|
Www.GencliginSesi.Net
|
İçindekiler
-
Marksizm’de Tarihsel İnceleme
-
Emperyalizm Döneminde
Ulusal Kurtuluş Savaşlarının Niteliği
-
Birinci Dünya Savaşı
Sonrası Osmanlı’da Durum
-
Kuvai-Milliye’den
Kurtuluş Savaşına
-
Kurtuluş Savaşından
Sonra Türkiye Ve Kemalist Politikaların Niteliği
-
Feodal Toprak Mülkiyeti
Kaldırılmadı
-
Yabancı Sermaye Varlığını
Devam Ettirdi
-
Devlet Kapitalizminin
Niteliği ve Özel Sermayenin Desteklenmesi
-
Cumhuriyet Konusundaki
‘Hayaller’
-
Faşist Diktatörlük
-
Sınıfsız Toplum Yalanı
-
Türk Şovenizmi ve Saçmalama
Düzeyine Varan Aşırılıklar
-
Kemalist İktidarın İlerici
Nitelikteki Reformlarının Anlamı
- Sonuç
Marksizm’de Tarihsel İnceleme
Marksizm’i diğer felsefi akımlardan, dünya görüşlerinden ayıran
temel nokta; onun olay ve olguları kendi nesnelliği içerisinde,
bulunduğu zaman ve mekân ilişkileri dâhilinde ele alması ve açıklamasıdır.
Bir olay ve olgunun tarihsel açıdan ilerici olup olmadığını
belirleyen ahlaki ilkelerimiz veya evrensel doğrular değildir.
Tarihsel incelemede temel kıstas, üretici güçlerin gelişimi ve üretim
ilişkileri karşısındaki durumdur. Daha yalın bir ifadeyle olgunun,
hangi sınıfa karşı olduğu ve hangi sınıflara hizmet ettiğidir.
Tarih, (ilkel komünal toplumdan sonra) sınıf savaşımları tarihi
olarak şekillenmiştir. Her felsefi, hukuki, ahlaki, siyasal sistem,
eylem ve düşünce bir sınıfa hizmet eder. Sınıf savaşımının dışında
hiçbir teori, felsefe, ahlak vb. düşünsel ve siyasi sistem yoktur.
Tarihin sınıf savaşımları tarihi olmasının anlamı budur.
Bir örnekle konuyu somutlaştırıp, bu bölümü bitirelim. Savaş,
genel bir görüş açısından kötü bir şeydir. Hatta geniş bir çevre
açısından bu bir ahlaki ilkedir. Hatta sömürü sınıfın
temsilcileri dahi savaşın kötülüğünden, barışın öneminden dem
vurup, yılbaşlarında barış dileklerinde bulunabiliyorlar. Bu, savaşa
‘genel doğrular’ veya ‘ahlaki ilkeler’ açısından bakışın
sonucudur. Sınıf savaşımının olduğu her toplumda, savaşın da
bir sınıfsal temeli vardır. Bu yüzden savaşın ‘iyi’liğini
veya ilericiliğini belirleyen de hangi sınıfa hizmet ettiğidir.
ABD’nin Irak’ı işgali, emperyalizme, tekelci burjuvaziye hizmet
eden bir savaştır. Bu yüzden gerici bir savaştır. Irak’ta ABD
emperyalizmine karşı direniş savaşı ise başta Irak işçileri
olmak üzere Irak halkına, hatta tüm dünya halklarına hizmet eden
bir savaştır. Bu yüzden ilerici bir savaştır. Bugün genel doğru
ve ahlaki ilkeler üzerinden savaşa karşı çıkan küçük-burjuva
unsurlar, aynı zamanda Irak’taki ilerici savaşa ve direnişçilere
de dolaylı olarak teslim olma çağrısı yapmaktadır. Böylece
ABD’nın Irak’taki ‘barış’ politikasına hizmet etmektedir.
Kemalizm’i, onun ideoloji, politika ve uygulamalarını incelerken;
ahlaki ‘doğrular’dan, onun kişisel iyiliğinden veya kötülüğünden,
egemen sınıfların halka empoze ettiği ‘doğrular’dan hareket
etmeyeceğiz. Bilimsel bir inceleme için bu şarttır.
Sonuç itibarıyla, hiçbir olay ve olgu sınıflardan, sınıflar arasındaki
ilişkilerden kısacası sınıf savaşımından bağımsız değildir.
Bu yüzden, bilimsel bir tahlil için, incelememizde sınıflar arasındaki
ilişkileri temel olarak almalıyız.
Emperyalizm Döneminde
Ulusal Kurtuluş Savaşlarının Niteliği
Kapitalizm, emperyalizm aşamasında tekelci, çürüyen kapitalizm
haline gelmiştir. Genel olarak serbest rekabet dönemi bitmiş,
tekeller arasındaki rekabet dönemi başlamıştır. Kapitalizmin
birinci aşamasında ulusal birliği sağlamak, demokrasiyi kurmak gibi
ilerici görev ve niteliklere sahip burjuvazi, kapitalizmin ikinci aşamasında
artık gericidir. Çünkü burjuvazi feodalizme karşı savaşımında,
işçi sınıfının varlığı nedeniyle bir devrimden korkar hale
gelmiştir. Artık sosyalizm güncel bir alternatiftir. Burjuvazi de bu
alternatif karşısında, feodalizm ile uzlaşmış, demokrasi, bağımsızlık
gibi burjuva hukuku içerisinde dahi gerçekleşebilecek olan değerlere
yüz çevirmiştir.
Bu yüzden artık, demokrasi, bağımsızlık gibi burjuva demokratik görevler
de işçi sınıfının görevleri haline gelmiştir.
“Engels, Almanya için, 1891’de Erfurt programının taslağını
yorumlarken cumhuriyetin ve cumhuriyet için savaşımın öneminin küçümsenmesine
karşı uyarılarda bulunmuş”tur. (Lenin, İki Taktik, Sol Yayınları,
Sf.79-80)
Lenin’in burada cumhuriyet ile kastettiği demokratik cumhuriyet yani
demokrasi mücadelesidir.
Örneğin Rusya’da sosyalist devrimden önce Bolşevik Partisi
demokratik bir devrimin zorunlu olduğunu söyleyerek, işçi sınıfının
önüne demokrasi görevini koymuştur. Yine Arnavutluk’ta Arnavutluk
Komünist Partisi sosyalizmden önce ulusal bağımsızlığın sağlanması
görevini Arnavut işçi sınıfının görevi olarak benimsemiştir.
Evet, artık burjuvazi gericileşmiştir. Bağımsızlığın ve
demokrasinin tutarlı bir savunucusu olamaz. Bağımsızlık ve
demokrasinin tek tutarlı ve tam savunucusu işçi sınıfıdır.
Demokrasi ve bağımsızlık işçi sınıfının görevleridir.
Anti-emperyalist savaşlara işçi sınıfı doğrudan destek verir,
hatta onun örgütleyicisi ve yöneticisi olur.
Emperyalizm, nasıl geri kalmış ülkelerin sömürgeleştirilmesine
yol açtıysa, sömürgeciliğe karşı anti-emperyalist kurtuluş savaşlarına
da yol açmıştır. Bu savaşlar, emperyalizmin sömürgelerdeki
egemenliğini hedef alırlar. Bu yüzden ilericidirler ve işçi sınıfı
tarafından desteklenir ve koşullar uygunsa yönetilirler. Böylece,
kapitalizmin emperyalizm aşamasında, sosyalist devrimin en büyük müttefiklerinden
birisi anti-emperyalist ulusal hareketler olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı
Sonrası Osmanlı’da Durum
Osmanlı Devleti, Birinci Emperyalist Dünya Savaşına yeni sömürge
alanları elde etmek amacıyla Almanya’nın yanında girmiştir.
Almanya’nın teslim olması ile Osmanlı devleti ve diğer müttefikler
de teslim olmak zorunda kalmışlardır. Emperyalist devletler savaştan
galip çıkmanın verdiği pervasızlıkla Osmanlı devletinin birçok bölgesini
işgal etmiş ve paylaşmışlardır. Buna bir de padişahın ve egemen
bürokratik-feodal sınıfın işbirlikçi tutumunu eklemek gerekir.
İşbirlikçi egemen sınıflar, ülkenin emperyalizm tarafından yağmalanmasını
desteklemişler ve buradan pay kaçma çabasına girmişlerdir.
Ülke kaynak ve topraklarının Osmanlı egemen sınıflarınca
emperyalizme peşkeş çekilmesi, bu bölgelerde yaşayan işçiler,
yoksul köylüler, ticaret burjuvazisi ve toprak ağalarının bir kısmının
çıkarları ile çelişiyordu. Osmanlının bir avuç işbirlikçi
feodal-bürokrat kastının dışındaki bütün sınıf ve tabakalar
emperyalizme karşı bir pozisyonda idiler.
Bu koşullar altında, birçok bölgede işgalcilere karşı savaşan
yerel kuva-i milliye grupları ve yurtsever dernekler kurulmuştu. Bu örgütler
belli bir merkezden idare edilmeyip, işgalcilere karşı kendiliğinden
bir tepki niteliğindeydi. Bu örgütlerde işçiler, köylüler, ticari
burjuvazi ve feodal sınıfın bir bölümü yer aldı.
Kuvai-Milliye’den
Kurtuluş Savaşına
Bu örgütler birleşik bir kurtuluş hareketinin perspektifine sahip değildi.
Sınıfsal olarak işgalcilere karşı bağımsızlığı savunan
ulusal-burjuva karakterli hareketlerdi. Emperyalizme karşı savaşımları
onlara (burjuvazi ve toprak ağalarının egemen olmasına rağmen)
ilerici bir nitelik veriyordu.
Anti-emperyalist yerel hareketler olan kuva-i milliye örgütlerinin
birleştirilmesi ve birleşik bir kurtuluş cephesinin yaratılması
emperyalizmin ülkeden kovulması için olmazsa olmaz görevlerdi. İşte
bu görevi yani yerel kurtuluş hareketlerinin birleştirilmesi ve birleşik
kurtuluş cephesi kurulması görevini Mustafa Kemal’in önderlik ettiği
grup yerine getirdi. Erzurum ve Sivas kongresinin programı genel olarak
emperyalizmi karşısına alan ve ona savaş açan programlardı.
Mustafa Kemal ve grubunun kurtuluş savaşındaki temel rolü, yerel
kurtuluş hareketlerinin büyütülmesi ve birleştirilip emperyalizme
karşı tek bir ordu haline getirilmesidir. Bu sebeple Mustafa Kemal ve
grubunun kurtuluş savaşındaki rolü ilericidir, ulusal kurtuluşçudur.
Bu konuda Lenin şöyle der:
"Mustafa Kemal sosyalist değil, fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı,
yüksek anlayışlı, ilerici ve iyi düşünceli, akilli bir lider.
Mustafa Kemal, soygunculara karşı bir Kurtuluş Savaşı veriyor.
Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve Sultani da yareni ile
birlikte alt edeceğine inanıyorum." ( Lenin )
Bu nokta bazı yanlış anlamalara açıktır. Biz iki yanlış anlamaya
deyinelim. Bunlardan birincisi; ulusal hareketlere sol sekter bir yaklaşımdır.
Bu yaklaşıma göre “ulusal kurtuluş savaşları burjuvaziye hizmet
eder,” bu yüzden “bu savaşlar işçi sınıfı tarafından
desteklenmemelidir”.
Ulusal kurtuluş savaşı, hedefleri ve programı gereği emperyalizme
karşı bir burjuva-ulusal hareket niteliğindedir. Ama onun
burjuva-ulusal bir savaş olması, onun desteklenmemesi gerektiği gibi
bir sonuç çıkarmaz. Bağımsızlık emperyalizm karşısında işçi
sınıfının temel görevlerindendir. Bu yüzden işçi sınıfının
emperyalizme karşı tüm sınıf ve katmanları seferber edip, ulusal
kurtuluşa önderlik etmesi şarttır.
“Devrimci bir anti-emperyalist blok kurmak ve bu blok içerisinde
proletaryanın hegemonyasını sağlamak - görev işte budur.”
(Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları,
Sf.251)
Yani komünistler hiçbir zaman ulusal kurtuluş hareketlerini küçümsemezler.
Emperyalizme karşı tüm güçleri birleştirme ve anti-emperyalist mücadelede
işçi sınıfının hegemonyasını sağlamaya çalışırlar. Bununla
birlikte anti-emperyalist kurtuluş savaşının burjuva karakterini
yani kapitalizmin sınırları içinde olabilirliğini gözden kaçırmazlar.
Ulusal kurtuluş savaşımına önderlik edip, kesintisiz sosyalizme geçişi
sağlamaya çalışırlar. İşçi sınıfı ve onun öncüsü komünist
partinin görevi budur.
Ulusal kurtuluş savaşına ikinci yanlış yaklaşım ise sağ uzlaşmacı
yaklaşımdır. Bu anlayışa göre “ulusal kurtuluş savaşı
sosyalist bir savaştır”, ve “her şeydir”. Bu sağ yaklaşımın
ufku bir bağımsız cumhuriyetten öteye gitmez. Savunduğu bağımsız
gelişen bir kapitalizmdir. Sosyalizme gelince, bunun onlar için önemi
yoktur, önemli olan sosyalizm değil bağımsızlıktır.
Sağ sapma, böylece ulusal kurtuluş savaşımını kesintisiz
sosyalist devrime bağlamaz. Onun amacı sadece emperyalizmden kurtuluştur.
Ama kendi burjuvazisinden kurtuluş onun için önemli değildir. Böylece
işçi sınıfının programını inkâr eder, yerine bağımsızlıkçı
ulusal-burjuvazinin programını koyar. Ama sosyalizmle taçlandırılmayan
her anti-emperyalist hareket yeniden emperyalizme bağlanmaya mahkûmdur.
Şimdi Türkiye’de gerçekleşmiş bulunan kurtuluş savaşını
tahlil edebiliriz. Öncelikle emperyalizme karşı bağımsızlığı
savunuyordu. Programı ulusal kurtuluştan sosyalizme geçişi savunan
bir program olmayıp, bağımsız bir kapitalizmi ve bağımsız bir ülkeyi
savunan bir programdı. Bu yüzden işçi sınıfının önderlik ettiği
bir hareket değil, bağımsız bir ülkeyi savunan ve emperyalizmden çıkarları
zedelenen ulusal ticari burjuvazi ve toprak ağalarının bir kısmının
önderlik ettiği bir harekettir. Elbette işçi sınıfının görevi
bu harekete önderlik etmekti, ama bunu başaramadığı koşullarda da
işçi sınıfı ve komünist partisi ulusal kurtuluş mücadelesini
desteklemelidir ve desteklemiştir. Ülkemiz komünist hareketi de
kurtuluş savaşında azımsanmayacak bir rol oynamışlardır. Birçok
komünist bölük cephelerde savaşmış, İstanbul işçilerinin
eylemlerine önderlik etmişlerdir.
Mustafa Kemal ve grubu kendiliğinden başlayan ulusal burjuva
karakterli harekete önderlik etmiş, bunun gelişmesi, büyümesi ve
kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır. Böylece, Mustafa
Kemal’in ve onun görüşü olarak adlandırabileceğimiz
Kemalizm’in kurtuluş savaşı sırasında ilerici bir rol oynamıştır.
M. Kemal ve grubunun ve Kemalizm’in Kurtuluş Savaşı sırasındaki
niteliği ve sınıfsal özü budur.
Kurtuluş Savaşından
Sonra Türkiye Ve Kemalist Politikaların Niteliği
Burjuvazi emperyalizm döneminde ikiye ayrılmıştır. Bir tarafta
emperyalizm ile işbirliği yapan işbirlikçi burjuvazi, diğer tarafta
emperyalizme karşı çıkan ulusal burjuvazi. Ama ulusal burjuvazinin
emperyalizme karşı çıkışı tutarlı değildir. Bir yandan
eksiklikleriyle birlikte emperyalizme karşı çıkarken, diğer yandan
da işçi sınıfının uyandırdığı korku ile emperyalizm ile bütünleşir.
Bu yüzden emperyalizme karşı tutarlı bir sınıf değildir. Zaten
tutarlı bir anti-emperyalist mücadele ancak işçi sınıfının önderliğinde
gerçekleşebilir. Ulusal burjuvazinin önderlik ettiği bir
anti-emperyalist mücadele emperyalizm ile uzlaşmaya, tutarsızlıklara
ve geri dönüşlere açıktır. İşte ülkemizde de kurtuluş savaşından
sonra böyle bir süreç yaşanmış ve ulusal burjuvazi tutarsızlığı
ile tekrar emperyalizme bağlanmıştır.
Kurtuluş savaşının ulusal burjuvazi ve toprak ağalarının bir bölümünün
önderliğinde gerçekleşen bir savaş olduğunu yukarıda açıklamıştık.
Bu iki temel eğilimi beraberinde getiriyordu. Birincisi; burjuvazi ve
toprak ağalarının önderlik ettiği bir savaş olması, savaş sonrasında
işçi sınıfı ve halkın çıkarlarına aykırı ama burjuvazi ve
toprak ağalarını destekleyecek bir ekonomik ve siyasi program
uygulanmasını getirecekti ve uygulandı da. İkincisi, kurtuluş savaşının
ulusal burjuvazinin önderliğinde olması bir takım tutarsızlıkları,
emperyalizm ve feodalizm ile işçi sınıfı ve halk yığınları
aleyhine uzlaşmaları getirecekti ve getirdi de. Bunları kısaca
sayarsak:
1- Kurtuluş savaşından sonra feodal toprak mülkiyeti kaldırılmadı
ve köylülük barbar ağa yöntemleriyle sömürülmeye devam etti.
2- Emperyalizmin sömürüsü anlamına gelen yabancı sermaye ülke içinde
var olmaya devam etti.
3- Mustafa Kemal’in de birçok kez belirttiği gibi, devlet işletmeleri,
zayıf özel sermayeyi desteklemek ve geliştirmek amacıyla kuruldu.
Ekonomik program tamamıyla özel sermayeye hizmet eden bir programdı.
Böylece işçi sınıfı ve halk yığınlarının yoksulluğu daha da
arttı.
4- Bütün işçi örgütleri, demokratik mücadele merkezleri ve
siyasal partiler yasaklandı. Söz, basın ve düşünce özgürlüğü
tamamen kaldırıldı. En zayıf muhalifler bile cezalandırıldı.
Siyasal alanda bütün demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp,
tam bir faşizm hüküm sürdü.
5- Kürt halkının varlığı, dili, kültürü, milliyetçi ve şoven
bir propaganda eşliğinde inkâr edildi. Demokrasi isteyen Kürt halkı
katledildi.
Bütün bunlar birer iddia olarak ortaya atmak elbette basit bir
ajitasyonun ötesine geçmez. Sorun, bunları bir sınıf ve onun
uygulamaları olarak ortaya koymaktır. Şimdi yukarıda bahsettiğimiz
başlıkları daha yakından inceleyelim.
Feodal Toprak Mülkiyeti
Kaldırılmadı
Ülke içerisinde çıkarları emperyalizm ile çelişen ulusal
burjuvazi ve yine çıkarları emperyalizm ile çelişen toprak ağalarının
bir bölümünün kurtuluş savaşının önderliğini ele aldığını
söylemiştik. Bu gerçek kendini, cumhuriyet kurulduktan sonra da gösterdi.
Toprak ağalarının emperyalizmle işbirliği yapan bölümünün
topraklarına el koyulurken, Kemalist ulusal burjuvaziyle hareket eden
toprak ağalarının topraklarına dokunulmadı. 1927 yılında dağıtılan
hazine topraklarının yüzde 90’ı yine toprak ağalarınca ele geçirildi.
Köylülük, feodal toprak ağalarının zulmü ve baskısı altında sömürüldü.
Yabancı Sermaye Varlığını
Devam Ettirdi
Ulusal burjuvazi emperyalizme karşı yürütülen kurtuluş savaşına
önderlik etse de sürekli bir tutarsızlık ve ikilem içerisinde olmuştur.
Ülke içerisindeki emperyalizmin temsilcisi konumundaki şirketler her
daim var olmuştur. Kimi dönem yabancı şirketlere tanınan ayrıcalıklar
kısıtlanıp yabancı sermayenin gücü sınırlandırılsa da hiçbir
zaman emperyalist şirketlerin mallarına el konulmamıştır. Hatta
yabancı şirketler birçok devlet kuruluşuna sonrasında ortak olmuştur.
Zaten Kemalist burjuvazi hiçbir zaman tam anlamıyla emperyalizme ve
onun şirketlerine karşı olmamıştır. En ileri noktada onların
yetkilerinin sınırlandırılmasını savunmuştur. Mustafa Kemal 1923
Şubatında, İzmir’de düzenlenen kongrede; yabancı sermayenin ülkeye
çekilmesini savunur. Aynı konuşmasında yabancı sermayeye mutlak bir
egemenlik verilmemesi gerektiğini, onun yasalara bağlanması gerektiğini
söyler.
Evet, Kemalizm yabancı sermayeye tutarlı bir karşı çıkış göstermez.
O bir yandan yabancı sermayenin ülkeye çekilmesinin ‘karşılıklı
yarar’ (M. Kemal) getireceğini söyler, diğer taraftan da onun sınırlandırılması
gerektiğini söyler. Ama bu sınırlandırma onun yok edilmesi anlamına
kesinlikle gelmez. Çünkü 1930’lı yılların ortalarında 26
milyonu bulan yabancı sermaye yatırımı mevcuttur. Yabancı
sermayenin bankacılık alanında birçok bankası ve devlet ortaklı şirketlerde
de hisse senedi bulunmaktadır.
Burada bahsedilen Kemalist burjuvazinin yabancı sermayeye karşı savaşmadığı
değildir. Ülke içindeki zayıf özel sermayeyi desteklemek amacıyla,
yabancı sermayeye karşı belli ölçüde bir savaşım verilmiştir.
Bazı yabancı şirketler satın alınmış ve devletleştirilmiştir. Gümrük
sınırlandırmaları getirilmiştir. Burada sorun şudur: Kemalist
iktidar hiçbir zaman, tam anlamıyla yabancı sermayeye yani
emperyalizme karşı olmamıştır. Hatta onun belli ölçülerde
bulunmasının ‘karşılıklı yarar’ getireceğini söylemiştir.
Yabancı kuruluşları devletleştirirken büyük fiyatlar ödemiş ve
yabancı sermayeyi oldukça memnun etmiştir. Tam bir ortada kalma, tam
bir tutarsızlık söz konusudur. Bu tutarsızlık ve emperyalizme karşı
verilen önemli açıklar, ‘karşılıklı yarar’ ilkesi, büyük
emperyalist tekellerin ülkede egemen duruma gelmesinin önünü açmıştır.
Ülkenin emperyalizmin sömürgesi haline gelmesi Kurtuluş Savaşından
sonra emperyalizme verilen ödünlerden başlayan bir süreçtir. Bu açıklardan
faydalanan emperyalizmin, güçlü sermayesiyle ülkede bir süre sonra
egemen duruma gelmesi kaçınılmazdı. Bugün Kemalizm’i savunan aydınlar,
kurtuluş savaşından bugüne yabancı sermaye karşısındaki tutarsızlığı,
ödünleri ve nesnel verileri görmeden soyut bir anti-emperyalizm
yorumu yaparlar. Oysaki bütün uygulama ve veriler göstermektedir ki;
ülkemizin emperyalizmin sömürgesi haline gelmesi, kurtuluş savaşı
sonrasında başlayan, emperyalizmle ‘karşılıklı yarar’ ilkesi
üzerinden kurulan ilişkinin sonucudur.
Devlet Kapitalizminin
Niteliği ve Özel Sermayenin Desteklenmesi
Türkiye’de kurulan devlet işletmeleri ve Türkiye’deki devlet
kapitalizmini incelemeden önce genel olarak devlet kapitalizminin
niteliğini inceleyelim.
Devlet işletmelerinin niteliği üzerine tarihte bilinen ilk önemli
tartışma Almanya’da Bismark diktatörlüğü döneminde kurulan
devlet işletmeleri üzerine olmuştur. Bir kısım ‘sosyalist’
(bunlar gerçekte sosyalist değil, sözde sosyalizmi savunan
kapitalizmin uşaklarıdır-Lassalleciler-) kapitalizm koşullarında
kurulan devlet işletmelerinin sosyalist işletmeler olduğunu söylemiş,
böylece sosyalizmin kurulmakta olduğu yaygarasına girişmişlerdir.
Oysaki Marksistler devlet işletmelerinin kapitalist işletmeler olduğunu,
buralarda sosyalizmi görmenin saçmalık olduğunu belirtmişlerdir:
“Ama ne hisse senetli şirket durumuna dönüşüm, ne de devlet mülkiyeti
durumuna dönüşüm, üretici güçlerin sermaye niteliğini ortadan
kaldırır.” (Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Sf. 398)
Engels’in belirttiği gibi, devlet mülkiyeti, devlet işletmeleri
sermaye niteliğinde yani kapitalist niteliktedir. Devlet işletmelerin
sahibi devletin niteliği ise asla sosyalist değildir:
“Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü bakımından kapitalist
bir makinedir: Kapitalistlerin devleti, düşüncede kolektif
kapitalist” (Engels, Anti Dühring)
Tekelci kapitalist devlet hala burjuvazinin devletidir, hala burjuvaziye
hizmet etmekte ve işçi sınıfı ve halkların düşmanıdır. Devlet,
kendine ait işletmeler kurdu diye bir halk devleti durumuna gelmez:
“Üretici güçleri ne denli çok kendi mülkiyetine geçirirse, o
denli çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o
denli çok sömürür. İşçiler ücretli işçiler, proleterler olarak
kalırlar.” (Engels, Anti-Dühring)
Yukarıda devlet işletmelerinin ve işletmelere sahip devletin
kapitalist, burjuva niteliğini ve kime hizmet ettiğini göstermiş
bulunuyoruz. Şimdi kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye’de kurulan
devlet işletmelerinin ve bunların sahibi devletin niteliğini
inceleyelim.
O dönemi yorumlayan burjuva iktisatçılarda dahil birçok iktisatçı,
devlet kapitalist işletmelerin burjuvaziyi destekleme amacıyla kurulduğunu
belirtmişlerdir. C. Talas, özel sektörün zayıflığı sonucu “özel
sermayeye karşı değil, onunla ortaklaşa” yüründüğünü, E.
Tekeli de “devletçilik özel girişimciliğe yol göstermekle görevli
bir devlet girişimiydi” diyerek devlet işletmelerinin zayıf
burjuvaziyi destekleme amaçlı kurulduğunu itiraf etmişlerdir.
Emperyalizmin önemli kurumlarından biri olan Uluslar arası Rekonstrüksiyon
ve Kalkınma Bankası heyeti raporunda Türkiye’deki devlet işletmelerini
ve devlet kapitalizmini yorumlarken şöyle diyordu:
“Devletçilik, özel mülkiyete karşı bir düşmanlıktan ya da
muhalefetten doğmuyordu. Gerçekte, bu, özel mülkiyete sempatinin ve
birçok alanda ona yardım sağlanmasının belirmesiydi.”
Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Kurulan devlet işletmelerinin tüzüklerinde
zaten, bu işletmelerin burjuvaziyi desteklemek, özel sektörü güçlendirmek
amacıyla kurulduğu belirtilmektedir. Tüzüklerde ve kurum yöneticilerince
yapılan açıklamalarda devlet işletmelerinin kısa bir süre içinde
özel işletmelere dönüştürülmesi ve özel sermayeye kredi ve teşviklerle
destek olunması gerektiğinden bahsedilmektedir. Birkaç örnek
verelim:
Örneğin devlet kuruluşu olan Maden Bankasına ilişkin yasada, özel
“sanayi işletmeleri kurulmasına yardımcı olmasını ve bunu için
gerekli tüm ticaret ve kredi işlemlerini yerine getirmesini” öngörülüyordu.
Yasanın 7. maddesinde, “Banka, kendisine bağlanan tüm fabrikaları
kendisi tarafından kuracağı hisse senetli şirketlere, hisse
senetlerinin %51’ini ya kendi adına ya da Türk özel ve tüzel kişileri
adına geçirilmesi koşuluyla devretmeye yetkilidir” deniyor. Yani
banka fabrikalarını burjuvaziye yani özel sermayeye devretmeye
yetkilidir. Bu sadece bir yetki değil, devlet işletmelerinin kuruluş
amacı olarak ortaya konuluyordu. “Bankanın 1927 yılı faaliyetine
ilişkin raporda, bankanın devlet şirketlerini hisse senetli şirketlere
dönüştürülmesi için maksimum çabayı göstermeye davet ettiği söyleniyordu.”(Rozaliyev,
Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Özellikleri, Sf. 134)
Yine devlet kuruluşu olan Sümerbank “ulusal özel sermaye ile
ortaklaşa çalışmakla” (N. Halil, Büyük Meclis ve İnkilap) görevlendiriliyordu.
Sümerbank’a bağlı hisse senetli kuruluşların oluşturulması ve
bunların yok pahasına özel sermayeye devredilmesi de genel bir
uygulamaydı. Sümerbank’a ilişkinin yasanın 11. maddesinde şöyle
deniyor:
“Sümerbank, sermayesi bütünüyle devlete olan fabrikaları aldığı
andan bir yıl sonra, bu işletmelerin maliyetini değerlendirme anındaki
fiyatlar üzerinden bir uzmanlar komisyonu aracılığıyla saptamalı
ve bankaya bağlı şirketlere dönüştürülmelidir.” (…) “Bu şirketlerin
hisse senetleri, % 100 banka adına çıkarılacaktır. Hükümetin önerisi
ve genel meclisin kararıyla, bu hisse senetlerinin bir bölümünün ya
da tümünün Türk kişilere ve şirketlere satılmasına izin
verilmektedir.” (Düstur, Cilt 14, Sf. 1294)
Yasada, kısaca devlet işletmeleri hisse senetli şirketler aracılığıyla
burjuvaziye devredilecektir deniyor.
Yine devlet işletmeleri birçok özel girişime ortak olmuş, onu
desteklemiştir. Bu ortaklığın amacı güçsüz ulusal sermayeye
destek olmak ve onu güçlendirmekti. Ülkenin sanayi kuruluşlarının
büyük kısmı özel sanayi ortaklı hale geliyordu.
Bu destekleme ve özel sermayeyi güçlendirme politikası belli başarısızlıkları
içerse de istenilen sonucu verdi. Türkiye İş Bankası, Türkiye’deki
en büyük özel sermaye olarak kendini göstermiştir. Birçok devlet işletmesine
ortak olmuş ve yeni şirketler kurmuş, ülkede egemenliğini sağlamlaştırmıştır.
Yine Sabancı, Koç vb. büyük sermaye grupları bu politikanın (özel
sermayeyi destekleme politikasının) sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Bütün bunlarda görüldüğü gibi Türkiye’de devlet işletmeleri
zayıf özel sermayeyi desteklemek, onu güçlendirmek amacıyla kurulmuş
ve bu amacı olabildiğince yerine getirmiştir. Yani devlet kapitalist
işletmeler baştan sona burjuvaziye hizmet etmişlerdir. Mustafa Kemal
devletçiliğin ve devlet kapitalizminin amacını şöyle belirtmiştir:
“Bizim düşüncemize göre devletçiliğin temeli özel mülkiyet ve
kişisel girişim olmalı, ama yüce ulusun ve özel sermayenin fazla
bir şey yapamadığı ekonominin devletçe denetlenmek zorunda olduğu
göz önünde tutulmalıdır.” (C. Kutay’ın kitabından)
Yani Atatürk’e göre devlet işletmelerinin amacı ‘fazla bir şey
yapamayan’ ve güçsüz olan özel mülkiyeti desteklemektir. Yine
Atatürk’ün başında bulunduğu CHP’nin 1935 Mayısındaki dördüncü
kongresinde kabul edilen programda Türkiye ekonomisinin temeli olarak
“özel faaliyet ve girişim” gösteriliyordu:
“Devletin ekonomiye karışması, özel girişimciliğin teşviki ile
birlikte gerekli işletme kuruluşlarını gerçekleştirmek, bu çalışmaları
düzenlemek ve denetlemekten ibaret olmalıdır.”
Bütün bunlar Türkiye’de devlet işletmelerinin ve devlet
kapitalizminin zayıf burjuvaziye destek ve hizmet amaçlı olduğunu gösteriyor.
Bu özel bir çabayı gerektirmiyor. Çünkü hem devlet işletmelerinin
tüzükleri hem de Atatürk’ün açıklamaları bunu zaten kendisi söylüyor.
Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan sosyo-ekonomik düzen
kapitalizmdir. Biçimi başlangıçta tekelci devlet kapitalizmidir. Ama
tekelci devlet kapitalizmi Mustafa Kemal ve Kemalist iktidar açısından
özel sermayenin güçsüz olduğu bir dönemde, onu desteklemek ve güçlendirmek
için başvurulan bir biçimdir.
Cumhuriyet Konusundaki
‘Hayaller’
Elbette her kapitalist üretim biçimi, burjuvazinin diktatörlüğüdür.
Türkiye’de değişik biçimler alarak gelişen üretim biçimi de
burjuva diktatörlüğüdür. Yani burjuvazinin egemen sınıf olduğu
bir sistemdir.
Osmanlı devleti, feodal-bürokrat egemen sınıfların, köylüleri sömürme
ve onlar üzerinde egemenlik kurma aracıydı. Kurtuluş savaşından
sonra egemen sınıf durumuna gelen burjuvazi ülkede kapitalist ilişkileri
geliştirmiştir. Her kapitalist ülkede olduğu gibi, Türkiye de bu yüzden
burjuvazinin iktidarda olduğu ve burjuva diktatörlüğünün hüküm sürdüğü
bir ülkedir. Burada burjuva diktatörlüğü ile kastedilen bir yönetim
biçimi değil üretim araçlarının özel ellerde bulunmasından yani
özel mülkiyetten kaynaklanan bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde
egemenliğidir.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte iktidardaki burjuvazi ve onun ‘aydın’ları
tarafından Türkiye’de kurulan devletin ve sistemin niteliği üzerine
büyük bir propaganda başlatıldı. Burjuva aydınları Türkiye
devletinin sınıflar üstü olduğunu, hiçbir sınıfın ‘tarafını’
tutmadığını söylüyorlardı. Onlara göre devlet bütün sınıfların
yani tüm ulusun çıkarlarını savunuyordu. Bütün sınıfların
mutluluğu için çabalıyor ve ‘yüksek ulusal çıkarlar’ doğrultusunda
hareket ediyordu.
Hatta Türkiye devletini kapitalizme karşı savaşan, ‘gerçek
sosyalist devlet’ olduğunu ileri süren aydınlar da vardır.
Son görüşten başlarsak; üzerinde fazla durmaya gerek olmasa da bir
iki kelime söylenebilir. Türkiye devletinin kapitalist bir devlet
olmadığı, hatta sosyalist bir devlet olduğu ham bir hayalden başka
bir şey değildir. Tüm kurum kuruluşlarıyla ve programlarıyla
yeterince güçlü olmayan burjuvaziyi ve özel mülkiyeti güçlendirmeye
çalışan bir devlet ‘sosyalist’ bir devlet olamaz. Sosyalist
devlette üretim araçları üzerinde özel mülkiyet yoktur; burjuvazi
üzerinde ise her alanda bir (proletaryanın) diktatörlük söz
konusudur.
Devletin sınıflar üstü olduğu ve bütün sınıflara hizmet ettiği
propagandası yeni değil, devletin ortaya çıkmasına kadar giden eski
ve bayat bir görüştür. Devlet, bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki
egemenlik aracıdır. Sınıfların olmadığı toplumda ise devlet
olmaz. Her toplumda devlet bir sınıfa hizmet eder. Feodal toplumda
feodal bey ve ağalara, kapitalist toplumda burjuvaziye (sermayeye),
sosyalizmde ise işçi sınıfı ve tüm emekçi halka. Türkiye’deki
kapitalist düzenin varlığı koşullarında egemen sınıf
burjuvazidir. Burjuvazi, işçi sınıfı, köylülük (yoksul-orta ve
zengin köylülük) gibi sınıfların bulunduğu bir toplumda devlet
elbette bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki egemenlik aracı
olacaktır. Bu devletteki bürokratların iradesinden bağımsız olan
bir olgudur. Bürokratlar çok ‘iyi niyetli’ ve ‘halkçı’
olsalar dahi üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti olduğu sürece
o devlet burjuva-kapitalist bir devlettir. Türkiye’de kurtuluş savaşından
sonraki durum da böyledir.
Faşist Diktatörlük
1920’lı yılların başında İtalya’da, 1933’te Almanya’da ve
yakın tarihlerde bir dizi ülkelerde faşist tekelci burjuvazi iktidara
geldi. Faşizm, yani tüm demokratik hak ve özgürlüklerin inkârı,
halkın en küçük taleplerinin en büyük terör ve şiddetle bastırılması
dünya burjuvazisi için bir seçenek durumuna gelmişti. Faşizm,
egemenliği tehdit edilen burjuvazinin iktidarını devam ettirme yöntemlerinden
birisi idi ve burjuvazi için birçok ülkede zorunluluk haline gelmişti.
Faşizmin, en temel demokratik hak ve özgürlüklerin ayaklar altına
alınmasıdır. Faşizmin uygulamalarının başta gelenleri,
- Tek bir parti dışında bütün partilerin yasaklanması
- İşçi örgütlerinin, demokratik derneklerin yasaklanması, baskı
altına alınması veya zorla faşist örgütlerin dayatılması
- İşçilerin toplu-sözleşme, grev, iş bırakma gibi haklarının
ellerinde alınması
- Demokratların, komünistlerin katledilmesi ve tutuklanması
- Söz, basın ve düşünce özgürlüğünün inkâr edilmesi; dergi
ve gazetelerin yasaklanması
- Milliyetçi ve şoven bir propaganda ile halklar arasında düşmanlık
yayılması
Faşizmin daha birçok uygulaması sayılabilir, ama bunlar en önde
gelenleridir. Almanya’daki faşist diktatörlük dönemine bir bakalım:
Nazi partisi 14 Temmuz 1930’de ‘Alman İşçileri Nasyonal Sosyalist
Partisi, Almanya’nın tek siyasi partisidir’ diye başlayan bir
kanunla ülkedeki tek parti olarak ilan ediliyor. Tüm sendikalar
yasaklanıp, işçilerin ve patronların bir arada bulunduğu ‘emek’
örgütleri faşistler tarafından kuruluyor. İşçilerin en temel
haklarından olan grev ve toplu sözleşme yasaklanıyor. Binlerce komünist
ve demokrat Nazi hücum kıtalarınca öldürülüyor, işkenceden geçiriliyor.
Binlerce gazete, dergi, kitap yasaklanıyor ve meydanlarda yakılıyor.
Alman milliyetçiliği körüklenip, diğer uluslar aşağılanarak
halklar arasında düşmanlıklar yaratılıyor. Binlerce Yahudi bunun
sonucu katlediliyor.
Faşizmin temel uygulamaları bunlardır. Şimdi Kurtuluş Savaşı
sonrasında Türkiye’deki temel demokratik hak ve özgürlüklerin
durumuna bakalım.
Kemalist iktidarın ilk önlemlerinden birisi, 1923 Temmuzunda Türkiye
İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası kapatmak; komünistleri ve işçi
önderlerini tutuklamak olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ülkedeki
tek siyasi parti idi. Mussolini’nin faşist partisinin kullandığı
slogan tekrar edilerek tüm halk CHP’nin üyesi kabul edilmiştir. Faşist
İtalya’da da tüm halk Faşist partinin üyesi ilan edilmiş ve diğer
partiler kapatılmıştı. 1923 1 Mayısında dağıtılan bildiri
bahane edilerek birçok sosyalist tutuklandı. 1925 yılında Teali
Amele Cemiyetinin 1 Mayıs’ta büyük bir gösteri yapmak için hazırlandığı
sırada, dernek yöneticileri tutuklandı. Mahkeme 12 kişiyi 7-10 yıl
hapse mahkum etti. Aynı yıl Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş
dergileri kapatıldı. 1927 yılında 89 komünist tutuklandı ve mahkûm
edildi. 1930 yılından sonra da komünistlere ve mücadeleci işçilere
yönelik irili-ufaklı tutuklamalar devam etti. 1930-1938 arası her yıl
komünistler tutuklandı.
1923 Ağustosunda demiryolu işçilerin grevi silahla bastırıldı; işçiler
yine silah zoruyla çalıştırıldı. 1926 yılında liman işçilerinin
yaptığı eylem polis tarafından bastırıldı ve birçok işçi
tutuklandı. 1927 Ocağında 3 bin kayıkçı grev ilan etti; polis ile
grevciler arasında çatışma çıktı, şehrin birçok yerinden işçiler
kayıkçılarla birlikte beraber mücadeleye katıldı. Çatışmada 10
işçi öldürüldü, elli işçi yaralandı. 370 işçi tutuklandı.
Kayıkçılar Birliği baskı altına alındı. Yine 1927 yılında 2
bin tramvaycının grevi zorbalıkla bastırıldı. 60 işçi önderi işten
atıldı. Yayınladıkları bildiri de şöyle diyorlardı:
“Bu defa grevi kaybettik. Arkadaşlar, bu sizin için bir ders olsun.
Gelecek defa grevi kazanmak için kuvvet toplayalım ve örgütlenelim.”
1927 yılında Takrir-i Sükun kanunu ile bütün işçi örgütleri
gibi Amele Teali Cemiyeti de kapatıldı. Bu konuda Kızıl Sendikalar
Birliği yayınladığı bildiride şöyle der:
“Halk partisi hükümeti, uzun zamandır sendikaları ele geçirip faşist
birer örgüt haline getirmeye çalıştı. Fakat ne çarlık zamanının
milli istihbarat şefi Zubatov’un kullandığı metotlar, ne rüşvet,
ne baskı işçi yığınlarının sınıfsal sendika örgütlerine karşı
doğal sevgi ve meylini azaltamadı. Parlamento seçimlerinde Halk
Partisi tekrar iktidara geldikten ve Kemal Paşa’nın ‘beş gün süren,
Türk demokrasisinin başarısını öven’ nutkundan sonra işi
sendikalarının merkezleri yağma ediliyor. İşte bütün burjuva
demokratlarının sözleri ve işte işleri.”
1927 yılının Ağustosunda Adana demiryolu işçilerinin grevi patladı.
Hükümet işçilerin üzerine gönderdiği askeri birliklerle silahsız
işçilere, onların eş ve çocuklarına ateş açtı. Birçok işçi
ve eşi öldü, 22 işçi önderi tutuklandı.
Daha birçok işçi eylemi faşist zorbalıkla bastırıldı.
Birçok grev yasaklandı. İtalyan Ceza Kanunlarından alınan bugün de
varlığını koruyan 141. ve 142. faşist maddeler halk üzerindeki
baskıyı daha da arttırdı. Birçok işçi derneği kapatıldı ve
yasaklandı. 1931’de çıkarılan basın kanunuyla basın özgürlüğü
tamamen yok edildi. 1398’de çıkarılan Cemiyetler kanunu ile siyasi
parti kurulması tamamen yasaklandı.
Devlet, işçi sınıfının en küçük hak arama talebine bile azgınca
saldırdı, işçileri tutukladı, katletti. Bütün muhalif yayın ve
örgütler yasaklandı, baskı altına alındı. Devlet sermayenin önündeki
en küçük engeli dahi kaldırmak için en büyük terörü
uygulamaktan, bütün demokratik hak ve özgürlükleri ayaklar altına
almaktan çekinmemiştir. Ahmet Hamdi Başar liman işçilerinin
durumunu şöyle anlatıyor:
Amelelerin “Gündelikleri ve kazançları, onları ve ailelerine en
sefil hayat şartlarını bile korumaktan uzaktır.” (Hatıralar, Barış
Dünyası, Sayı 63)
Kurtuluş savaşı işgalcilere karşı Türk ve Kürt halkının ortak
mücadelesi ile kazanılmış bir savaştır. Bunu dönemin burjuva önderleri
dahi kabul etmektedir. Bir milletvekili Birinci Mecliste “düşmanı
kaderi olan felaket çukuruna gömerken, dökülen kanlar, yine Türk
ile Kürdün kanıydı” derken bu gerçeği ifade ediyordu. Yine İsmet
İnönü Lozan’da şöyle diyordu:
“Türk temsilci heyeti, Dünya Savaşına ve bağımsızlık savaşına
katılmış Türk ordusunun bütün komutanlarının, yurdun kurtuluşu
için Kürt halkının yaptığı hizmetleri ve katlandığı fedakarlıkları
saygı ve hayranlıkla belirttiklerini söylemeyi bir ödev bilmektedir.
Özellikle sultana ve şimdi ortadan kaldırılmış İstanbul hükümetine
karşı savaşta, düşmanlarımızın saldırısına uğramış
Anadolu’nun çeşitli cephelerinin savunulmasında olduğu gibi,
Yunanlıların tam bir bozgunuyla sonuçlanan saldırıda da, aynı
amaca varmak ve aynı ülküyü gerçekleştirmek için, Kürtlerle Türkler
tam bir işbirliği içinde çalışmışlardır.”
Evet, Kürtler emperyalizme karşı Türk halkıyla kol kola savaşmıştır.
Ama Kemalist iktidar, kurtuluş savaşı sırasında bu kadar övdüğü
Kürt halkını, kurtuluş savaşından sonra tanımamış, inkâr etmiş
ve en küçük hak talebini terörle bastırmıştır.
Kürt halkı en temel haklardan olan dilini, kültürünü yaşamak
istemiş, Kürt kimliğinin tanınmasını istemiştir. Türk hükümetinin
Kürt halkı üzerindeki faşist ulusal baskı siyaseti Kürt halkını
isyanlara ve ayaklanmalara zorlamıştır. Kürt halkı üzerindeki terör
ve baskı o kadar yoğundur ki, bu baskıya karşı ayaklanmaktan başka
bir çare kalmamaktadır.
1925’te dini motifleri de içeren, bununla birlikte Kürt halkının
demokratik istemlerinin bir ifadesi olan Şeyh Sait isyanı, 1926-1927 yıllarında
Hınıs, Varto, Muş, Bingöl ve daha birçok yerde ortaya çıkan
ayaklanmalar, 1928’den 1934’e kadar süren Ağrı ayaklanması, 1938
yılındaki Dersim ayaklanması Kürt halkının ulusal baskıya karşı
demokratik taleplerle gerçekleştirdiği başkaldırılardı.
Kürt halkının yaşadığı bölgelerde sürekli olarak askeri baskı,
terör ve katliam var olmuştur. Dersim ayaklanması öncesinde Dersimde
neredeyse her kavşağa jandarma karakolu kuruldu. Kürt köyleri daha o
zamanlarda yakılmış, Kürt halkı işkencelerden geçirilmiştir.
İktidardaki burjuvazinin, Kürt halkı üzerindeki ulusal baskısının
temel sebebi, halk yığınlarını bölmek, halkları birbirine düşman
edip kırdırmaktır. Kullandığı temel araç ise milliyetçi-şoven
propaganda, Kürt halkının varlığını inkâr etme ve bu politikanın
gereği olan ulusal faşist baskıdır.
Bu politika şu ilkeye dayanmıştır: "Türkiye Cumhuriyeti'ni
kuran Türkiye Halki'na Türk Milleti denir." (Atatürk). Yani ülkede
kendine Kürt diyen insanlar varsa onlar vatan hainidir. Onların varlığını
tanımak değil, onları katletmek, dilini, kültürünü ve kimliğini
yok saymak gerekir. Kendine Kürdüm diyen insanların talepleri ise bölücülüktür.
Yani onların kendi dilinde konuşmak istemeleri saçmalıktır. Onlar
kendi kimliklerinden vazgeçmeli, kendi dillerini, kültür ve
tarihlerini inkâr etmeleri gerekmektedir. Yok, eğer, bunları
savunurlarsa başlarına gelecek olan bombadır, katliamdır. Dersimde böyle
olmuştur, Munzur kan akmıştır. Sadece Dersimde 40 bin olmak üzere
on binlerce Kürt sadece Kürt oldukları için katledilmişlerdir. Bir
Kürt halk türküsünde şöyle denir:
“Bunlar haydut deyip emir verdiler
Kadın-çocuk demeyip vurdular.”
Diyarbakır’lı, Van'lı, Erzurum'lu, Trabzon'lu, Istanbul'lu,
Trakya'lı ve Makedonya'lı, hep bir irkin evlatları, hep ayni cevherin
damarlarıdır. ( Atatürk, 1932 )
Kemalist hükümetinin tarihinde Kürt halkı yoktur. Oysaki Kürt halkının
tarihi M.Ö 2000 yıllarına kadar uzanmaktadır ve Ortadoğu’nun en
eski halklarındandır. Tarihsel süreç içerisinde kendilerine özgü
bir dil, kültür ve ulusal özellikler edinmişlerdir. Yazılı Kürt
edebiyatına ait belgeler ise 11. yy’dan itibaren mevcuttur. Birçok Kürtçe
eser yazılmıştır. 17. yy. Kürt şairlerinden Ahmet-e Xani, Kürtçe
yazdığı destanını şöyle açıklar:
“Çeşitli milletler kitap sahibidir de,
Sadece Kürtler nasipsizdirler”
Oysaki gerçek tarihte Kürt halkı, Kürt ulusu vardır. Bu tarihsel
bir süreç ve nesnel bir gerçekliktir. Bu ulusun varlığını,
dilini, kültürünü tanımamak; yok saymak ve herkes Türk’tür
demek, işte ulusal baskı ve inkârın ülkemizde yaşanan biçimi
budur. Kürt halkı için dağda yaşayan Türk’tür denildi, Türk’lerin
Anadolu’ya göçen bir koludur denildi.
Ama bir ulus olarak var olan, kendi dil, kültür ve kimliğine sahip
olan Kürt halkı bunu kabul etmediği için katledildi. İşte Kemalist
burjuvazinin ulusal siyaseti budur. Kemalist burjuvazinin
‘demokrasi’ dediği bir ulusun varlığını inkâr etmek, dilini ve
kültürünü tanımamak, yasaklamak ve halkı katletmektir. Aynı
‘demokrasi’yi uygulayanlardan Cemal Gürsel şöyle demektedir:
“Eğer… dağlı Türkler rahat durmazlarsa, ordu şehir ve köylerini
bombalayıp yıkmakta tereddüt etmeyecektir. Öyleyse bir kan gölü
olacaktır ki, onlar da ülkeleri de yok olacaktır.”
Kemalist burjuvazi, bütün demokrasi söylemlerine, bütün tarafsızlık
iddialarına karşın; her türlü işçi örgüt ve eylemlerini,
muhalif, demokrat ve devrimci fikir, örgüt ve partileri kapatmış,
yasaklamış ve baskı altına almıştır. Onun için demokrasi sadece
ağızda sıkı sık çiğnenen bir sakızdır. Oysaki gerçek hayat en
ufak işçi grevinin dahi silahla bastırılmasını, her muhalif derneğin
kapatılmasını, Kürt halkı üzerinde uygulanan terörü gösteriyor.
Türk devletinin ve Kemalist burjuvazinin faşist niteliğini gösteriyor.
Bu uygulamalar dünya’da iktidara gelen faşist yönetimlerin
uygulamaları ile birebir denk düşer. Kurtuluş savaşından yeni çıkan
yorgun ve güçsüz burjuvazinin faşizmden başka bir seçeneği kalmamıştı.
Sınıfsız Toplum Yalanı
Kemalizm’i ve Kemalist iktidarın uygulamalarını savunanlara göre
kurtuluş savaşından çıkan Türkiye’de henüz sınıflar yoktu. Bütün
çıkarları kaynaşmış bir ulus vardı. M. Kemal ve grubu ise bu sınıfsız
ulusun, ‘ulusun tümünün’ temsilcisiydi. Devlette ulusun tamamının
çıkarlarının savunucusuydu.
Devletin ulusun tamamının çıkarlarını temsil etmesi olgusunun bir
burjuva propagandası olduğunu yukarıda belirttik.
Tarih, ilkel komünal toplum hariç sınıflar savaşımının tarihidir
demiştik. Demek bu Marksist önermeye bir de Türkiye toplumu hariç
diye eklemek lazımmış. Yani Türkiye toplumunda köylüler yoktur,
Osmanlı’da egemen olan, kurtuluş savaşından sonra da toprakların
büyük bir kısmına sahip olan toprak ağaları yoktur. Limanlarda, atölyelerde
çalışan işçiler, bunların sahibi burjuvalar da yoktur. Böyle
pervasızca, göz göre göre saçmalayan bir tez yıllarca Kemalist
burjuvazi ve onun ideologlarının iddiası ve propagandası olmuştur.
Kemalist iktidar döneminde “sınıf savaşımı” terimini
kullanmak, bunu savunmak yasaklanmıştı. Sınıf savaşımı olduğunu
söyleyen yayınlar ise yasaklanmış ve kapatılmıştır. Aslında
toplumda sınıfların olmadığı, ulusun tek ve kaynaşmış bir kitle
olduğu fikri sadece M. Kemal’e ait değildir. İşçi sınıfı ve
halk yığınlarını uyutmak; onların karşısındaki düşmanın
burjuvazi olduğunu görmesini engellemek için ‘ulus’ edebiyatı,
milliyetçilik propagandası ve ‘çıkarların ortaklığı’ üzerine
burjuva gevezeliği yapmak bütün ülkelerin burjuvaları için geçerli
ve kullanılan bir yöntemdir. Ama bunun tersini iddia edenleri cezalandırmak,
hapse atmak, işkence etmek; bütün bunları açıktan yapmak belli başlı
faşist ülkelere nasip olmuştur. Örneğin Hitler Almanya’sında,
Nazilere göre ‘sınıflar yoktur; Alman ırkı tamamen kaynaşmış,
yüksek bir ulustur’. Aynı Kemalist burjuvazinin yaptığı gibi
Naziler de sınıf savaşımından bahsetmeyi yasaklamışlar ve muhalif
unsurları baskı altına almışlardır.
Türk Şovenizmi ve Saçmalama
Düzeyine Varan Aşırılıklar
Milliyetçilik, faşizm tarafından kullanılan argümanlardan
birisidir. Faşizm, bunu kullanırken, diğer halklara karşı yarattığı
kinle halkın gerçek düşmanı görmesini engellemeyi amaçlar. Hitler
bu amaçla şöyle diyordu: “Bu dünyada üstün ırktan olmayan
herkes, adi bir yaratıktır”. Yani Arien ırkı dışındaki bütün
uluslar adi yaratıklardır. Bunlar uygarlığın düşmanlarıdırlar.
Hitler’e göre Arien ırkı bütün dünyanın en üstün, en
yetenekli, bütün kültür ve değerlerin yaratıcısıdır.
Hitler faşizmi, şovenizmi kullanırken, en önemli noktayı kendi
ulusunu, kendi ırkını (Arien) yüceltmek, onun değerlerini ve özelliklerini
saçmalama derecesine kadar abartmak, Alman tarihini dünyanın en
onurlu tarihi olarak göstermek olarak görmüştür. Böyle bir
propagandanın etkili olması diğer ırk ve ulusları küçük görmeyi,
onları düşman ilan etmeyi gerektirir. Çünkü onlar üstün ve
yetenekli insanların ırkından değildirler. Onlar yeteneksizdir,
beceriksizdir, tembeldirler. Bu propagandanın amacı, Alman işçi sınıfı
ve halk yığınlarının gerçek düşmanı olan Alman tekelci
sermayesinin iktidarını korumak; halk yığınlarını yaratılan ‘düşman’
uluslara karşı nefretle, kinle doldurmaktır. Böylece halk yığınlarının
gözü ‘düşman’ ulusların üzerindeyken, Alman tekelci sermayesi
aynı milliyeti paylaştığı halkı kolayca sömürebilecek ve iktidarını
koruyabilecekti.
Yazımızda genelde Alman faşizminden örnekler vermemizin sebebi, onun
faşizmin en yalın biçimi olmasıdır. Diğer ülkelerdeki faşizm
uygulamaları da benzer özellikler göstermektedir.
Şimdi gelelim M. Kemal’in ve Kemalist burjuvazinin propagandasına.
“Dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha
temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir...”(Atatürk)
Atatürk bütün bir insanlık tarihini incelemiş, insan toplumunun ırklara
ayrılma, sonrasında da milletlerin oluşması sürecinde ilk ortaya çıkan
milletin Türk milleti olduğunu keşfetmiştir! Diğer milletler pislik
içerisindedir. Kimi az kimi çok ama hepsi pislik içerisindedir! Ama Türk
milletinin tarihi çok temizdir! Atatürk burada ‘temiz’ kavramıyla
neyi ifade ediyor, bu tam bir muamma. Çünkü her millet gibi Türk
milleti içinde de sömürücü sınıflar olmuştur. Feodal Türk ağaları
köylüleri acımasızca sömürmüş, köylülerin yoksulluk ve açlık
içinde yaşamasına sebep olmuştur. Yine Türk burjuvazisi, halkı sömürmüş,
faşist zorbalık altında inletmiş, kar uğruna binlerce işçi ve
devrimciyi katletmiş, hapishanelere tıkmıştır. Ama bunlar sadece Türk
egemen sınıflarına özgü uygulamalar değil, bütün milletlerin
egemen sınıflarınca yapılan uygulamalardır. Bu sebeple Türk halkının
tarihi diğer halkların tarihi kadar temizdir, Türk egemen sınıflarının
tarihi de diğer milletlerin egemen sınıflarının tarihi kadar
‘pislik’ içerisindedir.
“Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır.
Türk milleti zekidir.”(Atatürk)
Türk milleti zekidir, diğer milletler zeki değildir, diğer milletler
çalışkan değil aynı zamanda karaktersizdir. Elbette Atatürk bunu
bu şekilde söylemiyor. Belki de böyle düşünmüyor ama ulusa yönelik
boş bir abartma söz konusu. Bu propagandanın, bir ulusu ‘yücelten’
ve diğer uluslara düşmanlaştıran faşist bir propaganda olduğunu
belirtmiştik. Zaten baştan sona yanlış bir tahlildir. Sınıfları
dikkate almayan burjuva bir tahlildir. Türk burjuvazisi hiç de çalışkan
değildir. Onlar milyonlarca işçi ve köylüyü sömürerek zenginlik
içinde yaşarlar, tembeldirler. Eğer karakterden bahsedersek, bütün
milliyetten burjuvalar gibi Türk burjuvazisi de sömürücü, asalak,
çürümüş ve gericidir; insani kriterler açısından dahi
karaktersizdir. Ama Atatürk ulusu överken aslında söylediği
niteliklere hiç de sahip olmayan burjuvaziyi övüyor. Halk yığınları
içerisinde ‘yaşasın ulusumuz’ naraları ile burjuvaziye karşı
sempati yaratmaya çalışıyor. Atatürk’ün bu tür şoven, faşist
milliyetçi sözlerini daha da sıralayabiliriz:
“Türk Milleti kahramanlıkta olduğu kadar kabiliyet ve hünerde de bütün
milletlerden üstündür.”
“Türk'ün saygınlığı, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.”
“Hiçbir millet, milletimizden çok yabancı unsurların inanış ve
ibadetlerine saygı göstermemiştir.”
“Çünkü Türk; derin ve şanlı geçmişin; büyük, kudretli atalarının
kutsal miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden mirasları,
şimdiye kadar olduğundan çok fazla zenginleştirebileceğinden
emindir.”
“Türk! Öğün. Çalış. Güven.”
“Türkler irfan ve marifet aşığıdır.”
“Ne mutlu Türküm diyene!”
Bütün bunlar bir ulusu aşırı
övme, diğer uluslardan daha üstün olduğu yanılsamasını yaratma,
böylece diğer ulusları isteyerek veya istemeyerek aşağılama,
Hitler’in yaptığı gibi aşırı bir milliyetçilikle halkın gerçek
düşmanını yani ulusun içindeki sömürücü sınıfları görmesini
engelleme amacını taşıyordu. Türk ulusu o kadar ‘yücedir’ ki;
Türk ulusu içinde sömürücü sınıflar olamaz; Türk ulusu o kadar
‘yücedir’ ki; Türk sömürücü sınıfları düşman olamaz. İşte
Hitler’in, Mussolini’nin ve birçok faşist iktidarın yaptığı
milliyetçi ve faşist propaganda budur. Kemalist burjuvazi ve onun
temsilcisi olan Atatürk de bütün demokratik hak ve özgürlükleri
yok ederken, işçilerin üzerine silahlı kuvvetler gönderirken, Kürt
halkını katlederken bu faşist propagandayı kullanmıştır.
Kemalist İktidarın İlerici
Nitelikteki Reformlarının Anlamı
Kemalist iktidar ilerici reformlarını kurtuluş savaşı sırasında mücadele
eden halk yığınlarının baskısı, anti-emperyalist ve anti-feodal eğiliminin
zorlaması ile yapmıştır. Yani kurtuluş savaşının ilerici mirası
etkisini bir süre daha göstermiştir.
Bu reformların bir kısmı doğrudan eski feodal iktidarın organ ve üstyapı
kurumlarına savaşımı içeriyordu. Bunlara örnek olarak; saltanatın
kaldırılması (1 Kasım 1922), Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923),
Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924), Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin
Seddine (Kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların
Men ve İlgasına Dair Kanun (30 Kasım 1925) gösterilebilir. Bir kısmı
da kapitalizmin gelişmesi ve dünya kapitalist pazarıyla uyum sağlamak
için yapılan ileri reformlardı. Bunlara örnek olarak da, Beynelmilel
Saat ve Takvim Hakkındaki Kanunların Kabulü ( 26 Aralık 1925 ) , Ölçüler
Kanunu ( 1 Nisan 1931 ), Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair
Kanun (26 Kasım 1934 ), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (
3 Aralık 1934 ), Soyadı Kanunu ( 21 Haziran 1934 ) gösterilebilir.
Bütün bu reformlar ilerici niteliktedir. Feodal üst yapı ile savaşır
ve kapitalizmin gelişmesinin önündeki engeller kaldırır. Bunlar bütün
burjuva devrimlerin görevlerindendir. Ama Kemalist iktidar bu görevleri
tam anlamıyla yerine getirmez. Hilafeti kaldırır ama Atatürk
camilerde konuşmalar yapmaktan vazgeçmez. Mesela Atatürk bir konuşmasında
dinci gericiliğe nasıl göz ‘kırptığına’ bir bakalım:
“Ey Millet, Allah birdir. Sanı büyüktür. Allahın esenliği,
sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz efendimiz
hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya
memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki,
yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu
vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz
akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.”
Yine saltanatı kaldırır ama toprak ağalığı düzeninin devam
etmesine ses çıkarılmaz. Köylüler ağalık düzenin köleci sömürüsüne
zorlanır.
Daha birçok örnek verilebilir.
Ölçü, soyadı ve harf kanunları da belirttiğimiz gibi kapitalizmin
gelişmesi için zorunlu uygulamalardı. Mesela, batı ile ticarette
zorluk çıkartan bir sayı sistemi, alfabe, ölçü sistemi tercih
edilemezdi, edilmedi de.
İlerici reformların diğer bir kısmı da kurtuluş savaşının
ilerici mirasıyla yapılan anti-emperyalist nitelikteki reformlardır.
Bu reformlara yabancı sermayenin bir miktar sınırlandırılması örnek
verilebilir.
Peki, bu reformların anlamı nedir? Yoksa gerçekten M. Kemal sınıflar
üstü bir insan mıydı? Kemalist devlet bütün topluma hizmet etmeyi
amaçlayan bir devlet miydi?
Bütün bu soruların cevabı yukarı bölümlerde açıklanmıştır.
Bu reformların büyük kısmı ülke burjuvazisinin ihtiyacı olarak
yapılmış ilerici reformlardır. Yani, saltanatın kaldırılması,
harf, ölçü vb. kanunlar kapitalizmin gelişimi için, ticaret için
zorunlu olan kanunlardı. Bunlar öncelikle anti-feodal içerikli olup,
başta burjuvaziye olmak üzere tüm halka hizmet etmiş ve kapitalizmin
gelişiminin önünü açmıştır.
Kurtuluş savaşının ilerici mirası da bu reformlarda etkili olmuştur.
Ama bu reformlar, birincisi; öncelikle burjuvaziye hizmet etmektedir,
ikincisi; bir devletin niteliği, bir sosyo-ekonomik düzenin niteliği
reformlar ile değişmez. Yani ilerici reformları, kurtuluş savaşından
sonraki Türkiye’de sistemin kapitalist sistem olmadığının,
burjuva diktatörlüğü olmadığının kanıtı saymak çocukçadır.
Çünkü bir sistemin niteliğini belirleyen hangi harfi, ölçüyü
kullandığı, yöneticilerini nasıl belirlediği değil; üretim araçlarındaki
mülkiyetin niteliğidir. Kısacası, özel mülkiyet var olduğu sürece
istenildiği kadar ölçüler, harfler değiştirilsin, saltanat,
hilafet kaldırılsın; o sistem hala kapitalist sistem ve burjuva
diktatörlüğüdür. Bir örnek verelim: İngiltere’de hala saltanat
kaldırılmamıştır. Ama İngiltere’nin kapitalist bir ülke olmadığını
kimse iddia edemez. Veya Türkiye uluslar arası ölçü ve harfleri değil
de Çin harflerini ve ölçü sistemi kullansaydı kapitalist olmayacak
mıydı? Şurası inkâr edilemez ki, bütün bu önlemler ilericidir;
ancak kapitalizmin gelişmesinin önünü açar ve sistemin niteliğini
değiştirmez. Bu konuda boş hayallere ve reformist ‘umutlara’ kapılmamak
gerekir.
Kurtuluş savaşına önderlik eden ulusal burjuvazi, halk yığınları
ile birlikte feodalizme ve emperyalizme karşı savaştı. Ama ulusal
burjuvazinin (toprak ağalarının bir kısmı ile birlikte) önderlik
ettiği bir ulusal hareket ve bunun sonucu ortaya çıkan siyasal
iktidar; ulusal burjuvazinin sınıfsal niteliğinden dolayı tutarsızdır
demiştik. Emperyalizme karşıdır, ama tutarlı bir karşıtlık değil,
feodal-bürokratik Osmanlı sistemine karşıdır, ama tutarlı bir karşıtlık
değil. Bir yandan emperyalizmin sınırlandırılmasını savunurken diğer
yandan emperyalist şirketlerin ülke içindeki varlığını devam
ettirmesine izin verir. Bir yandan feodal-bürokratik düzenin saltanat,
hilafet gibi üst yapı kurumlarına karşı savaşırken, işbirlikçi
feodal toprak sahiplerinin topraklarına el koyarken, diğer yandan
toprak ağalarının topraklarının büyük bir kısmına dokunmaz ve
feodal kölelik devam ettirilir. İşte böyle bir tutarsızlık söz
konusudur.
Bu reformlar sadece sosyo-ekonomik sistemin kapitalizm olma özelliğini
değiştirmemekle kalmazlar. Siyasal sistemin de giderek faşizme
evirilmesi gerçeğini de değiştirmez. Şapka kanunu ile feodal kültürle
bir savaşa girilmiştir, doğrudur. Ama aynı zamanda yüzlerce işçi,
komünist öldürülmüş, dergi ve gazeteler yasaklanmış, Kürt halkı
katledilmiş, siyasal parti ve dernekler yasaklanmış ve daha niceleri.
Yani ülkenin faşist diktatörlük olma özelliği değişmemiştir.
Ama Kemalistler hala şapka, harf, hilafet kanunu vb. ilerici,
anti-feodal kanunları öne sürerek, koskoca bir üretim biçiminin,
bir sosyo-ekonomik düzenin kapitalist niteliğini, siyasal düzenin faşist
olması gerçeğini gözlerden saklamaya çalışıyorlar. Ama sosyalist
de diyemiyorlar. Çünkü Atatürk sosyalizm karşıtlığını, özel mülkiyet
severliğini defalarca sözleri ve uygulamalarıyla dile getirmiştir.
Bu uygulamaları yukarıda inceledik ama bir alıntı daha ekleyelim:
"Türkiye'de Bolşeviklik olmayacaktır." ( Mustafa Kemal Atatürk
)
Atatürk konusundaki gerçeği Lenin de dile getirmiştir:
"Mustafa Kemal sosyalist degil"(dir) ( Lenin )
Sözü daha fazla uzatmaya
gerek yok.
Kemalist Burjuvazi Kurtuluş Savaşındaki İlerici Niteliğini
Kaybetmiştir
Sonuç
Ulusal burjuvazinin emperyalizm ve feodalizm karşısındaki ikilemine
ve tutarsızlığına değinmiştik. Bu sosyal ve nesnel bir olgudur.
Kurtuluş savaşı sırasında önderliği elinde tutan ve ilerici bir
rol oynayan ulusal burjuvazi ve onun temsilcileri olan M. Kemal ve
grubu, Kurtuluş savaşından sonra işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde
tam bir diktatörlük kurmuş, emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya
girişmiştir. Bu olgu, bir yanılsama veya tarihten sapma değil,
Marksizm-Leninizm’in teorik tespitleriyle tamamen uyuşan bir gerçektir.
Marksizm-Leninizm gerçek ve tutarlı bir anti-emperyalist, anti-feodal
savaş için işçi sınıfının savaşın önder sınıfı olması
gerektiğini söyler. Bu savaşa burjuvazi önderlik ettiği koşullarda
işçi sınıfı önderliği eline geçirmeye çalışır. Ama bunu savaşı
köstekleyerek değil, tüm güçleriyle anti-emperyalist, anti-feodal
savaşa destek vererek yapar. İşçi sınıfı eğer bu mücadeleye önderlik
edemez ve önderlik burjuvaziye geçerse, o zaman anti-emperyalist ve
anti-feodal savaşın başarı şansı azalır. Başarılı olsa dahi
geri dönüş kesindir. Çünkü emperyalizm döneminde burjuvazi
gericidir. Emperyalizme karşı verilen savaştan sonra burjuvazi varlığını
ve egemenliğini devam ettirmesi için, işçi sınıfı ve halk yığınlarını
baskı altına alması gerekir. İşçi sınıfının olası bir
devriminden korkusu, emperyalist rekabetin zorlu şartları ve baskısı
ulusal burjuvaziyi emperyalizm ile uyuşmaya ve işbirliğine zorlar.
Stalin’in dediği gibi işçi sınıfının önderlik etmeği ve
sosyalist devrimle taçlandırılmayan bütün anti-emperyalist mücadeleler
yeniden emperyalizme bağlanmaya mahkûmdurlar.
İşte Türkiye’deki süreç de bu teorik tahlile denk düşen bir hat
izledi. Kurtuluş savaşına önderlik eden ulusal burjuvazi (ve onun
politik önderleri olan M. Kemal ve grubu), kurtuluş savaşından sonra
ilerici niteliğini kaybetti. Halk yığınları üzerinde kendi diktatörlüğünü
kurdu, emperyalizm ve feodalizmle uzlaşmaya girdi. İlerici özelliğini
kaybetti ve ulusal burjuvazi işbirlikçi, faşist burjuvazi ve onun sözcüleri
de faşist, işbirlikçi politikacılar haline geldi.
İşte M. Kemal’in iki ayrı dönemdeki (Kurtuluş savaşı sırası
ve kurtuluş savaşı sonrası) niteliği ve sınıflar mücadelesindeki
konumu böyledir. O, tarihten, sınıf mücadelesinden soyut bir kişilik
değildir. O, her insan gibi bir sınıfın hizmetindedir. Yalpalayan,
tutarsızlıklar sergileyen ve en sonunda emperyalizmle uyuşan
burjuvazinin temsilcisidir. Kurtuluş savaşı sırasında bazı
eksiklikleri olsa da anti-emperyalist ve ilerici, kurtuluş savaşından
sonra ise, emperyalizm ve feodalizmle uzlaşan, faşist bir gericidir.
|