bu savaşlarda, proletaryaya başvurmak, onun yardımını
istemek, ve böylece, onu siyaset arenasına sürüklemek zorunda kaldığını
görür. Demek ki, proletaryaya kendi siyasal ve genel[26*]
eğitim öğelerini sağlayan bizzat burjuvazidir, bir başka deyişle,
burjuvaziye karşı savaşacağı silahları proletaryaya sağlayan kendisidir.
Ayrıca, daha önce de görmüş olduğumuz gibi, egemen sınıfların
bütün kesimleri, sanayiin ilerlemesiyle birlikte, proletaryaya doğru
itilirler, ya da, bunların varlık koşulları, en azından, tehlikeye
girer. Bunlar aynı zamanda proletaryaya yeni aydınlanma ve ilerleme
öğeleri[27*]
sağlarlar.
Nihayet, sınıf savaşımının karar saatine yaklaştığı anlarda,
egemen sınıf içerisinde, aslında boydanboya tüm eski toplum içerisinde,
sürüp giden çözüşme süreci öylesine sert, apaçık bir nitelik alır ki,
egemen sınıfın küçük bir kesimi kendisini koparır ve devrimci sınıfa,
geleceği ellerinde tutan sınıfa katılır. Demek ki, tıpkı daha önceleri
soyluluğun bir kesiminin burjuvaziden yana geçmiş olması gibi, şimdi de
burjuvazinin bir kesimi proletaryadan yana geçmektedir, ve özellikle de
burjuva ideologlarının kendilerini tüm tarihsel hareketi teorik olarak
kavrama düzeyine ulaştırmış olan kesimi.
Bugün burjuvazi ile karşı karşıya gelen bütün sınıflar içerisinde
yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar
modern sanayi karşısında erirler ve nihayet yok olurlar; proletarya ise
onun özel ve temel ürünüdür.
Alt orta sınıf,[28*]
küçük imalâtçı, dükkâncı, zanaatçı, köylü, bütün bunlar, orta
sınıfın parçaları olarak varlıklarını yokolmaktan kurtarmak için,
burjuvaziye karşı savaşırlar. Bunlar, şu halde, devrimci değil,
tutucudurlar. Hatta gericidirler, çünkü tarihin tekerleğini gerisin
geriye döndürmeye çalışırlar. Kazara devrimci olsalar bile, proletaryaya
katılmak üzere olduklarından ötürü böyledirler; şu halde, o andaki
çıkarlarını değil, gelecekteki çıkarlarını korumakta, proletaryanın
bakış açısını edinmek için kendilerininkini terketmektedirler.
"Tehlikeli sınıf", toplumsal tortu,[29*]
eski toplumun en alt tabakaları tarafından fırlatılıp atılmış
olduğu yerde çürüyen bu yığın, şurada burada, bir proleter devrimi ile,
hareketin içine sürüklenebilir; ne var ki, kendi yaşam koşulları onu
daha çok gerici entrikaların paralı aleti olmaya hazırlar.
Eski toplumun koşulları zaten, büyük ölçüde, proletaryanın
koşullan içinde fiilen eriyip gitmiştir. Proleter mülksüzdür; karısıyla
ve çocuklarıyla olan ilişkisinin burjuva aile ilişkileriyle artık ortak
bir yanı kalmamıştır; İngiltere'deki ile Fransa'dakinin, Amerika'daki
ile Almanya'dakinin aynı olan modern sanayi emeği, modern sermaye
boyunduruğu, kendisini bütün ulusal karakter izlerinden arındırmıştır.
Onun gözünde hukuk, ahlâk, din, ardında bir o kadar burjuva çıkarını
pusuda bekleten bir yığın burjuva önyargılarıdır. Üstünlüğü ele geçirmiş
bundan önceki bütün sınıflar, toplumu büyük ölçüde kendi mülk edinme
koşullarına boyun eğdirerek, zaten edinmiş oldukları konumlarını
pekiştirmeye bakmışlardır. Proleterler ise, daha önceki kendi mülk
edinme biçimlerini ve, böylelikle, daha önceki bütün öteki mülk edinme
biçimlerini de ortadan kaldırmadıkça, toplumsal üretici güçleri ele
geçiremezler. Kendilerine ait korunacak ya da pekiştirilecek hiç bir
şeyleri yoktur; görevleri, özel mülkiyetin o güne kadarki bütün
güvencelerini ve korunaklarını yoketmektir.
Daha önceki bütün tarihsel[30*]
hareketler, azınlık hareketleri, ya da azınlıkların çıkarına olan
hareketlerdi. Proleter hareket, büyük çoğunluğun, büyük çoğunluğun
çıkarına olan bilinçli,[30*]
bağımsız hareketidir. Proletarya, bugünkü toplumumuzun en alt tabakası,
resmi toplumun tüm üstyapı tabakaları havaya uçurulmadıkça, davranamaz,
doğrulamaz.
Öz olarak olmasa bile, biçim olarak, proletaryanın burjuvaziyle
savaşımı ilkin ulusal bir savaşımdır. Her ülkenin proletaryası, elbette,
her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır.
Proletaryanın gelişiminin en genel evrelerini betimlerken, mevcut
toplum içerisinde azçok üstü örtülü bir biçimde sürüp giden iç savaşı,
savaşın açık bir ihtilâl olarak patlak verdiği ve burjuvazinin zor
yoluyla devrilmesinin proletaryanın egemenliğinin temellerini attığı
noktaya dek izledik.
Bugüne kadarki bütün toplum biçimleri, görmüş olduğumuz gibi, ezen
ve ezilen sınıfların karşıtlığı üzerine dayandırılmıştır. Ama bir sınıfı
ezebilmek için, ona hiç değilse kendi kölece varlığını sürdürebileceği
birtakım koşulların sağlanması gerekir. Serflik döneminde serf,
kendisini komün üyeliğine yükseltmiştir, tıpkı küçük-burjuvanın, feodal
mutlakıyetçiliğin boyunduruğu altında bir burjuva haline gelmeyi
becerdiği gibi. Modern emekçi ise, tersine, sanayiin gelişmesiyle
yükseleceği yerde, gittikçe daha çok kendi sınıfının varlık koşullarının
altına düşüyor. Sadakaya muhtaç bir kimse oluyor, ve sadakaya muhtaçlık,
nüfustan ve servetten daha hızlı gelişiyor. Ve burjuvazinin artık
toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma
belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya
çıkıyor. Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği
çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini,
onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir
duruma düşürmeden edemiyor. Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında
artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık
bağdaşmıyor.
Burjuva sınıfın varlığının ve egemenliğinin esas koşulu,[31*]
sermayenin oluşması ve çoğalmasıdır; sermayenin koşulu, ücretli
emektir. Ücretli emek, bütünüyle, emekçiler arasındaki rekabete dayanır.
Sanayiin, burjuvazinin elde olmayarak teşvik ettiği ilerleyişi,
emekçilerin rekabetten ileri gelen yalıtılmışlıklarının yerine,
birlikteliklerinden ileri gelen devrimci dayanışmalarını kor. Demek ki,
modern sanayiin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat
ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu
halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar
kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde
kaçınılmazdır.
II. PROLETERLER VE
KOMÜNİSTLER
Komünistlerin bir tüm olarak proleterler karşısındaki tavrı nedir?
Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti
oluşturmazlar.
Tüm proletaryanın çıkarlarının dışında ayrı çıkarlara sahip
değillerdir.
Proleter hareketi biçimlendirmek ve kalıba sokmak üzere
kendilerine özgü hiç bir sekter[32*]
ilke getirmezler.
Komünistler, öteki işçi sınıfı partilerinden yalnızca şunlarla
ayrılırlar: 1. Farklı ülke proleterlerinin ulusal savaşımlarında, her
türlü milliyetten bağımsız olarak, tüm proletaryanın ortak çıkarlarına
işaret eder ve bunları öne sürerler. 2. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı
savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında, her
zaman ve her yerde. tüm hareketin çıkarlarını temsil ederler.
Komünistler, demek ki, bir yandan, pratik olarak, bütün ülkelerin
işçi sınıfı partilerinin en ileri ve[33*]
en kararlı kesimi, bütün ötekileri ileri iten kesimidirler; öte
yandan ise, teorik olarak, proletaryanın büyük yığını üzerinde, hareket
hattını, koşulları, ve proleter hareketin nihai genel sonuçlarını açıkça
anlama üstünlüğüne sahiptirler.
Komünistlerin acil hedefleri, bütün öteki proleter
partilerininkiyle aynıdır: proletaryanın bir sınıf olarak oluşması,
burjuva egemenliğinin yıkılması, siyasal gücün proletarya tarafından ele
geçirilmesi.
Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya
da bu sözde dünya reformcusu tarafından icat olunmuş ya da keşfedilmiş
düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır.
Bunlar, yalnızca, varolan bir sınıf savaşından, gözlerimizin
önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten doğan ilişkilerin genel
ifadeleridir. Mevcut mülkiyet ilişkilerine son verilmesi, hiç de
komünizmin ayırıcı bir özelliği değildir.
Geçmişteki bütün mülkiyet ilişkileri, tarihsel koşullardaki
değişmeler sonucu, durmadan tarihsel değişmelere ugramışlardır.[34*]
Örneğin Fransız Devrimi, burjuva mülkiyetinin lehine, feodal
mülkiyeti kaldırmıştır.
Komünizmin ayırıcı özelliği, genel olarak mülkiyetin kaldırılması
değil, burjuva mülkiyetinin kaldırılmasıdır. Ama modern burjuva özel
mülkiyet, ürünlerin üretilmesinin ve mülk edinilmesinin sınıf
karşıtlığına, çoğunluğun azınlık tarafından sömürülmesine[35*]
dayanan sisteminin nihai ve en tam ifadesidir.
Bu anlamda, komünistlerin teorisi tek bir tümcede özetlenebilir:
Özel mülkiyetin kaldınlması.
Biz komünistler, insanın kendi emeğinin meyvesi olarak, kişisel
mülk edinme hakkını kaldırmayı istemekle suçlandık; o mülkiyet ki, her
türlü kişisel özgürlüğün, eylemin ve bağımsızlığın temeli olduğu iddia
edilir.
Güçlükle elde edilmiş, bizzat edinilmiş, bizzat kazanılmış
mülkiyet! Burjuva biçimden önceki bir mülkiyet biçimi olan küçük
zanaatçı ve küçük köylü mülkiyetinden mi[36*]
sözediyorsunuz? Bunu kaldırmaya gerek yok; sanayideki gelişme
bunu zaten büyük ölçü de yoketmiştir ve hâlâ da gün be gün yokediyor.
Yoksa modern burjuva özel mülkiyetten mi sözediyorsunuz?
İyi ama, ücretli emek, emekçi için herhangi bir mülkiyet yaratır
mı? Asla. Bu, sermaye, yani ücretli emeği sömüren ve yeni sömürü için
yeni bir ücretli emek arzı doğuran koşullar dışında çoğalamayan türden
mülkiyet yaratır. Mülkiyet, mevcut biçimi içerisinde, sermaye ile
ücretli emek karşıtlığına dayanır. Bu karşıtlığın iki yanını
inceleyelim.
Kapitalist olmak, üretimde yalnızca salt kişisel değil, toplumsal
bir konuma da sahip olmaktır. Sermaye kolektif bir üründür, ve
ancak birçok üyenin birleşik eylemiyle, hatta son tahlilde, ancak
toplumun tüm üyelerinin birleşik eylemiyle harekete geçirilebilir.
Demek ki, sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür.
Şu halde, sermayeyi ortak mülkiyete, toplumun tüm üyelerinin
mülkiyetine dönüştürmekle, kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete
dönüştürülmüş olmaz. Değişen, yalnızca mülkiyetin toplumsal
karakteridir. Mülkiyet, sınıf karakterini yitirir.
Şimdi de ücretli emeği alalım:
Ücretli emeğin ortalama fiyatı, asgari ücret, yani emekçiyi bir
emekçi olarak yaşatmak için mutlaka gerekli geçim araçları miktarıdır.
Demek ki, ücretli emekçinin kendi emeği aracılığı ile mülk edindiği şey,
yalnızca salt kendi varlığını sürdürmeye ve yeniden üretmeye yeter. Biz
emek ürünlerinin bu kişisel mülk edinilmesini, insan yaşamının devamı ve
yeniden-üretimi için yapılan ve geriye başkalarının emeğine komuta
edecek hiç bir fazlalık bırakmayan bu mülk edinmeyi hiç bir biçimde
kaldırmak niyetinde değiliz. Bizim ortadan kaldırmak istediğimiz tek
şey, içerisinde emekçinin salt sermayeyi artırmak için yaşadığı ve
yaşamasına ancak egemen sınıfın çıkarının gerektirdiği ölçüde izin
verilen bu mülk edinmenin sefil karakteridir.
Burjuva toplumda, canlı emek, birikmiş emeği artırma aracından
başka bir şey değildir. Komünist toplumda ise, birikmiş emek, emekçinin
varlığını genişletme, zenginleştirme, geliştirme aracından başka bir şey
değildir.
Demek ki, burjuva toplumda, geçmiş, bugüne egemendir; komünist
toplumda ise, bugün, geçmişe egemendir. Burjuva toplumda, sermaye,
bağımsız ve kişiseldir, oysa yaşayan birey bağımlıdır ve kişisel
değildir.
Ve bu durumun kaldırılmasına, burjuvazi, kişiselliğin ve
özgürlüğün kaldırılması diyor! Ve haklı da. Burjuva kişiselliği, burjuva
bağımsızlığı ve burjuva özgürlüğü kuşkusuz hedefleniyor.
Özgürlük ile, mevcut burjuva üretim koşulları altında, serbest
ticaret, serbest alım ve satım kastediliyor.
Ama eğer alım ve satım yok olursa, serbest alım ve satım da yok
olur. Serbest alım ve satım konusundaki bu sözlerin, ve burjuvazimizin
genel olarak, özgürlük konusundaki bütün öteki "cesur sözcükleri"nin
eğer bir anlamı varsa, ancak kısıtlanmış alım ve satım karşısında
ortaçağın kösteklenen tüccarları karşısında bir anlamı vardır; yoksa,
alım ve satım, burjuva üretim koşullarının komünistçe kaldırılması
karşısında hiç bir anlam taşımaz.
Özel mülkiyeti ortadan kaldırma niyetimiz karşısında dehşete
kapılıyorsunuz, oysa özel mülkiyet sizin mevcut toplumunuzda nüfusun
onda-dokuzu için zaten ortadan kalkmıştır; birkaç kişi için[37*]
varoluşu, tamamıyla, bu ondadokuzun ellerinde varolmayışından
ötürüdür. Demek ki, siz bizi, varlığının zorunlu koşulu toplumun büyük
bir çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyet biçimini ortadan
kaldırmaya niyetlenmekle suçluyorsunuz.
Tek sözcükle, bizi, mülkiyetinizi ortadan kaldırmaya niyetlenmekle
suçluyorsunuz. Elbette; bizim niyetimiz de zaten budur.
Emeğin artık sermayeye, paraya, ya da ranta, tekelleştirilebilecek
toplumsal bir güce dönüştürülemeyeceği andan itibaren, yani kişisel
mülkiyetin artık burjuva mülkiyete, sermayeye[38*]
dönüştürülemeyeceği andan itibaren, o andan itibaren,
kişiselliğin yokolduğunu söylüyorsunuz.
Öyleyse, itiraf etmelisiniz ki, "kişisel" demekle, burjuvadan,
orta sınıf mülk sahibinden[39*]
başkasını kastetmiyorsunuz. Bu kişi, gerçekten de, ortadan
kaldırılmalı, ve olanaksızlaştırılmalıdır.[40*]
Komünizm kimseyi toplumun ürünlerini mülk edinme gücünden yoksun
bırakmaz; yaptığı tek şey, onu, böyle bir mülk edinme aracılığıyla,
başkalarının emeğini boyunduruk altına alma gücünden yoksun bırakmaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılmasıyla her türlü çalışmanın duracağı ve
genel bir tembelliğin kök salacağı itirazı öne sürülmüştür.
Ona bakılırsa, burjuva toplumun aylaklık yüzünden çoktan yerlebir
olması gerekirdi; çünkü çalışanlar hiç bir şey edinemiyorlar, bir şeyler
edinenler ise çalışmıyorlar. Bu itiraz bütünüyle, sermaye olmayınca
artık ücretli emeğin de olamayacağı safsatasının bir başka ifadesinden
ibarettir.
Maddi ürünlerin komünistçe üretilme ve mülk edinilme biçimine
yöneltilen tüm itirazlar, aynı şekilde, zihinsel ürünlerin komünistçe
üretilme ve mülk edinilme biçimine de yöneltilmiştir. Burjuva için sınıf
mülkiyetinin yok olması, nasıl bizzat üretimin yok olması demekse, sınıf
kültürünün[41*]
yok olması da, kendisi için, her türlü kültürün yok olmasıyla
aynı şeydir.
Yitmesinin onu yasa büründürdüğü bu kültür, büyük çoğunluk için,
bir makine gibi hareket etme eğitiminden ibarettir.
Ama bizim burjuva mülkiyeti kaldırma niyetimizi[42*]
kendi burjuva özgürlük, kültür, hukuk, vb. anlayışlarınızın
kıstasına vurduğunuz sürece, bizimle dalaşmayı bırakınız. Bizzat kendi
düşünceleriniz, kendi burjuva üretim ve burjuva mülkiyet koşullarınızın
ürününden başka bir şey değildir, nasıl ki, hukukunuz, sınıfınızın
herkes için bir yasa haline getirilmiş iradesinden, esas karakteri ve
doğrultusu sınıfınızın varlığının iktisadi koşulları tarafından
belirlenen bir iradesinden[43*]
başka bir şey değilse.
Sizi, mevcut üretim biçiminden ve mülkiyet biçiminden —üretimin
ilerlemesi sırasında ortaya çıkan ve yok olan tarihsel ilişkilerden—
çıkan toplumsal biçimleri, doğanın ve usun ölümsüz yasalarına
dönüştürmeye götüren bencil yanılgınız —bu yanılgıyı sizden önceki bütün
egemen sınıflarla paylaşıyorsunuz.[44*]
Antik mülkiyette açıkça gördüğünüz şeyi, feodal mülkiyet için
kabul ettiğiniz şeyi, kendi burjuva mülkiyet biçiminiz için elbette
kabul edemezsiniz.
Ailenin kaldırılması! En radikal kişiler bile, komünistlerin bu
menfur amacı karşısında parlayıveriyorlar.
Bugünün ailesi, burjuva aile, hangi temele dayanıyor? Sermayeye,
özel kazanca. Bu aile tam gelişmiş biçimiyle, yalnızca burjuvazi
arasında vardır. Ama bu durum, taydaşını, proleterler arasında ailenin
fiilen varolmayışında, ve açık fuhuşta bulmaktadır.
Taydaşı yok olunca, burjuva ailesi de doğal olarak yok olacaktır,
ve sermayenin yok olmasıyla her ikisi de yok olacaktır.
Bizi, çocukların ana-babaları tarafından sömürülmesine son vermeyi
istemekle mi suçluyorsunuz? Bu suçu kabulleniyoruz.
Ama, ev eğitiminin yerine toplumsal eğitimi koymakla, ilişkilerin
en kutsalını yok ettiğimizi söylüyorsunuz.
Ya sizin eğitiminiz! O da toplumsal değil mi? O da, içerisinde
eğitim yaptırdığınız toplumsal koşullarla, toplumun dolaysız ya da
dolaylı müdahalesiyle, okullar aracılığıyla belirlenmiyor mu? Eğitime
toplumun müdahalesini komünistler icat etmedi. Yaptıkları şey, bu
müdahalenin karakterini değiştirmeye ve eğitimi egemen sınıfın
etkisinden kurtarmaya çalışmaktan ibarettir.
Aile ve eğitim konusundaki, ana-baba ile çocuk arasındaki kutsal
ilişki konusundaki burjuva safsataları, proleterler arasındaki tüm aile
bağları modern sanayiin etkisiyle parçalandıkça, ve bunların çocukları
basit ticaret nesneleri ve iş araçları haline geldikçe daha da
iğrençleşiyor.
Ama siz komünistler, kadınların ortaklığını getirmek istiyorsunuz,
diye bağırıyor tüm burjuvazi bir ağızdan.
Burjuva, karısını, salt bir üretim aracı olarak görüyor. Üretim
araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duyuyor ve, doğal olarak,
ortaklaşa olma yazgısından kadınların da aynı şekilde paylarına düşeni
alacaklarından başka bir sonuça varamıyor.
Hedeflenen gerçek noktanın, kadınların salt üretim araçları olma
durumuna son vermek olduğunu aklına bile getirmiyor.
Kaldı ki, burjuvalarımızın sözümona komünistler tarafından açıkça
ve resmen yerleştirilecek olan kadınların ortaklaşalığı karşısında
gösterdikleri erdemli öfkeden daha gülünç hiç bir şey olamaz.
Komünistlerin kadınların ortaklaşalığını getirmelerine gerek yoktur; bu,
çok eski zamanlardan beri zaten var.
Burjuvalarımız, kendi proleterlerinin karılarını ve kızlarını
ellerinin altında bulundurmakla yetinmiyorlar ve resmi fuhşu bir yana
bırakırsak, birbirlerinin karılarını baştan çıkarmaktan büyük zevk
duyuyorlar.
Burjuva evliliği, gerçekte, evli kadınlarda ortaklık sistemidir,
ve dolayısıyla komünistler, olsa olsa, kadınların ikiyüzlüce gizlenmiş
ortaklaşalığı yerine açıkça yasalaştırılmış olanını getirmeyi istemekle
suçlanabilirler. Zaten, apaçıktır ki, bugünkü üretim biçiminin
kalkmasıyla birlikte, bu sistemden çıkan kadınların ortaklaşalığı da,
yani resmi ve özel fuhuş da kalkacaktır.
Komünistler, ayrıca, vatan ve milliyeti kaldırmayı istemekle de
suçlanıyorlar.
İşçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi
alamayız. Proletarya, herşeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun
önder sınıfı[45*]
durumuna gelmek, bizzat ulusu oluşturmak zorunda olduğuna
göre, kendisi, bu ölçüde, ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında
değil.
Halklar arasındaki ulusal farklılıklar ve karşıtlıklar,
burjuvazinin gelişmesi ile, ticaret özgürlüğü ile, dünya pazarı ile,
üretim biçimindeki ve buna tekabül eden yaşam koşullarındaki tekdüzelik
ile her geçen gün biraz daha yok oluyor.
Proletaryanın egemenliği, bunları daha da çabuk yokedecektir.
Eylem birliği, en azından önde gelen uygar ülkelerinki, proletaryanın
kurtuluşunun ilk koşullarından biridir.
Kişinin bir başkası tarafından sömürülmesine son verildiği ölçüde,
bir ulusun bir başkası tarafından sömürülmesine de son verilmiş
olacaktır.[46*]
Ulus içindeki sınıflar arası karşıtlığın kalkması ölçüsünde bir
ulusun bir başkasına düşmanlığı da son bulacaktır.
Komünizme karşı dinsel, felsefi ve genel olarak ideolojik açıdan
yöneltilen suçlamalar, ciddiye alınıp incelenmeye değmez.
İnsanın düşüncelerinin, görüşlerinin ve kavramlarının, tek
sözcükle, insanın bilincinin, maddi[47*]
varlığının koşullarındaki, toplumsal ilişkilerindeki ve toplumsal
yaşamındaki her değişmeyle birlikte değiştiğini kavramak için derin bir
sezgiye gerek var mıdır?
Fikir tarihi, zihinsel üretimin, maddi üretimin değişmesiyle
birlikte değiştiğinden başka neyi tanıtlar ki? Her yüzyıldaki egemen
düşünceler hep o yüzyılın egemen sınıfının düşünceleri olmuştur.
Toplumu devrimcileştiren düşüncelerden sözedildiğinde, eski toplum
içerisinde yeni toplum üyelerinin yaratılmış olduğundan, ve eski
düşüncelerdeki çözülmenin eski yaşam koşullarındaki çözülmeyle atbaşı
gittiğinden başka bir şey ifade edilmiş olmaz.
Antik dünya cançekişirken, antik dinler de hıristiyanlık
karşısında boyun eğdiler. Hıristiyan düşünceler 18. yüzyılda usçu
düşünceler[48*]
karşısında yenik düştüklerinde, feodal toplum da o günlerin
devrimci burjuvazisiyle ölüm-kalım savaşına tutuşmuştu. Din ve vicdan
özgürlüğü düşünceleri, serbest rekabetin bilgi alanındaki egemenliğinin
ifadesinden başka bir şey değildir.
"Kuşkusuz ki", denecek, "dinsel, ahlâki, felsefi ve hukuksal
düşünceler[49*]
tarihsel gelişimin akışı içerisinde değişmişlerdir. Ama din,
ahlâk, felsefe, siyasal bilim ve hukuk, bu değişmeler içerisinde hep
ayakta kalmışlardır.
"Ayrıca, bir de, bütün toplum durumlarında ortak olan Özgürlük,
Adalet, vb. gibi ölümsüz hakikatler vardır. Ama komünizm, ölümsüz
hakikatleri kaldırıyor, bunları yeni bir temel üzerine oturtacağı yerde,
her türlü dini ve her türlü ahlâkı kaldırıyor; dolayısıyla da, tüm
geçmiş tarihsel deneyime ters düşüyor."
Bu suçlama kendisini neye indirgiyor? Tüm geçmiş toplumların
tarihi, sınıf karşıtlıklarının, farklı dönemlerde farklı biçimler almış
karşıtlıkların gelişiminden ibarettir.
Ama hangi biçimi almış olurlarsa olsunlar, bir olgu bütün geçmiş
çağlarda ortaktır, ki o da, toplumun bir bölümünün ötekisi tarafından
sömürülmesidir. Şu halde gösterdiği bütün çeşitliliğe ve farklılığa
karşın, geçmiş çağların toplumsal bilincinin, sınıf karşıtlıklarının
tümüyle yokolmaları dışında tamamıyla ortadan kalkamayacak belli ortak
biçimler ya da genel düşünceler[50*]
içerisinde hareket etmesinde şaşılacak bir şey yoktur.
Komünist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü
kopuştur; gelişmesinin, geleneksel düşüncelerden en köklü kopuşu
getirmesinde şaşılacak bir şey yoktur.
Ama artık komünizme kaşı yöneltilen burjuva itirazları bırakalım.
Yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devrimde atacağı ilk adım,
proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek, demokrasi savaşını
kazanmaktır.
Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden
derece derece koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani
egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek
için, ve üretici güçlerin tamamını olabildiğince çabuk artırmak için
kullanacaktır.
Başlangıçta bu, elbette, mülkiyet hakkına ve burjuva üretim
koşullarına despotça saldırma dışında; dolayısıyla iktisadi bakımdan
yetersiz ve savunulamaz gibi görünen, ama hareketin akışı içerisinde
kendisini aşan, eski toplum düzenine daha başka saldırıları zorunlu
kılan[51*]
ve üretim biçimini tamamıyla devrimcileştirmenin bir aracı olması
bakımından kaçınılmaz olan önlemler dışında gerçekleştirilemez.
Bu önlemler elbette farklı ülkelerde farklı olacaktır.
Bununla birlikte, şu aşağıdakiler en ileri ülkelerde oldukça genel
bir uygulanabilirliğe sahip olacaklardır:
1. Toprak mülkiyetinin kaldırılması[52*]
ve bütün toprak rantlarının kamu yararına kullanılması.
2. Ağır bir müterakki ya da kademeli gelir vergisi.[53*]
3. Bütün miras haklarının kaldırılması.
4. Bütün mültecilerin ve asilerin mülklerine elkonulması.
5. Sermayesi devletin olan ve tam bir tekele sahip bulunan bir
ulusal banka aracılığı ile kredinin devlet elinde merkezileştirilmesi.
6. Haberleşme ve ulaşım araçlarının[54*]
Devlet elinde merkezileştirilmesi.
7. Devlet tarafından sahip olunan fabrikaların ve üretim
araçlarının artırılması; boş toprakların ekime açılması, ve genel olarak
toprağın, ortak bir plan uyarınca iyileştirilmesi.
8. Herkes için eşit çalışma yükümlülüğü. Sanayi orduları
kurulması, özellikle tarım için.
9. Tarımın imalât sanayileri ile birleştirilmesi; kent ile kır
arasındaki ayrımın, nüfusun ülke yüzeyine daha eşit bir biçimde
dağılmasıyla yavaş yavaş kaldırılması.[55*]
10. Bütün çocuklar için devlet okullarında parasız eğitim. Bugünkü
biçimi içerisinde çocukların fabrikalarda çalıştırılmalarına son
verilmesi. Egitimin sınai[56*]
üretimle birleştirilmesi vb., vb..
Gelişimin akışı içerisinde sınıf ayrımları kalktığında ve üretim
tüm ulusun geniş bir birliğinin ellerinde[57*]
yoğunlaştığında, kamu gücü siyasal niteliğini yitirecektir.
Gerçek anlamında siyasal güç, bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek
amacıyla örgütlenmiş gücüdür. Eğer proletarya, burjuvaziyle savaşımında,
koşulların zorlamasıyla, kendisini bir sınıf olarak örgütlemek zorunda
kalacak, bir devrim yoluyla kendisini egemen sınıf durumuna getirecek,
ve egemen sınıf olarak eski üretim koşullarını zor kullanarak ortadan
kaldıracak olursa, o zaman, bu koşullarla birlikte, sınıf
karşıtlıklarını ve genel olarak sınıfların varlık koşullarını da ortadan
kaldırmış ve, böylelikle, bir sınıf olarak kendi egemenliğini ortadan
kaldırmış olacaktır.
Sınıflarıyla ve sınıf karşıtlıklarıyla birlikte eski burjuva
toplumun yerini, kişinin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin
koşulu olduğu bir birlik alacaktır.
III. SOSYALİST VE KOMÜNİST
YAZIN
1. GERİCİ SOSYALİZM
A. FEODAL SOSYALİZM
Tarihsel konumlan yüzünden, modern burjuva toplumuna karşı
kitapçıklar yazmak, Fransız ve İngiliz aristokrasisinin mesleği haline
geldi. Haziran 1830 Fransız devriminde ve İngiliz reform hareketinde,[16]
nefret ettikleri sonradan görmeler karşısında bir kez daha
yenik düştüler. O günden sonra, ciddi bir siyasal savaşım, tamamıyla,
sözkonusu olmaktan çıktı. Geriye yalnızca yazınsal bir savaş olanağı
kaldı. Ama yazın alanında bile restorasyon döneminin[58*]
eski çığlıklarını atmak artık olanaksızdı.
Sempati uyandırmak için, aristokrasi, görünüşte kendi çıkarlarını
unutmak ve burjuvaziye karşı yalnızca sömürülen işçi sınıfının çıkarına
olan iddianameler hazırlamak zorunda kaldı. Böylece aristokrasi, öcünü,
yeni efendisine hicivler düzerek ve kulağına da yaklaşmakta olan felâket
konusunda uğursuz kehanetler fısıldayarak aldı.[59*]
Feodal sosyalizm ortaya işte böyle çıktı; yarı yakınma, yarı
hiciv; yarı geçmişin yankısı; yarı geleceğin tehdidi; bazan acı, nükteli
ve keskin eleştirisiyle burjuvaziyi tam yüreğinden vurarak; ama modern
tarihin gidişini kavramakta tam bir beceriksizlik gösterdiğinden etkisi
bakımından hep gülünç düşerek.
Halkı kendi ardına toplayabilmek için, aristokrasi, bayrak
niyetine, önde, proleter sadaka torbasını dalgalandırdı. Ama halk, onun
peşine her takılışında kıçındaki eski feodal hanedan armasını görüp
yüksek perdeden aşağılayıcı kahkahalarla onu terketti.
Fransız Meşruiyetçilerin[17]
ve "Genç İngiltere"nin[18]
bir kesimi bu sahneleri pek güzel oynadılar.
Kendi sömürü biçimlerinin burjuvazininkinden farklı olduğuna
işaret ederken, feodaller, çok farklı ve artık eskimiş durum ve koşullar
altında sömürüde bulunduklarını unutuyorlar. Kendi iktidarları sırasında
modern proletaryanın hiç bir zaman varolmadığını gösterirken, modern
burjuvazinin kendi toplum biçimlerinin zorunlu ürünü olduğunu
unutuyorlar.
Kaldı ki, eleştirilerinin gerici niteliğini o denli az gizliyorlar
ki, burjuvaziye karşı yönelttikleri başlıca suçlama, burjuva rejim
altında eski toplum düzenini yerlebir edecek bir sınıfın gelişmekte
olduğundan ibaret kalıyor.
Burjuvaziyi, bir proletarya yaratmaktan çok, devrimci bir
proletarya yaratmakla suçluyorlar.
Dolayısıyla, siyasal uygulamada, işçi sınıfına karşı alınan bütün
zor önlemlerine katılıyorlar; ve günlük yaşamda da, bütün tumturaklı
sözlerine karşın, sanayi ağacından düşen[60*]
altın elmaları toplamak ve doğruluğu, sevgiyi ve onuru, yün,
şeker pancarı ve içki ticareti ile trampa etmek için her şeye boyun
eğiyorlar.[61*]
Papaz nasıl hep toprakbeyi[62*]
ile elele olmuşsa, kilise sosyalizmi de feodal sosyalizm ile hep
elele olmuştur.
Hıristiyan zahitliğine sosyalist bir renk vermekten daha kolay şey
yoktur. Hıristiyanlık özel mülkiyete karşı, evliliğe karşı, devlete
karşı çıkmamış mıdır? Bunların yerine yardım severliği ve yoksulluğu,
evlenmemeyi ve nefse eza etmeyi, manastır yaşamını ve kiliseyi
vaazetmemiş midir? Hıristiyan[63*]
sosyalizmi, rahibin aristokratın kin dolu kıskançlığını takdis
ettiği kutsal sudan başka bir şey değildir.
B.
KÜÇÜK-BURJUVA SOSYALİZMİ
Feodal aristokrasi, burjuvazi tarafından yıkılan, modern burjuva
toplumu ortamında varlık koşulları sınırlanan ve yokedilen tek sınıf
değildi. Ortaçağ kentlileri ve küçük mülk sahibi köylüler,[64*]
modern burjuvazinin habercileriydiler. Sınai ve ticari bakımdan
çok az gelişmiş ülkelerde, bu iki sınıf, doğmakta olan burjuvaziyle
yanyana bitkisel yaşamlarını hâlâ sürdürüyorlar.[65*]
Modern uygarlığın tam olarak gelişmiş olduğu ülkelerde, proletarya
ile burjuvazi arasında durmadan yalpalayan ve burjuva toplumunun
tamamlayıcı bir parçası olarak kendisini durmadan yenileşen yeni bir
küçük-burjuva sınıfı oluşmuştur. Ne var ki, bu sınıfın tek tek üyeleri,
rekabet yüzünden, durmadan proletaryanın arasına fırlatılıp atılıyorlar,
ve modern sanayi geliştikçe, bunlar, modern toplumun bağımsız bir kesimi
olarak tamamıyla yok olacakları ve manüfaktürdeki, tarımdaki ve
ticaretteki yerlerinin denetçiler, kâhyalar ve tezgâhtarlar tarafından
alınacağı anın yaklaşmakta olduğunu da görüyorlar.
Nüfusun yarısından çok daha fazlasını köylülerin oluşturduğu
Fransa gibi ülkelerde, burjuvaziye karşı proletaryanın yanında yer alan
yazarların, burjuva rejimini eleştirirken köylünün ve küçük-burjuvanın
ölçütlerini kullanmaları ve işçi sınıfını bu ara sınıfların[66*]
bakış açısından savunmaları doğaldı. Küçük-burjuva sosyalizmi
böyle doğdu. Sismondi, yalnızca Fransa'da değil, İngiltere'de de bu
okulun başıydı.
Sosyalizmin bu okulu, modern üretim koşulları içerisindeki
çelişkileri derin bir kavrayışla en küçük ayrıntılarına dek tahlil etti.
İktisatçıların ikiyüzlü mazeretlerini apaçık ortaya serdi. Makinelerin
ve işbölümünün, sermayenin ve toprağın birkaç elde yoğunlaşmasının,
aşırı üretimin ve bunalımların yıkıcı etkilerini yadsınamaz bir biçimde
tanıtladı; küçük-burjuvanın ve köylünün kaçınılmaz yıkılışına,
proletaryanın yoksulluğuna, üretimdeki anarşiye, servet dağılımındaki
aşikâr eşitsizliklere, uluslar arasındaki sınai yoketme savaşına, eski
ahlâki bağların, eski aile ilişkilerinin, eski milliyetlerin çözülüşüne
işaret etti.
Bununla birlikte, sosyalizmin bu biçimi, kesin amaçları
bakımından, ya eski üretim ve değişim araçlarını, ve bunlarla birlikte
eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmeyi, ya da modern
üretim ve değişim araçlarını, bu araçlar tarafından parçalanmış bulunan
ve parçalanmaları kaçınılmaz olan eski mülkiyet ilişkileri çerçevesi
içerisinde tutmayı arzular. Her iki durumda da, hem gerici ve hem de
ütopyacıdır.
Son sözleri şunlardır: manüfaktürde loncalar; tarımda ataerkil
ilişkiler.
Sonunda sosyalizmin bu biçimi, inatçı tarihsel olgular kendi
kendini aldatmanın tüm uyuşturucu etkilerini dağıttığında pek kötü bir
melankoli nöbeti içerisinde son buldu.[67*]
C.
ALMAN SOSYALİZMİ YA DA "HAKİKİ" SOSYALİZM
İktidardaki bir burjuvazinin baskısı altında ortaya çıkmış bulunan
ve bu iktidara karşı savaşımın yazınsal ifadesi olan Fransa'daki
sosyalist ve komünist yazın, Almanya'ya, bu ülkedeki burjuvazinin feodal
mutlakiyete karşı savaşımına henüz başlamış olduğu bir sırada girdi.
Alman filozofları, sözde-filozoflar ve beaux esprits[68*]
, bu yazına dört elle sarıldılar,[69*]
ne var ki, bu yazıların Fransa'dan Almanya'ya göçmeleri
sırasında, Fransa'daki toplumsal koşulların da bunlarla birlikte
göçmediğini unuttular. Bu Fransız yazını, Almanya'nın toplumsal
koşullarıyla temasa geldiğinde bütün o anki pratik önemini yitirdi, ve
salt yazınsal bir yön aldı.[70*]
Böylece, 18. yüzyıl Alman filozofları için, birinci Fransız
Devriminin istemleri, genel olarak "Pratik Us"un[19]
istemlerinin ötesinde bir şey değillerdi, ve devrimci
Fransız burjuvazisinin iradesinin dile getirilişi, onların gözüne, Saf
İrade'nin, olması gereken İrade'nin, hakiki İnsan İradesi'nin yasaları
olarak gözüktü.
Alman literati'sının işi, yeni Fransız düşüncelerini kendi
eski felsefi bilinçlerine uyumlu hale getirmekten ya da daha doğrusu,
Fransız düşüncelerini, kendi felsefi bakış açılarını terketmeksizin
kendilerine maletmekten ibaretti.
Bu malediş, bir yabancı dil nasıl edinilirse öyle oldu, yani
çeviri ile.
Eski putatapıcılığın klâsik yapıtlarının yazılı olduğu
elyazmalarının üzerine keşişlerin nasıl katolik azizlerin aptalca
yaşamlarını yazdıkları bilinir. Alman literati'si, laik Fransız
yazınına bunun tersini yaptı. Bunlar, Fransızca asıllarının altına kendi
felsefi saçmalıklarını yazdılar. Örneğin paranın iktisadi işlevleri
konusundaki Fransız eleştirisinin altına, "İnsanlığın Yabancılaşması"nı
yazdılar, ve burjuva devleti konusundaki Fransız eleştirisinin altına
da, "Genel Kategorisinin Tahtından İndirilişi"ni yazdılar, vb..[71*]
Fransız tarihsel eleştirilerinin[72*]
altına bu felsefi sözleri koymayı, "Eylem Felsefesi", "Hakiki
Sosyalizm", "Alman Sosyalizminin Bilimi", "Sosyalizmin Felsefi Temeli",
vb., olarak kutsadılar.
Fransız sosyalist ve komünist yazını, böylece, tamamıyla iğdiş
edilmiş oldu. Ve Alman'ın ellerinde bu bir sınıfın bir başka sınıfla
savaşımını ifade etmekten çıktığı için, Alman, "Fransız
tek-yanlılığı"nın üstesinden geldiğinin ve hakiki gereksinmeleri değil,
Hakikatin gereksinmelerini, proletaryanın çıkarlarını değil, İnsan
Doğası'nın, hiç bir sınıfa ait olmayan, hiç bir gerçekliği bulunmayan,
yalnızca felsefi fantezinin puslu dünyasında varolan genel olarak
insanın çıkarlarını temsil ettiğinin bilincindeydi.
Beceriksizce hazırlanmış okul ödevini böyle gösterişle ciddiye
alan ve kötü malını böylesine şarlatanca göklere çıkartan bu Alman
sosyalizmi, bu arada, bilgiççe masumiyetini yavaş yavaş yitirdi.
Alman'ın özellikle de Prusya burjuvazisinin, feodal aristokrasiye
ve mutlak monarşiye karşı verdiği savaş, bir başka deyişle liberal
hareket, daha ciddileşti.
Böylece, siyasal hareketin karşısına sosyalist istemlerle çıkması,
liberalizme karşı, temsili hükümete karşı, burjuva rekabetine karşı,
burjuva basın özgürlüğüne, burjuva hukukuna, burjuva özgürlüğüne ve
eşitliğine karşı geleneksel bedduaları savurması ve yığınlara bu burjuva
hareketiyle kazanacak hiç bir şeyleri olmayıp her şeylerini
yitireceklerini vaazetmesi için "Hakiki" sosyalizme çoktandır beklediği
fırsat verilmiş oldu. Alman sosyalizmi, budalaca yankısı olduğu Fransız
eleştirisinin, tekabül ettiği iktisadi[73*]
yaşam koşullarıyla birlikte, modern burjuva toplumun varlığını ve
buna uyarlanmış bir siyasal yapıyı, gerçekleştirilmeleri Almanya'da
henüz süren savaşımın esas hedefi olan şeyleri öngördüğünü, tam da
gerekli olduğu anda unutuverdi. Alman sosyalizmi, papazlardan,
profesörlerden, taşra soylularından ve bürokratlardan oluşan yandaşları
ile birlikte mutlakiyetçi hükümetler için,[74*]
kendilerini tehdit eden burjuvaziye karşı sevinçle karşılanan bir
korkuluk hizmeti gördü.
Alman sosyalizmi, bu aynı hükümetlerin Alman işçi sınıfı
ayaklanmalarına tam da o sırada[75*]
yutturdukları kamçı ve kurşun haplarının ardından verilen ağız
tatlandırıcı bir şey oldu.
Bu "Hakiki" sosyalizm, hükümetlerin elinde böylece, Alman
burjuvazisine karşı bir silah haline gelmekle birlikte, aynı zamanda
doğrudan doğruya gerici bir çıkan, Alman darkafalılarının[76*]
çıkarını da temsil ediyordu. Almanya'da, 16. yüzyılın bir
kalıntısı olan ve o zamandan,beri çeşitli biçimler altında tekrar tekrar
ortaya çıkıp duran küçük-burjuva sınıfı, şu andaki durumun
gerçek toplumsal temelidir.
; Bu sınıfın korunması, Almanya'daki mevcut durumun korunması
demektir. Burjuvazinin sınai ve siyasal egemenliği, bir yandan sermaye
yoğunlaşması sonucu, öte yandan da devrimci bir proletaryanın doğuşu
sonucu, onu kesin bir yıkım ile tehdit ediyor. "Hakiki" sosyalizm, bu
iki kuşu bir taşla vurabilirmiş gibi göründü. Bir salgın gibi yayıldı.
Belagat çiçekleriyle süslenmiş, gönül bulandırıcı duygusallıkla
sırsıklam, spekülatif örümcek ağlarından dokunmuş kisve, Alman
sosyalistlerinin bir deri bir kemik kalmış zavallı "ölümsüz
hakikatler"ini sarıp sarmaladıkları görülmemiş bolluktaki bu kisve,
böyle bir halk arasında kendi mallarının sürümünü artırmaya yaradı.
Ve Alman sosyalizmi de, kendi görevinin küçük-burjuva darkafalının[77*]
abartmalı temsilcisi olmak olduğunu gittikçe daha çok kabullendi.
Alman ulusunu örnek ulus, ve küçük Alman darkafalısını[78*]
da örnek insan ilân etti. Bu örnek insanın bütün alçakça
bayağılıklarına, gerçek niteliğinin tam tersine, gizli, yüce, sosyalist
bir anlam verdi. İşi, komünizmin "vahşice yıkıcı" eğilimine doğrudan
karşı çıkmaya, ve bütün sınıf savaşımlarını tepeden ve tarafsız bir
küçümsemeyle karşıladığını ilân etmeye dek vardırdı. Pek az istisna
dışında, Almanya'da şu an (1847)[79*]
piyasaya sürülen bütün sözde sosyalist ve komünist yayınlar, bu
bayağı ve sinir bozucu yazın alanına girerler.[80*]
2.
TUTUCU SOSYALİZM YA DA BURJUVA SOSYALİZMİ
Burjuvazinin bir kesimi, burjuva toplumun varlığının devamını
sağlamak için, toplumsal hoşnutsuzlukları gidermek ister.
İktisatçılar, iyilikseverler, insanlıkçılar, işçi sınıfının
durumunu iyileştiriciler, hayır işleri örgütleyicileri, hayvanlara
eziyet edilmesini önleme derneklerinin üyeleri, ılımlılık bağnazları,
akla gelebilecek her türden gizli reformcular, bu kesime girerler.
Sosyalizmin bu biçimi,[81*]
üstelik, eksiksiz sistemler haline de getirilmiştir.
Bu biçime bir örnek olarak Proudhon'un Sefaletin Felsefesi'ni
anabiliriz.
Sosyalist burjuva, modern toplumsal koşulların bütün
üstünlüklerini istiyor,[82*]
ama buradan zorunlu olarak çıkan savaşımlar ve tehlikeler
olmaksızın. Bunlar mevcut toplumu istiyorlar, yeter ki, devrimci ve
çözücü öğeleri çıkartılmış olsun. Proletaryası olmayan bir burjuvazi
istiyorlar. Burjuvazi, doğal olarak, kendi egemen olduğu dünyanın
dünyaların en iyisi olduğunu düşünüyor; ve burjuva sosyalizmi de, bu
rahatlatıcı düşünceyi azçok eksiksiz çeşitli sistemler[83*]
haline getiriyor. Proletaryadan böyle bir sistemi yürütmesini ve,
böylece, dosdoğru toplumsal[84*]
Yeni Kudüs'e girmesini istemekle, aslında, proletaryanın mevcut
toplum çerçevesi içerisinde kalmasından, ama burjuvaziye ilişkin bütün
nefret dolu düşüncelerini bir kenara bırakmasından başka bir şey istemiş
olmuyor.
Bu sosyalizmin ikinci ve daha pratik, ama daha az sistematik bir
biçimi, şu ya da bu siyasal reformun değil, ancak maddi varlık
koşullarındaki, iktisadi ilişkilerdeki bir değişikliğin onlara bir yarar
sağlayabileceğini göstererek, her türlü devrimci hareketi işçi sınıfının
gözünden düşürmeye çalışmıştır. Ne var ki sosyalizmin bu biçimi,[85*]
maddi varlık koşullarındaki değişmelerden, hiç bir şekilde, ancak
bir devrimle gerçekleştirilebilecek olan burjuva üretim ilişkilerinin
kaldırılmasını değil, bu ilişkilerin sürekli varlığına dayandırılan
idari reformları, dolayısıyla sermaye ile emek arasındaki ilişkileri hiç
bir biçimde etkilemeyen, olsa olsa burjuva hükümetinin masraflarını
azaltan ve idari işleyişini basitleştiren reformları anlıyor.
Burjuva sosyalizmi yeterli ifadesini ancak ve ancak salt bir mecaz
haline geldiği zaman buluyor.
Serbest ticaret: işçi sınıfının çıkarı için. Koruyucu gümrükler:
işçi sınıfının çıkarı için. Cezaevi reformu:[86*]
işçi sınıfının çıkarı için. Burjuva sosyalizminin son sözü ve
ciddi olarak söylediği tek söz işte budur.
Bu sosyalizm şu sözlerle özetleniyor: burjuva bir burjuvadır -
işçi sınıfının çıkarı için.
3.
ELEŞTİREL-ÜTOPİK SOSYALİZM VE KOMÜNİZM
Biz burada, Babeuf ve diğerlerinin yazılarında olduğu gibi, her
büyük modern devrimde her zaman proletaryanın istemlerini dile getirmiş
olan yazının sözünü etmiyoruz.[87*]
Kendi amaçlarına ulaşmak için proletaryanın feodal toplumun
yıkılmakta olduğu genel kaynaşma anlarında yaptığı ilk doğrudan
girişimler, proletaryanın o sıradaki gelişmemiş durumu yüzünden olduğu
kadar, kurtuluşunun iktisadi koşulları henüz daha yaratılmaları gereken
ve yalnızca yaklaşmakta olan burjuva çağının yaratabileceği koşulların
bulunmayışı yüzünden, zorunlu olarak başarısızlığa uğradı.[88*]
Proletaryanın bu ilk hareketlerine eşlik etmiş olan devrimci
yazın, zorunlu olarak gerici bir niteliğe[89*]
sahipti. Bu, genel bir zahitliği ve en kaba biçimiyle bir
toplumsal eşitliği telkin ediyordu.
Haklı olarak sosyalist ve komünist diye adlandırılan sistemler,
Saint-Simon'un, Fourier'nin, Owen'ın ve ötekilerin sistemleri,
proletarya ile burjuvazi arasındaki savaşımın yukarda anlatılan ilk,
gelişmemiş döneminde ortaya çıktılar (Bkz: Bölüm I, Burjuvalar ve
Proleterler).
Bu sistemlerin kurucuları, hem sınıf karşıtlıklarını, ve hem de
hüküm süren toplum biçimi içerisindeki çözücü öğelerin etkisini
gerçekten de görüyorlar. Ama henüz bebeklik çağındaki[90*]
proletarya, onlara hiç bir tarihsel inisiyatifi ya da hiç bir
batımsız siyasal hareketi olmayan bir sınıf görünümü sunuyor.
Sınıf karşıtlıklarının gelişimi, sanayiin gelişimiyle başabaş
gittiğinden, içinde bulundukları iktisadi durum, onlara, proletaryanın
kurtuluşunun maddi koşullarını henüz sağlamıyor. Dolayısıyla, bu
koşulları yaratacak yeni bir toplum biliminin peşine, yeni[91*]
toplum yasalarının peşine düşüyorlar.
Tarihsel[92*]
eylemin yerini, bunların kişisel yaratıcı eylemi; tarihsel olarak
yaratılmış kurtuluş koşullarının yerini, hayali olanlar; ve
proletaryanın tedrici, kendiliğinden[93*]
sınıf örgütlenmesinin yerini, bu yaratıcılar tarafından özel
olarak tasarlanmış toplum örgütlenmesi alacaktır. Geleceğin tarihi,
kendisini, bunların gözünde, kendi toplum planlarının propagandasına ve
fiilen uygulanmasına indirgiyor.
Planlarını oluştururken, en çok acı çeken sınıf olarak özellikle
işçi sınıfının çıkarlarını gözetmenin bilincindedirler. Onlar için
proletarya, ancak, en çok acı çeken sınıf olması bakımından vardır.
Sınıf savaşımının gelişmemiş oluşu kadar, kendi içinde
bulundukları ortam da, bu türden sosyalistlerin kendilerini her türlü
sınıf karşıtlığının çok üstünde görmelerine neden oluyor. Bunlar,
toplumun her üyesinin, hatta en iyi durumda olanların bile, koşullarını
iyileştirmek istiyorlar. Böylece bunlar, sınıf ayrımı yapmaksızın,
toplumun tamamına, hatta tercihan egemen sınıfa seslenip duruyorlar.
Çünkü bunların sistemini bir kez anladıktan sonra, insanlar nasıl olur
da mümkün olan en iyi toplum için mümkün olan en iyi planın bu olduğunu
görmemezlik ederler?
Böylece bunlar, her türlü siyasal, ve özellikle de her türlü
devrimci eylemi reddederler; amaçlarına barışçıl yollarla ulaşmayı
arzularlar ve zorunlu olarak başarısız kalmaya mahkum küçük deneyler ile
ve örnek gösterme ile, yeni toplumsal İncil-i Şerif yolunu açmaya
çalışırlar.
Proletaryanın henüz pek az gelişmiş olduğu ve kendi durumu
konusunda ancak gerçeklerden uzak bir kavrayışa sahip bulunduğu bir
sırada çizilen geleceğin toplumuna ilişkin bu hayali tablolar, bu
sınıfın toplumun genel bir yeniden kuruluşuna duyduğu ilk içgüdüsel
özlemlerin sonucudur.
Ama bu sosyalist ve komünist yayınlar, eleştirel bir öğe de
içerirler. Bunlar mevcut toplumun bütün ilkelerine saldırırlar. Bu
yüzden işçi sınıfını aydınlatacak en değerli malzemelerle doludurlar.
Bunlarda önerilen kent ile kır arasındaki ayrımın, ailenin, sanayilerin
özel kişiler hesabına işletilmesinin[94*]
ve ücret sisteminin[95*]
kaldırılması, toplumsal uyumun ilânı, devletin işlevlerinin
üretimi yönetmekten ibaret hale getirilmesi gibi pratik önlemler —bütün
bunlar, yalnızca, o sıralar daha henüz gelişmeye başlamış olan ve bu
yayınlarda ancak ilk belli-belirsiz biçimleri içerisinde farkedilen
sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılmaları gereğine işaret ediyorlar.
Bu öneriler, bu yüzden, tamamıyla ütopik bir nitelik taşıyorlar.
Eleştirel-ütopik sosyalizmin ve komünizmin önemi, tarihsel
gelişmeyle ters orantılıdır. Modern[96*]
sınıf savaşımının gelişmesi ve belli bir biçim alması oranında,
savaşımdan bu hayali ayrı kalış, ona yapılan bu hayali saldırılar bütün
pratik değerlerini ve bütün teorik haklılıklarını yitiriyor.
Dolayısıyla, bu sistemlerin kurucularının birçok bakımlardan devrimci
olmalarına karşın, bunların öğretilileri, her keresinde, salt gerici
tarikatlar kurmuşlardır. Bunlar, proletaryanın ileriye doğru tarihsel
gelişimi karşısında sıkı sıkıya ustalarının eski görüşlerine
sarılıyorlar. Dolayısıyla bunlar, durmadan, sınıf savaşımını köreltmeye
ve sınıf karşıtlıklarını uzlaştırmaya çabalıyorlar. Bunlar toplumsal
ütopyalarını, yalıtılmış "phalanstéres" yaratmayı, "Home
Koloniler" kurmayı, bir "Küçük İkarya"[97*]
—Yeni Kudüs'ün küçük boy[98*]
baskıları— kurmayı deneyler yoluyla gerçekleştirme düşü
görüyorlar ve bütün bu düşlerini gerçekleştirmek için burjuvazinin
duygularına ve keselerine seslenmek zorunda kalıyorlar. Bunlar giderek
yukarıda betimlenen gerici [ya da][99*]
tutucu sosyalistler kategorisine düşüyorlar ve onlardan ancak
daha sistemli olan bilgiçlikleriyle ve kendi toplum bilimlerinin
mucizevi etkilerine olan bağnaz ve batıl inançlarıyla[100*]
ayrılıyorlar.
Bunlar, bu yüzden, işçi sınıfından gelen her türlü siyasal eyleme
şiddetle karşı çıkıyorlar; bunlara göre bu tür eylem, ancak, yeni
İncil-i Şerif'e olan kör inançsızlıktan ileri gelebilir.
İngiltere'de ovıncılar çartistlere Fransa'da da furiyeciler
Réformist'lere[20]
karşıdırlar.
IV. KOMÜNİSTLERİN MEVCUT
ÇEŞİTLİ MUHALEFET PARTİLERİ KARŞISINDAKİ KONUMLARI
Komünistlerin İngiltere'de çartistler ve Amerika'da da tarım
reformcuları[21]
gibi mevcut işçi sınıfı partileri ile olan ilişkileri
İkinci Bölümde açıklandı.
Komünistler işçi sınıfının ivedi hedeflerine ulaşılması ve o
andaki çıkarlarının gerçekleşmesi için savaşırlar; ama mevcut hareket
içerisinde, bu hareketin geleceğini de temsil eder ve gözetirler.[101*]
Komünistler Fransa'da, tutucu ve radikal burjuvaziye karşı,
sosyal-demokratlar[102*]
ile bağlaşıklık kuruyorlar, ama büyük devrimden geleneksel olarak
devralınmış sözlere ve yanılsamalara karşı eleştirel bir tutum takınma
hakkını da saklı tutuyorlar.
İsviçre'de radikalleri destekliyorlar, ama bu partinin kısmen,
Fransa'daki anlamıyla, demokratik sosyalistlerden, kısmen de radikal
burjuvalardan olmak üzere, birbirlerine karşıt öğelerden oluştuğunu
gözden kaçırmıyorlar.
&nbs |