|
Www.GencliginSesi.Net
|
90’lı yılların
başında 'sosyalist' (siz revizyonist diye okuyun) Sovyetler Birliği’nin
dağılması ve açıktan kapitalist biçimlere geçmesiyle tüm dünya
burjuvazisi zafer çığlıklarına boğuldu. Kapitalist sistem
‘sosyalist sistem’ üzerinde zafer kazanmıştı.
Burjuvazi bu ‘zafer’ini dünyaya ilan ederken birbirinden ayrılmaz
iki yoldan ilerliyordu: Birincisi; eşitlik, özgürlük gibi
sosyalizmin temsil ettiği insanlık değerlerini kendi mal etmek;
ikincisi; sosyalizmin temsil ettiği değerleri gerçekleşemez, ütopik
şeyler olarak sunmak veya bu değerleri çarpıtıp onlara kara çalmak.
İnsanlık tarihi ilkel kominal toplumdan sonra sınıflar savaşımı
tarihi olarak şekillenmiştir. Bu tarih egemen sınıfların baskı, sömürü,
zenginlik hırsı, bencillik gibi olgularını içinde bulundurduğu
gibi ezilen emekçi sınıfların eşitlik, kardeşlik, dayanışma ve
paylaşım gibi değerlerini de barındırır. Kapitalizmin ‘ebediliği’
ve ‘sonsuzluğu’ propagandası sosyalizmin temsil ettiği insanlık
değerlerini kapitalizmin kendine mal etmesini zorunlu kılıyordu. Yani
kapitalizm işçi sınıfı, emekçi halk ve ezilen uluslara yeni bir dünya
vaat ediyordu. Bu yeni dünya ‘Yeni Dünya Düzeni’ ile yaratılacaktı.
Yeni Dünya Düzeni ve onun bir ‘gereği’ olan küreselleşme
kapitalizmin eski hastalıklarından kurtulacaktı. Bu dünyada eşitlik,
demokrasi, insan hakları, geliştirici bir rekabet ve barış hüküm sürecekti.
Bunun burjuvazinin umutsuz bir ütopyası olduğu ve insanlığa
yoksulluk, işsizlik, ulusal sömürü, baskı ve savaştan başka bir
şey getirmediği toplumsal pratik tarafından ortaya konmuştur.
Sosyalizmin değerlerine kara çalmak, kapitalizmin kendini yeniden
tarif etmesiyle birlikte devam eden bir süreçti. İkinci Dünya Savaşı
sonrası ortaya çıkan “Sosyal Devlet” olgusuyla birlikte burjuvazi
söyle bir propaganda yürütüyordu: “Sosyal sınıflar vardır ve bu
kaçınılmazdır. Önemli olan işçi sınıfı ile burjuvazi arasında
uzlaşma ve barışı sağlayabilmektir ve sağlanmıştır”. Bugün
bu sınıflar arası ‘uzlaşma’ çağrısı yerini bilinemezci ve
postmodernist bir propaganda almıştır: “Sınıflar arasındaki çizgiler
giderek siliniyor. Sınıf kavramı giderek muğlâklaşıyor ve toplum
sınıflı toplum olmaktan çıkıyor. Artık bir işçi de ev, araba,
buzdolabı vb. lüks eşyalara sahip oluyor, hatta şansı varsa patron
dahi oluyor. Teknolojinin gelişmesi, bilimin ilerlemesi toplumsal yapıyı
da değiştirdi. Eski ‘sınıflı’ toplumlar yerine ‘Bilgi’
toplumu, ‘Endüstriyel’ toplum kavramları bugünkü toplumu tanımlamaktadır.”
Sınıflar arasındaki sınırların silindiği aldatmacası son noktasına
götürülüyor: “Zaten teknoloji geliştikçe işçi sınıfına
duyulan ihtiyaç giderek azalıyor. Fabrikalardaki üretim giderek daha
az işçi ile yapılıyor. Robot teknolojisi giderek yaygınlaşıyor.
Yakın gelecekte robot teknolojisi tüm üretime egemen olacak ve işçi
sınıfını yok olacaktır.”
Bu yazınının konusu yukarıda geçen son önerme “yani robot
teknolojisinin üretime egemen olması ile işçi sınıfının yok
olması” ve “sosyalizmin tarihten silinmesi” iddiasına karşı
kapitalizm koşullarında robot teknolojisinin üretime egemen olmasının
imkânsızlığı ve sosyalizmin tarihsel zorunluluğunun ortaya konmasıdır.
Bu konuları genel olarak iki açıdan inceleyeceğiz: Birincisi,
ekonomi-politik; ikincisi, bundan bağımsız olmayan tarihsel
materyalizm.
***
Amerika’yı
yeniden keşfetmeye gerek yok. Ancak konunun anlaşılır olması için
bazı kavramların kapitalist üretim biçimi içerisindeki yerinin kısaca
açıklanması gerekir.
Emek
Harcanmadan Değer Yaratılamaz
Bir ürünün değerinden (burada bahsedilen değişim-değeridir) söz
ediyorsak onun bir meta olması gerekir. Bir ürünün meta olabilmesi için
1- satış için üretilmiş olması, 2- üretimi için emek harcanması,
3- az ya da çok yararlılıkta olması yani kullanım değerine sahip
olması gerekir. Üretilmesi için emek harcanmayan bir ürün meta
olamaz, değeri yoktur. Mesela güneş enerjisini veya yolda bulduğumuz
herhangi bir taşı ele alalım. Bunların üretiminde emek harcanmadığı
için bir değere sahip değildirler.
“Bütün metaların ortak toplumsal tözü nedir? Bu, Emek’tir. Bir
metaı üretmek için, ona belirli bir nicelikte emek uygulamak ya da
katmak gerekir.” (Karl Marks, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, “Ücret,
Fiyat, Kar”, Sf. 42)
Değer (değişim-değeri) sadece metalar için geçerli olduğundan
yukarıdaki alıntıda ‘meta’ yerine ‘değer’ konulabilir.
Bir kilo domates ile iki kilo patatesi değiştirdiğimizde bu iki metanın
değerini karşılaştırmış oluruz. Bu işlem karşılaştırılacak
bir ortak nokta gerektirir. Bu, onların kullanım-değerleri olamaz,
çünkü görelidir.
“Bu ortak ‘şey’ metaların geometrik, kimyasal ya da başka bir
doğal özelliği olamaz.” (...) “Demek ki, metaların kullanım-değerlerini
bir yana bırakırsak, geriye ortak tek bir özellikleri, emek ürünleri
olmaları özelliği kalır” (Karl Marks, Sol Yayınları, “Kapital,
Cilt-1”, Sf. 49-50)
Metaların karşılaştırılmasını sağlayan ortak nokta onların
“emek ürünleri olmaları özelliği” yani üretimleri için emek
harcanmasıdır. Zaten toplam harcanan emeğin niceliği metanın değerine
tekabül eder.
“Bir emek ürününün değeri, onun üretimi için gerekli emek-zamanı
ile belirlenir” (Friedrich Engels, Sol Yayınları, “Anti-Dühring”,
Sf. 278) veya “herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü,
toplumsal olarak gerekli emek miktarı ya da onun elde edilmesi için
toplumsal bakımdan gerekli emek-zamanı belirler.” (Karl Marks, Sol
Yayınları, “Kapital, Cilt–1”, Sf. 51)
Kendi toprağında üretim yapan küçük mülk sahibi köylünün buğday
üretimini ele alalım. Buğdayın tohum maliyeti 10 saatlik bir
emek-zamanı, tarlada çalışmak için aşınan üretim araçlarının
maliyeti 8 saatlik emek-zamanı olsun. Tohumu ekmek ve ürünü tarladan
toplamak için 15 saat çalışılıyor olsun. Bu durumda elde edilen buğdayın
değeri 10 + 8 + 15 = 33 saatlik emek-zamanıdır. Bunun fiyatı ise değerinin
para biçiminde ifadesidir.
Metaların Değişimi ile Değer Yaratılmaz
Yukarıda gördüğümüz gibi üretilmesi için emek harcanmayan bir ürünün
değeri olamaz. Basit meta değişimini ele alalım. Bir ceket ile iki
pantolonun değerleri aynı ise (1 ceket = 2 pantolon) bunların değişimi
bir Meta-Meta (M-M) değişimidir. Ceketin fiyatı 40 YTL ise (1 ceket =
40 YTL) ceketin satılması bir Meta-Para (M-P) değişimidir. Kurnaz
bir tüccarın 40 YTL değerindeki ceketi 50 YTL’ye satması tüccarın
10 YTL fazladan kazanması demektir. Yine de burada değer yaratılmaz.
Başlangıçta tüccarın elindeki ceketin değeri 40 YTL, müşterinin
elindeki para 50 YTL, toplam değer 40 + 50 = 90 YTL’dir. Alışveriş
sonucu 40 YTL’lik ceket müşterinin eline, 50 YTL para da tüccarın
eline geçmiştir, toplam değer başlangıçtaki toplam değere yani 50
+ 40 = 90 YTL’ ye eşittir. Burada söz konusu olan bir değer üretimi
değil, değerin el değiştirmesidir.
“Bu artı-değer, ne alıcının metaları değerinin altında satın
almasından gelebilir, ne de satıcının onları değerinin üstünden
satmasından. Çünkü her iki durumda da herkes sırayla bir satıcı,
bir de alıcı olduğuna göre, her bireyin kazanç ve yitikleri
birbirini ödünler.” (Friedrich Engels, Sol Yayınları, “Anti-Dühring”,
Sf. 297)
(Ticaret karı da üretim süreci sonucu elde edilen artı-değerin bir
parçası olmakla beraber yazı konumuzun dışındadır.)
Sermaye, Sömürü ve Emek
“Para sermayenin dolaşım formülü şöyledir: P-M...R... M1-P1;
burada noktalar, dolaşım sürecinin kesintiye uğradığını, M1 ve
P1 ise, M ve P’nin, artı-değer ile artmış bulunduğunu
belirtiyor.” (Karl Marks, Sol Yayınları, “Kapital, Cilt-2”, Sf.
33)
Para biçimindeki sermayenin meta üreten sermaye yani “üretken
sermaye” durumuna gelebilmesi için pazardan üretim için gereken araçlar
ve bu araçlar üzerinde işlem yapabilecek emek-gücü gerekir. Birinci
aşamada, pazardan bina, makine, hammadde yani üretim araçları (P-ÜA)
ve emek-gücü (P-E)çekilir. Bu Para-Meta (P-M) değişiminden başka
bir şey değildir. İkinci aşamada, pazardan alınan metalar
harcanarak amaç doğrultusunda üretim yapılır ve yeni metalar üretilir(M...R...M1).
Üçüncü aşamada; üretilen metalar pazara sürülür ve tekrar
para-sermayeye dönüşür (M1-P1).
Kapitalistin tüm amacı P1 eksi P değerini elde etmektir. P1
“Amacı,
yalnız kullanım-değeri değil, onunla birlikte meta üretmektir; yalnız
kulanım-değeri değil, değer üretmektir; yalnız değer değil, aynı
zamanda artı-değer üretmektir.” (Karl Marks, Sol Yayınları,
“Kapital, Cilt–1”, Sf. 188)
Bir adım daha ilerleyelim: Artı-değer, para-sermaye devresinin hangi
aşamasında yaratılır?
Devrenin birinci aşamasındaki P-M işlemi meta değişimidir. Üretim
için gerekli metalar pazardan alınmıştır. Değişimin değer
yaratmadığını yukarıda görmüştük.
Devrenin üçüncü aşamasındaki M1-P1 işlemi de meta değişimidir.
Üretilen metalar satılarak tekrar para elde edilmiştir. Bu işlem de
değişim işlemi olduğundan değer yaratılmaz.
Devrenin ikinci aşamasında M...R...M1 işlemi ile sermaye dolaşımdan
çıkar. Kısacası değer üretmeyen alandan çıkar ve hem metaların
üretildiği hem de değerin üretildiği alana geçer. Burada sermaye
üretken sermayedir(R). M...R... M1 işlemi ile değeri M’nin değerinden
büyük olan M1 üretilmiştir (M1>M). Kısacası fazladan bir değer,
artı-değer yaratılmıştır.
“Değer değişikliği R’nin (üretken sermayenin) başkalaşımına,
üretim sürecine özgüdür; böylece, o, dolaşımın biçimsel başkalaşımına
göre, gerçek bir sermaye başkalaşımı olarak ortaya çıkar.”
(Karl Marks, Sol Yayınları, “Kapital, Cilt–2”, Sf. 53)
Bunu bir örnek üzerinde inceleyelim: Fabrikada üretilmiş bir
televizyonu ele alalım. Televizyonun üretilmesi için 50 saatlik
emek-zamanı değerinde hammadde, yarı-mamül madde ve elektrik
harcaması, 30 saatlik emek-zamanı değerinde fabrikaların,
makinelerin yıpranma maliyeti, 10 saat de emek-gücü harcanması
gereksin. Üretilen televizyonun değeri 50 + 30 + 10 = 90 saatlik
emek-zamanı, pazardaki fiyatı bunun para biçimindeki ifadesidir. Bu
televizyonun maliyeti; 50 saatlik emek-zamanı değerinde hammadde, yarı-mamül
madde ve elektrik maliyeti, 30 saatlik emek-zamanı değerinde
fabrikaların, makinelerin yıpranma maliyeti, 5 saatlik emek-zamanı değerinde
emek-gücü maliyetinin (ücret) toplamı olan 50 + 30 + 5 = 85 saatlik
emek-zamanıdır. Artı-değer ürünün değeri ile maliyeti arasındaki
fark olan 90 - 85 = 5 saatlik emek-zamanı olarak hesaplanır. Burada üretim
araçları kendi değerlerinin tamamını veya yıprandıkları oranda
bir kısmını ürüne aktarırlar. Emek-gücü ise ürüne kendi değerinden
daha fazla değer aktarır. Yani ürettiği değer ile kendi değeri
arasında bir değer farkı vardır. 10 saatlik değer üretir, ama
kendi değeri 5 saatlik değerdir. Bu fark da (10 – 5 = 5) bize artı-değeri
verir. (Ücretin belirlenmesi konumuz dışındadır.)
Makineler, hammaddeler ve diğer üretim araçları ürüne değerlerini
aynen katarlar. Emek-gücü ise ürüne kendi değerinden fazlasını
katar. Kapitalistin amacı emek-gücünün sömürüsüyle bu fazlaya;
artı-değere el koymaktır.
“Üretim araçlarının değeri, demek ki, ürüne aktarılmakla aynen
korunmuş oluyor. Bu aktarma, o araçların ürüne dönüşmesi sırasında
ya da bir başka deyişle, emek-süreci sırasında olmaktadır.”
(Karl Marks, Sol Yayınları, “Kapital, Cilt–1”, Sf. 200)
Öyleyse kapitalizm koşullarında işçi çalıştırmadan artı-değer
üretilemez. Kapitalizm koşullarında robot teknolojisi ile üretim
yapan bir fabrika düşünelim. Pazardan üretim için gerekli metalar
satın alınır. Robot-makineler, bina, hammadde vb. üretim araçları
alınır. Bütün bunlardan ürüne aktarılan değer 100 saatlik
emek-zamanı olsun. Üretilen metanın değeri 100 saatlik emek-zamanı
olur. Ürünün maliyeti de 100 saatlik emek-zamanı olur. Kapitalist,
bu üretim sonucu elde ettiği metalardan hiçbir artı-değer elde
edemez. Çünkü ürünün değeri ve maliyeti (100 = 100) birbirine eşittir.
Emek-gücü kullanılmadığından ürüne kendi değerinden fazlasını
aktaran bir meta bulunmaz.
“Onu (sermayeyi) gerçekten etkileyen şey, bu metanın (emek-gücünün),
yalnızca bir değer kaynağına sahip olması değil, onun sahip olduğundan
daha fazla değerin kaynağı olması, özgül kullanım-değerine sahip
olmasıdır.” (Karl Marks, Sol Yayınları, “Kapital, Cilt-1”, Sf.
195)
Ürüne kendi değerinden fazlasını aktaran emek-gücü olmadan değer
ve artı-değer yaratılmaz. Oysaki kapitalistin itici gücü emeğin sömürüsü
yoluyla üretilen artı-değere el koymaktır. Bu aynı zamanda
kapitalizmin temel yasasıdır. Bu yüzden kapitalizm koşullarında işçi
sınıfı olmadan üretime robotların egemen olması imkânsızdır.
“Değişim-değeri yaratan emek, tam tersine, özgül olarak toplumsal
nitelik taşıyan bir emek biçimidir.”(...) “Demek ki, değişim-değeri
yaratıcısı emek, genel soyut emektir.” (Karl Marks, Sol Yayınları,
“Ekonomi-Politiğin Eleştirisine Katkı”, Sf. 44)
İşçi Sınıfı
‘Yok oluyor’
Kapitalizm koşullarında robot teknolojisi işçi sınıfı olmadan üretime
egemen olamaz dedik. Öyleyse TV ve gazetelerde boy boy gösterilen
robotlar, robotlarla üretim yapan fabrikalar ne anlama geliyorlar?
Burjuvazinin, sınıf çelişkilerinin üzerini örtmek, sınıf savaşımının
rotasını saptırmak amacıyla toplumu, kapitalizmi yeniden tanımladığı
yazının başında belirtilmişti. Buna göre; ‘Bilgi Toplumu’nda işçi
sınıfına yer yok. Gelecekte işçi sınıfı üretimde gereksiz hale
gelecek ve robot teknolojisi üretimde onun yerini alacak.
Kapitalizm koşullarında robotların işçi sınıfının yerine üretime
egemen olması propagandası, burjuvazinin işçi sınıfı, halk ve
sosyalizme yönelik ideolojik saldırı ve kara çalmasının bir parçasıdır.
Kapitalizm koşullarında ‘kapitalizmin mezar kazıcısı
proletarya’nın yok olması, kapitalizmin ‘ebediliği’ ve
‘sonsuzluğu’ propagandasının en önemli çarpıtmalarından
biridir. Proletaryanın yok olması demek, onun egemen sınıf olarak örgütlendiği
ve tüm toplum adına üretim araçlarına el koyduğu sosyalizmin de
yok olması anlamına gelir. Burjuvazinin saldırısının ana yönü de
budur. Burjuva propagandasına göre sosyalizm başarısızlığını
tarihsel olarak kanıtlamıştır, bundan sonra da ortaya çıkması imkânsızdır;
çünkü onu kuracağı iddia edilen sınıf tarih sahnesinden giderek
silinmektedir.
Burjuvazinin tüm ‘robot’ propagandasını üretim ilişkilerinin
nesnel varlığı, kapitalizmin ekonomik yasaları ve bunların yansıması
olan toplumsal pratik yalanlıyor. Bilim ve teknolojinin geldiği aşamaya
rağmen ne dünyada, ne de ülkemizde işçisiz çalışan ve pazar için
üretim yapan bir fabrika bulunmamaktadır. Burjuvazinin propagandasında
örnek gösterilen fabrikaların sayısı artmamakta, olsa olsa kısa dönem
için emeğin yetkinleşmesinin yarattığı aşırı artı-değerden
yararlanılmaktadır. Göstermelik, ‘örnek’ robot fabrikaların
yaygınlaşıp üretime egemen olması söz konusu değildir ve yukarda
da açıklandığı (artı-değer yaratılamayacağından) gibi imkânsızdır.
Değişen Sermayenin Nispi Azalışı
Üretken sermaye bileşenleri üretim sürecinde oynadıkları role göre
iki kategoriye ayrılır: 1- değerinin tamamını veya aşınması oranında
bir kısmını ürüne aktaran bina, makine, yardımcı araçlar,
hammadde vb. öğelerin değerleri toplamı olan değişmeyen sermaye,
2- kendi değerinden fazlasını ürüne aktaran emek-gücünün değerini
ifade eden değişen sermaye. Yukarıda anlatıldığı gibi artı-değeri
üreten emek-gücünün üretken harcanması, yani değişen sermayedir.
Teknolojik gelişmeler ve emeğin üretkenliğindeki artışıyla
birlikte belli miktardaki meta daha az emek-gücü veya daha az emek
sarf edilerek üretilebilir(Ortalama kar oranı sağlanınca ürünün
değeri düşer). Bunun gerçekleşebilmesi için teknolojik gelişmelerle
yetkinleştirilmiş üretim araçları gerekir. Böylece emeğin üretkenliği
ve değişmeyen sermaye miktarı arttırılır.
Bu işlemle birlikte değişmeyen sermaye yükselirken, üretim araçlarını
kullanacak işçi ihtiyacı yani değişen sermaye azalır. Zaten
‘robot’ ütopyacılarının, ütopya noktasına vardırdıkları
temel tez, bir fabrikada üretimin kapasitesinin artmasına karşın işçi
sayısının azalmasıdır.
Değişen sermayenin, yani bir fabrikada çalışan işçi sayısının
giderek azalması yeni bir olgu mudur? Bunun ilk farkına varan burjuva
propagandacıları ve ‘robot’ ütopyacıları mıdır ki buradan işçi
sınıfı ve sosyalizmin yok olduğu/olacağı sonucunu çıkarıyorlar.
Hayır. Daha 19. yy’da Marks, üretici güçler geliştikçe ve değişen
sermaye arttıkça çalışan işçi sayısının nispi olarak azalacağını
söylemiştir:
“Bu yüzden birikimin ilerlemesiyle, değişmeyen sermayenin değişen
sermayeye oranı değişir. Başlangıçta diyelim 1:1 iken, bundan
sonra sırayla 2:1, 3:1, 4:1, 5:1, 7:1 vb. haline gelir, yani sermaye
artmaya devam ederken, toplam değerinin 1/2’si yerine yalnızca 1/3,
1/4, 1/5, 1/6, 1/8 vb. emek-gücüne dönüştüğü halde, 2/3, 3/4,
4/5, 5/6, 7/8 oranlarında olmak üzere üretim araçlarına dönüşür.”
(...) “Emeğe olan talep, toplam sermayenin büyüklüğü nispetinde
ve büyüklüğün artması ölçüsünde artan bir hızla düşer”
(Karl Marks, Sol Yayınları, “Kapital, Cilt-1”, Sf. 600)
Kapitalist kendini işçi sayısını azaltmak zorunda bulur. Çünkü
pazara egemen olma rekabeti, metasını daha ucuza satmasını veya daha
ucuza mal etmesini gerektirir. Böylece daha çok artı-değere el
koyar. Daha çok artı-değere koymalıdır, yoksa rekabette öne geçmesini
sağlayacak olan üretim araçlarını yetkinleştirme ve üretimin
kapasitesini genişletme kısacası genişletilmiş yeniden üretimdeki
büyük ek-sermayeyi sağlayamaz. Bu da sermayenin rekabette yenilmesi
yani yok olması demektir. Bu yüzden kapitalist, emeğin üretkenliğini
arttırarak üretim maliyetlerini sürekli kısma, daha az işçiye daha
fazla iş yaptırma, daha çok çalıştırma böylece işçi sayısını
(değişen sermayeyi) azaltma eğilimindedir.
Diğer yandan kapitalist, artı-değeri değişen-sermayenin kendisini
genişletmesinden elde eder. Yani sermayesini daha çok işçi çalıştıracak
kapasiteye yükseltmesi (artı-değer oranı değişmemek kaydıyla) el
koyduğu artı-değeri yükseltmesi demektir. Bu yüzden normal koşullarda
kapitalistin artı-değeri yükseltmesi için (ortalama emek yoğunluğu
ve ortalama emek-üretkenliği varsayılıyor) emek-gücünün toplam çalışma
saatini yükseltmesi gerekir. Bu yükseltme ya yeni emek-gücü çalıştırılarak
ya da var olan emek-gücü daha fazla çalıştırılarak (teknik ve
fiziki imkanlar uygunsa) sağlanabilir.
Emek-gücü olmadan artı-değer üretilemeyeceğinden dolayı değişen
sermayenin nispi azalışını kapitalizm koşullarında sıfır noktasına
yani emek-gücünün olmadığı robotların üretime egemen olduğu bir
noktaya götüremeyiz.
İşçi Sınıfını İnkarının
Varacağı En ‘İleri’ Nokta ‘Sol’dan Sivil Toplumculuktur!
Marksizm güncel toplumsal sorunları; kapitalizmin tarihi eğilimi,
onun temel yasaları ve işleyişi (üretici güçlerin ve buna bağlı
olarak üretim ilişkilerinin durumu, sınıflar mücadelesinin güncel
durumu) üzerinden değerlendirir ve sonuca varır. Teorik “darkafalılık”la
güncel toplumsal sorunlar ve soru işaretlerini, kapitalizmin ‘aldatıcı’
görünümleri üzerinden değerlendiren ve onun işleyiş, yasa ve eğilimlerini
göz ardı eden kendilerine ‘Marksist’, ‘solcu’ ve
‘devrimci’ diyen ekonomi ve politika ‘profesörlerimiz’ de vardır.
Bunlar, burjuva propagandasının etkisinde kalmış; işçi sınıfının
sayı ve etkisinin giderek azaldığı fikrinde olan çevrelerdir. Bu çevreler,
işçi sınıfının sosyalist devrimde öncü rolünü, sosyalizmde ise
egemen sınıf olarak örgütlenme görevini inkâr ederek sınıfları
hesaba katmayan/katamayan sivil toplumcu bir noktaya kayarlar. Onlara göre
de bilimsel-teknolojik devrimle birlikte işçi sınıfı eski rolünü
kaybetmiştir.
Bu sivil toplumcu toplum tahlili genel olarak iki tutum ortaya koyar.
Birincisi; bu değişikliği kapitalizmin yumuşadığı, reformlarla ve
AB gibi sözde demokratik biçimlerle ve birliklerle sosyalizme geçilebileceği
şeklinde izah edip burjuva-reformist sınıf platformunda yer alır. Bu
çevreler olsa olsa sivil-toplumcu reformist muhalefet olabilirler. İkincisi,
sosyalizm iddiasını sözde taşır. Bu iddia sözde bir iddiadır,
çünkü işçi sınıfının önderliğinde bir devrim ve onun egemen sınıf
olarak örgütlendiği bir sosyalizm mücadelesi ve buna uygun bir
pratik içerisinde değillerdir. İşçi sınıfı yerine
‘ezilenler’, ‘halk’, ‘çalışanlar’ gibi kavramlar
kullanarak işçi sınıfının tarihsel rolünü ve kaçınılmaz
olarak sosyalizmi inkâr ederler. Böylece ya işçi sınıfından ümidi
kesmiş anarşist eğilimleri, ya da onu temel almayan küçük-burjuva
sınıf platformunu benimserler.
İşçi Sınıfı ‘Yok
Oluyor’ Propagandası Karşısında Yığınların Proleterleşmesi
Marks yanılıyor muydu?
‘Robot’ ütopyacıları, ‘büyük’ kanıtlarla proletaryanın
azaldığını ve yakında ona ihtiyaç kalmayacağını söylüyorlar.
Sermaye üzerindeki rekabet baskısı, daha fazla artı-değer sömürüsünü
ve daha büyük bir sermayeyi zorunlu kılar. Bu rekabeti kaybeden taraf
ya yok olur ya da başka bir sermayeye katılarak bağımsız varlığını
kaybeder. Bu rekabet süreci aynı zamanda bir tekelleşme yani
sermayenin merkezileşmesi sürecidir. Böylece bir yandan güçlü
sermaye daha da büyürken, diğer yandan nispeten güçsüz olan
kapitalist ve bunlarla rekabet etmek zorunda kalan küçük mülk sahibi
üretici mülksüzler safına katılır yani proleterleşir. Büyük alış-veriş
merkezlerinin açılması ve giderek ticarette etkinlik kazanması ile küçük
bakkal ve marketlerin iflas etmesi buna örnektir. Bunun dışında,
kapitalizmin dönemsel ‘refah’ı ile belli haklar ve küçük mülkiyet
elde etmiş küçük-burjuva yığınlar da sermayenin artı-değer
ihtiyacının artışıyla birlikte proleterleşirler. İş güvencesi,
nispeten yüksek maaş vb. haklara sahip olan kamu emekçilerinin KYTK
ve bunun bir parçası olan sözleşmeli personel uygulaması ile yaşam
ve çalışma koşullarının kötüleşmesi veya işsizler ordusuna katılması
buna örnek verilebilir.
Kim Bu İşsizler?
Robot’ ütopyacılarının tutunduğu dallardan birisi de işçi sınıfı
tanımının ve kapsamının çarpıtılmasıdır.
“Emekçi artı-nüfus, birikimin yada kapitalist temele dayanan
zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünü olduğu gibi, tersine
olarak da, bu artı-nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu
üretim biçiminin varlık koşulu halini de alır. Bu artı-nüfus her
an el altında bulunan yedek bir sanayi ordusu oluşturur ve bu ordu, tıpkı
bütün masrafları sermaye tarafından karşılanarak beslenen bir ordu
gibi, tümüyle sermayeye aittir. Fiili nüfus artışının sınırlarından
bağımsız olarak bu artı-nüfus, sermayenin kendisini genişletme
konusunda değişen gereksinimlerini karşılamak üzere, her zaman sömürülmeye
hazır, bir insan malzemesi kitlesi yaratır.” (Karl Marks, Sol Yayınları,
“Kapital, Cilt-1”, Sf. 602)
Yedek-sanayi ordusu olan işsizler işçi sınıfının bir parçasıdır.
Yedek-sanayi ordusu işçi sınıfı üzerindeki sermaye egemenliğinin
bir aracı durumdadır. Bunun sebebi; işçi sınıfı ile yedek-sanayi
ordusu arasındaki gerektiği zaman yapılan yer değiştirmelerdir.
“Bir yandan işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması
yedek ordunun saflarını şişirirken, öte yandan da bu yedek ordunun
rekabet yoluyla çalışanlar üzerindeki artan baskısı, bunları, aşırı
çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda
bırakır. İşçi sınıfının bir kesiminin aşırı çalışmayla diğer
kesimi zorunlu bir işsizliğe mahkûm etmesi ve bunun tersi, bireysel
kapitalistleri zenginleştirmenin bir aracı halini aldığı gibi, aynı
zamanda da yedek sanayi ordusu üretimini, toplumsal birikimin
ilerlemesine uygun düşecek şekilde hızlandırır.” (Karl Marks,
Sol Yayınları, “Kapital, Cilt-1”, Sf. 606-607)
***
İşçi sınıfının
geleceğini doğru ortaya koyabilmek için bugünü geçmişle ve
gelecekle bağlamamız gerekir. Bu, tarihin materyalist temelde
yorumlanmasını gerektirir.
Sosyalizm Tarihsel Bir Zorunluluktur
“Yeni üretici güçler sağlamak için insanlar, kendi üretim biçimlerini
değiştirirler; kendi üretim biçimlerini değiştirmek, yaşamlarını
kazanma yollarını değiştirmek için de, bütün toplumsal ilişkilerini
değiştirirler. El değirmeni size feodal beyli toplumu verir; buharlı
değirmen ise, sınaî kapitalistli toplumu.” (Karl Marks, Sol Yayınları,
“Felsefenin Sefaleti”, Sf.109)
İlkel kominal toplumun dağılması üretici güçlerin niteliği ve düzeyiyle,
üretim ilişkilerinin niteliği arasındaki bu çelişkinin sonucudur.
Üretici güçlerin gelişmesi ve özel bir nitelik kazanmasıyla, üretim
araçları üzerinde toplumsal mülkiyet dağılmış, özel mülkiyete
dayanan köleci toplum ortaya çıkmıştır. Üretici güçlerin
tarihsel gelişimi toplumsal mülkiyetten özel mülkiyete geçişi
zorunlu kılmıştır.
Üretici güçlerin özelleşmesi nasıl ilkel kominal toplumun dağılıp,
özel mülkiyete dayanan üretim ilişkileri zorunlu kıldıysa, üretici
güçlerin kapitalizmdeki toplumsallaşması toplumsal mülkiyete
dayanan üretim ilişkilerini yani sosyalizmi zorunlu kılar.
Kapitalizmde üretim araçlarının toplumsallaşması kendini
proletaryada, üretim ilişkilerinin özel niteliği kendini burjuvazi
de gösterir. Tarihsel olarak belirleyici olan (eğer materyalist isek)
üretici güçler olduğundan proletaryanın zaferi yani sosyalist üretim
biçimi tarihsel olarak zorunluluktur.
Kapitalist Üretim İlişkileri Üretici Güçlerin Gelişmesinin Önünde
Engel Durumuna Gelmiştir
Üretim ilişkilerinin özel niteliği üretici güçlerin gelişmesi önünde
engel durumuna gelmiştir demiştik. İşte bu engel olma durumu robot
teknolojisinin üretimde egemen olmasına izin vermez. Yine tarihsel bir
örnek alalım; Feodal üretim biçimi ve onu temsil eden egemen feodal
sınıfların makine ve makineli üretim karşısındaki tutumu
inceleyelim.
Feodal üretim tarzı içerisinde, makinelerin üretimde kullanılma
girişimleri egemen sınıfların büyük baskısı ile karşı karşıya
kalmıştır. Bu ilkel fabrikalara büyük yasal engeller getirilmiştir,
oluşmakta olan sanayi burjuvazisi baskı altına alınmıştır. Ülke
içi gümrüklerle ancak yerel pazarlara üretim zorunlu kalınarak
loncaların yeterliliği sağlanmıştır.
Benzer şekilde kapitalizm koşullarında sermaye kendi egemenliğini, işçi
sınıfı üzerindeki egemenliğini tehdit edecek bilimsel gelişmeler
ve robot teknolojisine karşı tutumu, feodal sınıfların makineli üretimi
karşısındaki tutumlarından farklı olmaz. Sermaye tıpkı feodal sınıfların
makineli üretim karşısındaki tavrı gibi, kendi varlık koşullarını
imha edecek bir gelişmeye (robot teknolojisinin üretime egemen olması
gibi), iktidardan indirilmediği sürece izin vermez. Sermaye kazancını
ve karını işçi sınıfının yarattığı artı-değer üzerinden sağlıyor.
Bu olmadan üretimin burjuvazi açısından bir anlamı yoktur. Robot
teknolojisinin üretime egemen olması demek artı-değer üretilmemesi
demektir. Bu da, sermayenin varlık koşullarının inkârı ve onun yok
olması demektir. Tarihte hiçbir sınıf kendi varlık koşullarına yönelen
bir gelişmeye tepkisiz kalmamıştır. Sermaye, bugün robot
teknolojisi üzerine yapılan propagandaya rağmen robot teknolojisinin
önündeki başta gelen engeldir. Sermayenin ve kapitalist üretimin
gerici niteliği tam da buradan gelir. Kapitalist üretim ilişkileri
artık üretici güçlerin gelişmesi önündeki bir engel haline gelmiştir
ve parçalanmalıdır. Hiçbir sınıf tarihin tekerleğini tersine çevirememiştir.
Robot teknolojisinin kapitalizm koşullarında üretime egemen olamayacağı
gerçeği, tek tek bazı fabrikalarda robot teknolojisinin kullanılamayacağı
anlamına gelmez. Diğer rakiplerini teknolojik anlamda geride bırakmış
bireysel kapitalist robot teknolojisini üretimde kullanarak bir süreliğine
aşırı artı-değere el koyar. Bu, bireysel kapitalistin robot
teknolojisi sayesinde emeğin üretkenliğini arttırması (ortalama
emek üretkenliğinin üstüne çıkması) ile elde ettiği aşırı
kardır. Ama kapitalizmde kar, ortalama kar oranına inmek zorundadır.
Robot teknolojisinin diğer kapitalistlerce kullanılması bu aşırı
karı engeller, ancak kapitalistlerin tümü robot teknolojisini tam
anlamıyla uyguladığında artı-değer üretilmez. Bu yüzden
kapitalistler robot teknolojisini tam anlamıyla, üretime egemen olacak
biçimiyle uygulayamazlar. Bu kapitalistler arasındaki çelişkiyi şiddetlendirir
ve bir bunalımın koşullarını hazırlar.
Sosyalizm ve Komünizmde Robot
Kapitalizmin bilimin gelişmesinin ve robot teknolojisinin üretime
egemen olmasının önünde engel olduğunu gördük. Ya sosyalizm?
Kapitalist üretim ilişkilerinin yıkılıp toplumsal nitelikte üretim
ilişkilerinin yani sosyalist üretim ilişkilerinin kurulması ile
bilimin ve üretici güçlerin gelişmesinin önündeki temel engel kaldırılmış
olur.
Geniş ölçekli makineli üretim sosyalizmin maddi temelidir.
Sosyalizmde üretim ilişkileri toplumsallaşmasına rağmen, toplumun kültürel
ve ideolojik yetkinleşmesi, komünist kültürün tam olarak
benimsenmesi sağlanamamış, iş bölümüne olan bağlılık kaldırılamamıştır.
Dışarıda dünya burjuvazisi, içerde eski burjuva-revizyonist
unsurlar geri dönüş ihtimalinin temsilcileri durumundadırlar. Çalışma
henüz bir zorunluluk olmaktan çıkıp bir ihtiyaç haline gelmemiştir.
Burjuvazisiz bir burjuva hukuku devam etmektedir.
“Bundan şu sonuç çıkar ki, komünist rejimde, belirli bir zaman
boyunca, yalnızca burjuva hukuk değil, burjuva devlet de sürer- ama
burjuvazisiz burjuva devlet!” (Lenin, Bilim ve Sosyalizm Yayınları,
“Devlet ve İhtilal”, Sf. 109)
Sosyalizmde temel ilke “herkesten yeteneğe göre, herkese emeğe göre”
ilkesidir. Bu yüzden üretici güçlerin gelişiminin önündeki
engeller büyük oranda kaldırılmasına rağmen burjuva hukuku giderek
sönen bir biçimde devam etmektedir. Kapitalist kültürün bıraktığı
miras üzerinde şekillenen sosyalist toplum doğduğu toplumun
pisliklerini henüz tamamıyla temizleyememiştir. Komünist bilinç, kültür
ve ahlaka sahip insan yaratılamamıştır. En önemlisi de çalışma
bir yük olmaktan çıkıp bir zorunluluk haline gelmemiştir. Devletin
varlığı dahi bürokrasiyi, denetlemeyi yani çalışmayı gerektirir.
Bu yüzden sosyalizmde de robot teknolojisinin üretime tamamen hâkim
olacağını söyleyemeyiz. Ama robot teknolojisi gelişiminin önü büyük
oranda açılır, çalışmak bu süreç içerisinde bir yük olmaktan
çıkıp bir ihtiyaç haline gelir ve insanlar entelektüel, kültürel,
bilimsel ve sanatsal faaliyetlere daha fazla zaman ayırır. Bu aynı
zamanda komünist insanın yeşerme sürecidir.
Robot teknolojisin üretime egemen olması komünizme uygun düşer ve
hatta onun olmazsa olmaz koşullarındandır. Robot teknolojisi
sosyalizmde var olan kafa emeği ile kol emeği, kır ile kent arasındaki
çelişkinin çözümüdür. Ayrıca komünizmde artık devlet sönmüş,
burjuva hukuk ortadan kalkmış, “herkese yeteneğine göre, herkese
ihtiyacına göre” ilkesi bayraklara yazılmıştır. Çalışma bir yük
olmaktan çıkıp bir ihtiyaç haline gelmiştir ve komünist insan kişiliği
ve komünist kültür sağlanmıştır.
“Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireylerin işbölümüne
köleleştirici bağımlılıkları ve bu arada zihinsel emek ile
bedensel emek arasındaki karşıtlık sona erdiği zaman; emek artık
yalnızca bir geçim aracı değil, ama kendisi yaşamsal gereksinim
olduğu zaman; bireylerin çok yönlü gelişmeleri, üretken güçlerini
de artırdığı ve kooperatif zenginliğin bütün kaynakları gürül
gürül fışkırdığı zaman – ancak o zaman, burjuva hukukunun dar
ufukları dar ufukları tümüyle aşılabilir ve toplum, bayraklarının
üstüne şunu yazabilir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese
gereksinmesine göre!’ ” (Karl Marks-Friedrich Engels, Sol Yayınları,
“Gotha Programının Eleştirisi”, Sf. 30)
Bu yüzden robot teknolojisi “tembellik” ve “işi başkasına yıkmak”
için bir araç değil, toplumun maddi ihtiyaçlarının karşılanmada
büyük ve üretken bir araç halini almıştır. Toplumun entelektüel,
bilimsel gelişmesinin önü sınırsız açılmış ve işbölümüne
olan kölece bağımlılık ortadan kalkmıştır.
İşte robot teknolojisinin üretime tam olarak uygulanmasının koşulları
budur. Emek-değer yasası, değişim değeri komünizmde tamamen
ortadan kalkmış bunun yerini ürünlerin herkesin ihtiyacına göre dağılımı
yasası almıştır.
Sonuç
Sonuç olarak “kapitalizmde artık işçi sınıfına gerek kalmadı,
yakın bir gelecekte üretimi tamamen robotlar yapacak” propagandası
işçi sınıfı ve halklara yönelik ideolojik saldırının bir parçasıdır.
Kapitalizmde işçi sınıfı olmadan değer yaratılamaz ve sermaye kar
edemez. İşçi sınıfının olmaması, sermayenin olmaması demektir
ki kapitalizmin koşullarında bu olanaksızdır.
Burjuvazi üretici güçlerin gelişiminin önünde engel olarak durmaya
devam ediyor. Sermayenin merkezileşmesi, amansızca rekabeti, üretimdeki
anarşi emekçileri hızla mülksüzleştirerek, işçi sınıfı üzerindeki
sömürüyü yoğunlaştırarak devam ediyor ve edecek. Ta ki, işçi sınıfı
önderliğinde tüm halk ve ezilen uluslar bağımsızlık ve sosyalizm
için mücadele yoluna girip burjuvazinin iktidarını devirene kadar.
Sosyalizm kazanacaktır. |