|
|
KOMÜNİST ENTERNASYONAL’İN (KOMİNTERN) DAĞITILMASI ÜZERİNE Henri Barbusse İşçi ve Halk Kültürü Çevresi |
|
|
İçindekiler I. Sorun Hakkında Yapılan Tahlillerin Durumu II. Marksist-Leninist Bilimin Lafzının Özüne Karşı Çıkarılması III. Marksizm Leninizm ve Komünistlerin Örgütü IV. Kuruluşundan Dağıtılmasına Kadar Komintern
Aşağıdaki metin, Henry Barbusse İşçi ve Halk Kültür Çevresi’ne mensup yoldaşlar tarafından, Ekim Devrimi’nin 75. yıldönümünü anma gününde sunulmuş ve ardından broşür halinde yayınlanmıştır. ******* Ulusal ve uluslararası sınıf savaşımlarının çeşitli alanlarında kapitalist güçlerin kazandığı bir zaferle ayırdedilen dünyadaki mevcut güç ilişkileri, uluslararası komünist hareketin bilânçosunu çıkarma sorununu gündeme getirmektedir. Bu görev hem meşru, hem zorunlu, hem de acildir. Proletaryanın ve ezilen halkların ihtiyaç duydukları partileri yeniden kurabilme yeteneğimiz, bu soruya verilecek yanıta bağlıdır. Bu temel ve merkezi sorun, acele sonuçlara varmadan, ciddiyetle ve diyalektik materyalizmin inceleme yöntemiyle ele alınmalıdır.
I. SORUN HAKKINDA YAPILAN TAHLİLLERİN DURUMU Burjuvazinin kin dolu, intikam kokan ve tutarsız lakırdıları bir kenara bırakılırsa, sosyalist kampın 20. yy.’daki bozgunu ile ilgili olarak dört tip tez ileri sürülmüştür: 1- İktidarın bürokrasi tarafından ele geçirilmesi ve “yozlaşmış bir işçi devleti”nin ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir “Stalinci hükümet darbesi” iddiası üzerinde temellenen Troçkist tezler. Troçkist eğilimlerin çokluğu, “hükümet darbesi”nin tarihi ve ondan kaynaklanan düzenin ne olarak adlandırılacağı üzerine farklı yorumlara neden olur. Bazıları bu düzene “yozlaşmış işçi devleti” derken diğerleri “devlet kapitalizmi” adını verirler. 2- Sosyalizmi bir “devlet kapitalizmi”ne ve “sosyal emperyalizm”e dönüştüren Kruşçevci bir hükümet darbesi iddiası üzerine inşa edilen Maoist tezler. 3- Yarı-Troçkist olarak adlandıracağımız tezler: Buna göre, uluslararası komünist hareketin emperyalizm karşısında teslim olmasının kökeninde, Komünist Enternasyonal’in 7. kongresince savunulan ve uygulamaya konan Halk Cephesi taktiği yatmaktadır. Bu yaklaşımda ısrar edenlerin çoğunluğunun görüşü, uluslararası komünist hareketin önceki kongrelerindeki “sınıfa karşı sınıf” taktiği korunmak gerekirken, SSCB’nin “kendi uluslararası çıkarları”nı savunan bir duruşu uluslararası komünist harekete “dayatması”nın sağ bir politikaya yol açtığı şeklindedir. 4- Son olarak daha yeni olan teze göre, uluslararası komünist hareketin bozgununun işareti, III. Enternasyonal’in dağıtılması olmuştur. Yine burada da, SSCB tarafından “dar milliyetçi” bir duruşun “dayatılması” iddiası sıklıkla dile getirilmekte, Komünist Enternasyonal’in dağıtılmasının, Stalin ve SSCB tarafından, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Amerikalılara ikinci bir cephe açmaları için ödenen bir bedel olduğu söylenmektedir. Daha iyi inceleyebilmek için bu dört tip duruşu birbirinden ayırdık. Gerçekte, bu dördünden bir kaçını birden söyleyen ya da bunlara eklemlenen tüm bir kanıtlamalar serisi mevcuttur. Böylelikle bazıları, iktidarın “Stalinci bürokrasi” tarafından ele geçirilmesinin, her türlü uluslararası devrim amacının terk edilmesi anlamına geldiğini; dolayısıyla bu ele geçirişin, 7. Kongre’nin “sağ taktik”i ile kendini ortaya koyan ve en uç noktası Komünist Enternasyonal’in dağıtılması olan bir politikaya (1, 3, 4. tezlerin söylemi), uluslararası komünist hareketin zararına olarak SSCB’nin kendi çıkarlarını savunmaya yönelik bir politikaya sürüklediğini düşünürler. Bu bakış açılarını savunan Troçkist hareket, çelişkili bir biçimde, Kruşçev’in iktidara gelişini, “Stalinizm”i suçladığı ölçüde, olumlu sayar. Troçkist tezleri reddeden başkaları için, geri çekilmeye ve oradan da Komünist Enternasyonal’in dağıtılması anlamında teslim olmaya götüren, Halk Cephesi taktiğidir. (3 ve 4. tezlerin söylemi) Başka söylemler de mevcuttur. Ama buradaki amacımız her küçük ayrıma cevap bulmak değil, bu tür bilânço çıkarmanın yetersizliklerini, yanlışlıklarını ve tehlikelerini göstermektir. Nitekim bu ifadelerin çekiciliğine kapılmış dürüst militanlarla -özellikle de Fransız Komünist Partisi’nin bağrında- karşılaştık. Marksist-Leninist örgütlenmeler bile bunlara kapılmaktadırlar. Komünist Yeniden Oluşum da bu şekilde düşünmektedir: “Halk Cephesi de denilen, iktidar için savaşımın terk edilmesiyle - ki bu terkin geçici olduğu da düşünülebilirdi - ayırt edilen bir geri çekilme evresinden sonra, Komünist Enternasyonal’in dağıtılması, bu evrimde çok önemli bir aşamadır. Komünist Enternasyonal’i dağıtmak, bozguna uğramak demekti.” (Komünist Yeniden Oluşum’un Henry Barbusse Derneği’ne mektubu) Aynı tip duruş, Japon Komünist Partisi (sol) tarafından da 1983′ten beri savunulmuştur: “30′lu yıllarda, ikinci bir dünya savaşı tehlikesinin yaklaşmasıyla, SBKP’nin bağrında milliyetçilik eğilimi baş kaldırmıştı. Bunun anlamı, enternasyonalizmden ve proleter dünya devriminden sapmak, Sovyetler Birliği’nin savunmasını her şeyden üstün tutmak ve (sonunda dağılana kadar) devrimci mücadeleleri ona tabi kılmaktı.” (Bulletin İnternational, sayı 68-70, 1983) İşi daha fazla karıştırmadan, bu kanıtlama yönteminin bugüne kadar Troçkist oluşumların özel olarak tahsis edilmiş ilgi alanı olduğunu belirtmek zorunludur. Aynı şekilde, ufak bir topluluk, “Bolşevik” şöyle düşünüyor: “Komünist Enternasyonal’in 7. kongresi (Temmuz 1935), “demokratik” burjuvazi ve II. Enternasyonal’in şoven sosyal demokratları ile birlik temelinde oportünist ve sosyal-şoven bir çizgi benimseyerek, Leninizmi ve enternasyonalizmi resmen ve kesin olarak reddetti.” (Yeni Enternasyonal, sayı 1, 1977) Fazla uzatmadan, acele çıkarımlara varmanın tehlikesinin ve bilimsel bir inceleme yapma zorunluluğunun altını çizmekteyiz. Burjuvazinin ve emperyalizmin ideolojik baskısı öylesine artmıştır ve kuvvetlerimizin uğradığı yıkım öylesine büyüktür ki, öznelcilik, burjuvazinin en eski tezleriyle birleşen çıkarımlar yapma tehlikesi yaratmaktadır. Bu öznelcilik, önemli bir olayı, süreç ve bağlamından kopararak ele almakta ve yenilginin kökenlerini onda aratmaktadır. Böylelikle sebep, birilerine göre Kruşçev’in gelişi, başkalarına göre Stalin’in gelişi, bazılarına göre 7. Kongre, sonunculara göre ise, Komünist Enternasyonal’in dağıtılmasıdır. Bir kere bu ilk adım atıldı mı, engellenmesi imkânsız başkaları bunu takip eder, çünkü koşulların ve süreçlerin dikkate alınmaması burjuva bakış açısının benimsenmesi olacaktır ki bu bakış açısı elini attığı her şeyden sosyalizmin mümkün olmadığı sonucunu çıkartır. Komünist Enternasyonal’in dağıtılmasını, uluslararası komünist hareketin çıkarlarının SSCB’nin çıkarlarına tabi kılınmasının ve yenilginin nedeni olarak gösteren tezler, bunları önceleyen her olaydan, sadece ve sadece Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresinin SSCB’nin çıkarlarına hizmet ettiğini ve uluslararası komünist hareketin çıkarlarıyla uyuşmadığını sözümona mantıksal olarak çıkarsamaya uğraşırlar. Uzun lafın kısası, tüm bu tezler, sosyalizmin yalnız tek bir ülkede kurulmasıyla Stalin ve SSCB tarafından dünya devrimine yapılan sözümona ihanete dair Troçkist tezde birleşirler.
II. MARKSİST-LENİNİST BİLİMİN LAFZININ ÖZÜNE KARŞI ÇIKARILMASI Bazı komünist tez ve incelemeleri bağlamlarından kopararak kullanmak, eklektizmin özüdür. İşte birkaç örnek: Proletaryanın mücadelesi, yüksek düzeyde uluslar arası olduğuna göre, eklektizm buradan hareket ederek, her türlü ulusal mücadelenin ve her türlü ulusal sorunun gerici nitelikte olduğuna hükmeder. Bunun için Marx’ın “Proleterlerin vatanı yoktur, sahip olmadıkları bir şey ellerinden alınamaz” sözüne sığınmaya çalışır ve bunu Marx ve Engels’in aşağıdaki kesin ifadesiyle birlikte değerlendirmeyi unutur: “Her ülkenin proletaryası, ilk önce kendi ülkesinde siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusun yönetici sınıfı olarak ortaya koymak ve bizzat ulusun kendisi olmak zorundadır ve asla kelimenin burjuva anlamında değil ama bu anlamında henüz ulusallığını korur.” (K. Marx ve F. Engels, Komünist Parti Manifestosu) Eklektizm, Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresinin çalışmalarını incelerken de aynı biçimde, görünüşteki bazı olguları gelişi güzel alıkor ve diğerlerini eler. Örneğin, Dimitrov’un şu değerlendirmesine dayanarak “sınıfa karşı sınıf” taktiğinden Halk Cephesi taktiğine geçiş üzerinde fazlasıyla durur: “Bugün birçok kapitalist ülkede, emekçi yığınların şu an için somut olarak yapmak zorunda kaldıkları seçim, proletarya diktatörlüğü ile burjuva demokrasisi arasında değil, faşizmle burjuva demokrasisi arasındadır.” (G. Dimitrov, Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi’nin Kapanış Konuşması) Ama aynı eklektizm, aynı Dimitrov’un bu değerlendirmeyi karmaşık ve çelişkili bir gerçeklik karşısında yaptığını ve değerlendirmesine Lenin’den şu alıntıyı yaparak devam ettiğini unutur: “Demokrasi için savaşımın proletaryayı sosyalist devrim yolundan döndürebileceğine, bu yolu örtüp gizleyeceğine veya benzeri bir şey yapabileceğine inanmak büyük bir hata olurdu… Tam tersine, sosyalizmin zaferi tam ve gerçek bir demokrasi hayata geçirilmeden mümkün olmadığına göre, demokrasi için çetin, tutarlı ve devrimci bir savaşım vermeden proletaryanın burjuvaziyi yenmeye hazırlanabilmesi de mümkün değildir.” (Dimitrov’un Lenin’in Eserler’inin 22. Cildinden yaptığı alıntı) Nihayet son örnek de, Komünist Enternasyonal’in dağıtılmasıdır. Eklektik görüş, bu kararın diğer sebepleri ve özellikle de savaşın gerçek niteliği üzerinde durmadan, dağıtma kararı ile savaşta ikinci cephenin açılması arasındaki apaçık bağdan bahsedecektir. Böyle bir bağdan bahsetmek sonuç olarak bilinen bir olguyu tekrar tespit etmekten başka bir şey değildir. Çünkü Stalin’in bizzat kendisi bunu 28 Mayıs 1943′te açıkça ifade etmiştir: “Bana göre Komünist Enternasyonal’in dağıtılması çok yerinde bir karar olmuştur, çünkü özellikle şimdi, faşist canavarın kalan son gücünü harcadığı şu zamanda, onun işini bitirmek ve faşist baskı altındaki halkları özgürlüklerine kavuşturmak için özgürlük aşığı tüm ülkelerin ortak saldırısını örgütlemek zorunludur.” (J. Stalin, Reuter Ajansı’na Cevap, 8 Mayıs 1943) Bir yandan Nazilerle İngiliz ve Amerikan kuvvetleri arasında SSCB’ye karşı çeşitli ittifak arayışlarının olduğu, diğer yandan uluslararası komünist hareketin -kimi Nazi işgali altında, kimi Nazilerle ittifak halinde, kimi özgürleştirilmiş ya da İngiliz ve Amerikan kuvvetleri tarafından özgürleştirilmek üzere olan- birbirinden çok farklı koşullara sahip çok sayıda ülkede değişik koşullarla karşı karşıya kaldığı, bazı partilerin, burjuvazinin Nazilerle birlikte veya onlara karşı çeşitli yollara saptığı (kimi zaman, direniş, kimi zaman işbirliği, kimi zaman ikili oynama) ülkelerde faaliyet göstermek zorunda kaldığı bir genel bağlam söz konusu iken, Komünist Enternasyonal’in dağıtılması kararını dayandığı bu bağlamdan koparmak, fiilen öznelciliğe ve somut durumun somut tahlilini yapmakta gerçek bir yeteneksizliğe mahkûm olmak demektir. Komünistlerin örgütünün biçimi, donmuş ve değişmez bir gerçeklik değildir. Tam tersine bu biçim, proletaryanın ve öncüsünün karşı karşıya olduğu güç ilişkilerinin ve sınıf mücadelesinin somut durumunun yüklediği somut görev ve ihtiyaçlara göre değişir. Bu hususları göz önüne almamak, Marx ve Engels’in neden Birinci Enternasyonal’in kuruluşuna katıldıklarını ve ardından onu dağıtmak için her şeyi yaptıklarını, II. Enternasyonal’in neden şoven ve oportünist bir sonuca vardığını, Lenin’in neden önce bir gazetenin (İskra) etrafında gerçekleşecek bir örgütlenmeyi, ardından sağ eğilimi içinde barındıran partiyi ve son olarak da “oportünist unsurlarından kendini arındırmış” Bolşevik partiyi tavsiye ettiğini anlamamaktır. Kısacası Komünist Enternasyonal’in dağıtılmasının uygun olup olmadığı üzerine yapılan değerlendirme ne olursa olsun, kendine özgü böyle bir olayda uluslararası komünist hareketin “yozlaşmasının” ve “yenilgisnin” nedenini görmek yanlıştır, bilime ve diyalektiğe aykırıdır. Uluslararası komünist harekette tespit ettiğimiz oportünist ve revizyonist evrimde, her ülke ve her partide bulunan nesnel (emperyalizme bağlı) ve öznel (revizyonizme bağlı) etkenler belirleyici olmuştur. Aynı sebeplerle, mevcut yenilgiye yol açan tüm sapma ve bozulmalara “mucizevi” bir çözüm bulacak yeni bir enternasyonalin kurulmasını beklemek de yanlıştır. Tam tersine, bu sapmalara karşı verilen mücadele, belirli sayıda ülkede ve komünist örgütte gelişip ilerlediği zaman, yeni bir enternasyonal mümkün ve gerçekleştirilebilir olacaktır.
III. MARKSİZM-LENİNİZM VE KOMÜNİSTLERİN ÖRGÜTÜ Örgüt sorunu proletaryanın karşısına, Marksizmin ortaya çıkışından çok önce çıkmıştır. Çünkü Lenin’in dediği gibi “proletaryanın mücadeledeki yegane silahı örgütü” idi ve kapitalizmin, temel çelişkisi olan proletarya ve burjuvazi arasındaki karşıtlık temelinde gelişmesi, bu zorunluluğu açıkça ortaya koyuyordu. Proletaryanın örgütünün hangi biçimleri alacağı sorusu, siyasal bilinç seviyesindeki, zamanın ihtiyaçlarındaki, işçi sınıfının üzerine odaklandığı hedeflerdeki ve sınıfsal güç ilişkilerindeki değişikliklere göre hep sorulagelmiştir. Bu sebepledir ki Marx, proletaryanın örgütü olarak gizli cemiyet ve teşekküllerin gelişimini tahlil ettiğinde, bu oluşumların nedenini nesnel durumun evrimine bağlamıştır: “1848-1849 devriminin başarısızlıkla sonuçlanması, kıta Avrupa’sındaki proletarya partisinin, ayrıcalık adına neye sahipse hepsini, yani partinin örgütlenmesinin yasal yollarını kaybetmesine yol açmıştı. (…) 1849′dan sonra, proletarya partisinin elinde, 1848′den önce olduğu gibi tek bir araç vardı: yeraltı örgütü.” (K. Marx, Köln’de Komünistlerin Yargılanması) Marx, örgütün sadece biçiminin değil, hedeflerinin de “somut durumun somut tahlili” ne bağlı olması gerektiğini düşünüyordu: “Bu gizli derneklerden bazıları doğrudan doğruya mevcut iktidarın devrilmesi yolunu izliyorlardı. Bu taktik, proletaryanın burjuvazi tarafından yenilgiye uğratıldığı ve hükümete karşı savaşımın doğrudan doğruya burjuvaziye karşı savaşımla karıştığı Fransa için doğruydu. Diğer bazı gizli dernekler, mevcut hükümetlerle ilgilenmeden, proletaryayı bir parti çatısı altında örgütlemeyi amaç edindiler. Bu taktik, burjuvazi ve proletaryanın her ikisinin de yarı feodal hükümetlere kul köle oldukları Almanya gibi ülkelerde zorunluydu.” (Age, s. 187) 1. Birinci Enternasyonal Marx ve Engels’in görüşlerini kavramak için, proletaryanın ve örgütlerinin o dönemdeki durumunu öncelikle dikkate almak gerekir. Örgütün biçim ve hedeflerini belirlemek için gerekli olan bu unsurları hesaba katmayan Komünistler Ligi’ndeki “azınlık” la ilgili olarak Marx’ın söylediklerine kulak verelim: “Azınlık, eleştirel bir görüş yerine dogmatik bir görüş ve materyalist bir kavrayış yerine idealist bir kavrayış sergiliyor. Nesnel durum yerine tek başına öznel irade devrimin itici gücü haline geliyor. Oysa biz, işçilere şunu söylüyoruz: “Sadece mevcut durumu değiştirmek için değil, ama aynı zamanda kendinizi de değiştirmek ve siyasal iktidara yetenekli hale getirmek için 15, 20, 50 yıllık bir iç savaşlar ve uluslararası mücadeleler dönemini aşmak zorundasınız.” Ve sizse, tersine, onlara şöyle diyorsunuz: “Ya hemen iktidara gelelim ya da iki kulağımızın üzerine yatıp uyuyalım, başka seçenek yok.” Bir yandan biz, Alman işçilerinin dikkatini özellikle Alman proletaryasının biçimsiz durumuna çekerken, siz diğer yandan, milliyetçi duyguya ve Alman zanaatçılarının elbette daha çok tutulacak olan korporatif önyargılarına en kaba bir biçimde dalkavukluk ediyorsunuz. Demokratların halk (demos) kelimesine yaptığı şeyi siz proletarya kelimesine yapıyor ve onu kendinde kutsal bir varlık haline getiriyorsunuz. Tıpkı demokratlar gibi, devrimci evrimi çıkarıp yerine devrimci lafazanlığı koyuyorsunuz.” (Age. S. 107) Marx’ın zamanın Alman “solcu”larına ve Almanya’daki somut duruma karşı bu değerlendirmesi, aynı biçimde Avrupa ölçeğinde de geçerliydi. O dönemde ortalık, proletaryayı özgürlüğüne kavuşturma iddiasındaki her türlü ideoloji ile dolup taşıyordu: Korporatizm, kooperatizm, anarşizm, ütopik sosyalizm. Bunların kendilerine özgü çok sayıda değişik örgütü vardı (sendikalar, kooperatifler, düşünce toplulukları, gizli teşekküller…). İşte böyle bir gerçeklikten hareketledir ki Marx ve Engels, görevi tüm işçi örgütleri arasında iletişim ve ortak çalışmayı sağlamak olan Birinci Enternasyonal’i savunmuşlardır. Demek ki amaç, merkezi bir savaş örgütünün yaratılması değil, işçilere sınıf çıkarlarının, mücadelelerinin, içinde yaşadıkları koşulların ortak karakterinin ve yeni burjuva toplumundaki tarihsel görevlerinin özdeşliğini anlatmaktı. Uluslararası İşçi Birliği’nin tüzüğünün birinci maddesi şunu bildiriyordu: “Birlik, aynı amacı güden değişik ülkelerin işçi dernekleri arasında merkezi bir iletişim ve ortak çalışma noktası oluşturmak için kurulmuştur. Bu amaç, işçi sınıfının karşılıklı yardımlaşması, gelişmesi ve nihai kurtuluşudur.” Bu birinci madde, Marx’ın 1848′de Komünist Parti Manifestosu’nda ortaya koyduğu tezlere göre daha geridedir. Ama bu da koşulların tahlilinin zorunlu sonucudur: “Ona, İngiliz sendikalarına, Almanlara, Fransızlara, Belçikalılara, İtalyan ve İspanyollara, hatta Alman Lassalle’cilerine kapıları kapatmayacak kadar geniş bir program gerekiyordu.” (Manifesto’nun 1880 tarihli Almanca baskısına önsöz) Marx ve Engels’in devasa çalışması, zararlı akımları, özellikle de Bakunin’ci anarşistleri politik ve ideolojik olarak yenilgiye uğratarak, mevcut durumu aydınlatmayı ve en iyi devrimcileri birleştirmeyi sağladı. Birinci Enternasyonal böylece Avrupa işçi sınıfı içinde kaçınılmaz olarak gerçek bir kabul görebildi ve gerçek bir otorite kazanabildi. Ancak yaşadıkları bu ideolojik bozgundan sonra, anti-Marksist küçük burjuva akımlar, Uluslararası İşçi Birliği’nin itibarından yararlanarak, kendi hatalı fikirlerini ortaya atıp yaymak için Birliği kullandılar. Bunun üzerine Marx ve Engels, merkezini New York’a taşıyarak Birliğin çalışmasını yavaşlatmanın kavgasını verdiler: “Sidik torbasının patlamak zorunda olduğunu çok iyi biliyorduk. Her cinsten değersiz kişiler topluluğu ona yapışıyordu. Enternasyonal içindeki sekterler, küstahlık yapıyor, en berbat budalalıklarına ve alçaklıklarına izin verilir umuduyla Enternasyonal’i kötüye kullanıyorlardı. Onlara taviz vermedik. (…) La Haye’de uzlaşma ruhuyla hareket etmiş ve ayrışmanın gerçekleşmesini engellemiş olsaydık, bunun sonuçları nereye varırdı? Sekterler, yani Bakunin’ciler, budalalık ve alçaklıklarını Enternasyonal adına yapmak için bir yıl daha kazanmış olurlardı.” (Engels’in Bebel’e 20 Haziran 1873 tarihli mektubu) Marx bu olay üzerine örgütlenme sorununa bir kere daha değinir: “Avrupa’daki koşullarla ilgili benim görüşüm, Enternasyonal’in biçimsel örgütlenmesini şu an için arka plana atmanın, mutlak bir biçimde yararlı olduğudur.” (Sorge’ye 27 Eylül 1873 tarihli mektup) Ama Uluslararası İşçi Birliği’nin çalışmalarının bu şekilde yavaşlatılması, Anarşistlerin manevralarına son vermeye yetmez. Böyle olunca, Marx ve Engels, onu dağıtmak için mücadele vermekte hiç tereddüt etmezler: “Eski Enternasyonal’in defteri dürülmüş ve tamamen sona ermiştir. Ve bu iyi bir şeydir. Eski Enternasyonal, tüm Avrupa düzeyinde yapılan zulmün henüz uyanan işçi sınıfını birliğe ve her türlü iç tartışmadan uzak durmaya zorladığı İkinci İmparatorluk dönemine aitti. (…) Eskisine benzer yeni bir Enternasyonal yaratmak, tüm ülkelerin tüm partilerinin bir ittifakını yaratmak için, 1849′dan 1864′e kadar olduğu gibi, işçi hareketinin genel bir yenilgisi gerekir. (…) Bir dahaki sefere gerçekleşecek enternasyonalin kesin olarak komünist olacağına ve bizim ilkelerimizi bayrak edineceğine inanıyorum.” (Engels’in Sorge’ye 17 Eylül 1874 tarihli mektubu) Engels’in devamlı olarak maddi etkenlere ve somut koşullara gönderme yaptığına dikkati çekeriz. Uluslararası bir örgütün dağıtılması veya korunması konusunda da yine kesin konuşmaktadır: “Koşullar bir birliğe etkili bir biçimde hareket etme olanağını vermiyorsa, birlik bağının öncelikle, fırsat bulunduğunda yeniden kullanılabilmesi için, basit bir biçimde korunması söz konusuysa, bu yeni duruma ayak uydurmaya yeteneksiz insanlar her zaman bulunur. Bunlar, sürekli “bir şeyler” yapılmasını isteyerek mutlak olarak telâşe memuru rolünü oynamak isterler. Bu bir şeylerse sonuçta sadece ve sadece bir aptallıktan ibaret olur.” (Age.) Anlaşıldığı üzere ve bugün III. Enternasyonal konusunda duyduklarımız gibi, Marx ve Engels “hain” ilan edildiler ve Uluslar arası İşçi Birliği’nin dağıtılması “yenilgi” olarak nitelendirildi. Ama bu, onların bir kere daha “somut durumun somut tahlili”ne dayanan görüşlerinde en ufak bir değişiklik dahi yapmadı: “Olayların gelişimi, alındığı günden beri sıkça eleştirilen bu kararın ne kadar doğru olduğunu kanıtladı. Bir yandan, Enternasyonal adına yararsız hükümet darbelerine kalkışan her türlü eğilime son verildi. Diğer yandan, farklı ülkelerin sosyalist işçi partileri arasındaki yakın ilişkilerin devamlılığı kanıtlamıştır ki, Enternasyonal tarafından uyandırılmış olan tüm ülkelerin proletaryasının dayanışma ve çıkar birliği bilinci, uluslararası bir birliğin -ki bu birliğin bağları artık bir zincir haline gelmiştir- biçimsel varlığı olmadan da kendini kabul ettirmiştir.” (K. Marx 1877) Birinci Enternasyonal, muazzam bir görev olan ideolojik ve politik arıtmayı tamamladıktan, gerçek proletarya partilerinin gelişimi için gerekli temelleri attıktan sonra, kurucularınca zamanının dolduğu ve dağıtılması gerektiği yargısına varılmıştı. 2. İkinci Enternasyonal II. Enternasyonal, Marx ve Engels’in öngördüğü gibi, gerçekten hepsi de 1848′de yayınlanan Komünist Parti Manifestosu’nun tezlerini benimsemiş önemli sayıda işçi ve sosyalist partisini bir araya getirmiştir. II. Enternasyonal 1889′da Paris’te doğdu ve 1914′e kadar savaş sorununa özel bir dikkat gösterdi. İdeolojik ve politik birliği ilk Enternasyonal’e göre daha güçlü görünse de örgütsel biçim hissedilir derecede ilkiyle aynı kaldı. Özellikle de her partinin bağımsızlığının ve uluslararası kongre ve toplantılarda çoğunluğun oyuyla alınan kararları uygulamama hakkının tanınması anlamında bu böyleydi. Bu örgütün ortaya çıkışını, 19. yy. sonu ve 20. yy. başında en üst aşamasına ulaşmak üzere olan kapitalizmin müthiş yayılması ve gelişmesi bağlamında ele almak gerekir: “19. yy.’ın son çeyreği ile 20. yy.’ın başlarındaki en korkunç kapitalist kölelik koşullarının uzun “barışçıl dönemi”nde, II. Enternasyonal proleter kitlelerin örgütlenmesi için yararlı bir çalışma yaptı.” (Lenin, Komünist Enternasyonal’in I. Kongresi, 1 Kasım 1919) Birinci emperyalist dünya savaşı patlak verince, II. Enternasyonal de parçalandı ve her parti kendi ülkesinin burjuvazisinin peşine takılarak işçileri birbirlerine ateş etmeye davet etti. II. Enternasyonal, anarşizmin kendi yönetsel sınırlarını ortaya koyduğu şanlı Komün’den on yıl sonra ortaya çıktı. Her ne kadar büyük ulusal partilerin doğup gelişmesi ve işçi kitlelerinin örgütlenmesi önemli bir çalışma olsa da, ulusal unsurun uluslararası unsura önceliği esasına dayanan II. Enternasyonal’in, kapitalizmin emperyalizm aşamasına ulaşmasıyla aşıldığı ortaya çıkacaktı. Uluslararası unsur, temel unsur haline geliyordu ve “emperyalist zinciri en zayıf halkasından koparmak” zorunluluğunu ve bu amaca uygun olarak proletaryanın tam ve eksiksiz örgütünün varlığının gerekliliğini ortaya koyuyordu. Kapitalizmin işleyişinde olduğu kadar proletaryanın uluslararası ve ulusal plandaki (örneğin Rusya’da Bolşevik ve Menşevikler arasındaki mücadelede) örgütsel gereksinimlerinde de niteliksel bir dönüşüm noktasına ulaşılmıştı. Lenin’in, Ekim devriminden ve III. Enternasyonal’in kuruluşundan çok önce söylediği şu sözleri de tam da bu sebeple söylemiştir: “III. Enternasyonal’in görevi, sosyalizmin zaferi ve devlet iktidarının ele geçirilmesi amacıyla proletaryayı, kapitalist hükümetlere karşı devrimci mücadeleye ve tüm ülkelerin burjuvazisine karşı iç savaşa hazırlamaktır.” (Lenin, 1 Kasım 1914) “Burjuva parlamentarizminin uzun barış süreci” ve emperyalizmle beraber yozlaşarak iflas eden bu enternasyonalle fazla oyalanmayalım. Zira utanç verici sonu, uluslararası komünist harekette üzüntüye neden olmadığı gibi bir polemik konusu da olmamıştır. 3. Üçüncü Enternasyonal Emperyalizmin Leninist tahlilinin bir sonucu olarak, III. Enternasyonal ilk ikisinden oldukça farklı bir örgütsel biçim almıştı ve yine oldukça farklı amaçlar taşıyordu. İlk iki enternasyonale karşıt bir biçimde uluslararası unsurun ulusal unsura önceliğini ve bundan kaynaklanan “hareketin her ülkedeki çıkarlarının devrimin uluslararası ölçekteki ortak çıkarlarına tabi kılınması” ilkesini (Komünist Enternasyonal’in 1. Kongresine davet mektubu) doğrudan doğruya ortaya koyuyordu. Komünist Enternasyonal’in tüm kongreleri aşağıdaki ilkeyi teyit etmektedir: “Uluslararası komünist disiplin, hareketin yerel ve kısmi çıkarlarının genel ve daimi çıkarlarına tabi kılınması ve Komünist Enternasyonal’in yönetsel organlarının aldığı tüm kararların tüm komünistlerce katı bir biçimde uygulanmasıyla kendini ifade eder.” (Komünist Enternasyonal’in VI. Kongresinde onaylanan programı, 1 Eylül 1928) Bununla birlikte, Komünist Enternasyonal’in örgütsel biçimi evrim geçirdi. Bu enternasyonal, Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)’nin öncülüğünde gerçekleşmişti, bu nedenle, örgüt, program, strateji ve taktikler konusunda Leninist ilkeleri benimsemişti. Lenin, örgütlenme söz konusu olduğunda, örgüt biçiminin ve çalışma yöntemlerinin somut durumu tahlil ederek benimsenmesini savunuyordu. Bu sebepledir ki Komünist Enternasyonal’in örgüt şekli, devrimci proletaryanın hücuma geçmesi ve bundan kaynaklanan görevler tarafından karakterize edilen sınıf mücadelesi koşullarından hareketle kararlaştırılmış ve hazırlanmıştır. Lenin’in bizzat kendisi tarafından yönetilen Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)’nin 8-16 Mart 1921 tarihleri arasında gerçekleşen X. Kongresi, bu konuda Leninist ilkeleri ortaya koymuştur: “1) Devrimci Marksizmin partisi, devrimci sürecin tüm aşamaları için geçerli ve mutlak olacak her türlü politik görev ve parti örgütü biçimi arayışını kesin olarak reddeder. Tam tersine örgüt biçimi ve çalışma yöntemleri tamamen somut bir tarihsel durumun özellikleri ve bu durumun dayattığı görevlere göre belirlenir.” (Parti Kuruluşu Üzerine Karar, RKP(B)’nin X. Kongresi) Demek ki somut durumdan bağımsız ve sonsuza dek varolacak bir örgütlenme biçimi yoktur; demek ki o, kendinde bir erek değildir, aksine sınıf mücadelesini yürütmek için bir araçtır ve onun ihtiyaçlarına göre evrim geçirmesi zorunludur. Bu kararda, yine kesin bir biçimde, eksik ve yetersiz bir örgütlenme biçiminin devrimci hareketin gelişimini ve zamanının yüklediği görevlerin tamamlanmasını köstekleyeceği anlatılmaktadır: “2) Bu bakış açısından hareketle, devrimin gelişiminin nesnel koşullarının değişmesiyle her örgüt biçiminin ve buna karşılık gelen çalışma yöntemlerinin, Parti örgütünde gelişme belirtileri ortaya çıktığında, bu gelişmeyi engelleyebilecekleri; ya da tam tersi, geçerliliği kalmamış bir örgüt biçiminin, uygun nesnel koşulların tekrar ortaya çıkmasıyla, vazgeçilmez ve tek akılcı örgüt biçimi haline tekrar gelebileceği, anlaşılır.” Kararın bu ikinci maddesi, komünist güçlerin önemli bir yenilgiye uğradıkları ve uluslararası düzeyde olsun hatta ulusal düzeyde bile olsun yeni örgütsel biçimler sorunun ortaya çıktığı bugünkü aşama için önemlidir. Bugünün sınıf mücadelesinin ve ondan kaynaklanan görevlerin ihtiyaçlarına, komünist hareketin bugünkü gerçek durumuna uygun örgütlenme biçimlerinin benimsenmesi sorunu, günümüzde temel sorun haline gelmiştir. Yukarıdaki karar, bir örgüt biçiminin ne zaman geçersiz hale gelip ortadan kalkması gerektiğini tespit edecek ölçütleri de aynı biçimde belirtmiştir: “3) Oluşmakta olan yeni durumun gerekleriyle bir yandan kurulu örgüt biçimi arasındaki, diğer yandan çalışma yöntemi arasındaki karşıtlıklar, genellikle yönelim değiştirme ihtiyacının kendini kesin olarak ortaya koymasından önce ortaya çıkarlar. Yönelim değişimi ise, sadece ve sadece önceki örgüt biçimini ve buna uygun çalışma yöntemlerini gerektiren görev esasıyla, ana çizgileriyle ve tamamıyla gerçekleştirilene kadar yapılmamalıdır.” (Age.) Tekil bir örgütsel biçiminin çökmesi, demek ki yeni ihtiyaçların ortaya çıktığı bir sırada gerçekleşen bir süreçtir. Yeni duruma giderek daha az uygun olan eski biçim yerini, bu sürecin gelişiminin belli bir evresinde bu eski biçimin kaldırılmasını zorunlu hale getiren niceliksel bir artış sonucu ortaya çıkan niteliksel bir değişime bırakır. Komünist Enternasyonal’in örgüt konusundaki bu ilkelere ve bu bilimsel yönteme uyup uymadığını anlamak için, onun yaşamının belli başlı aşamalarını, bu aşamaların uluslararası bağlamını ve yükledikleri görevleri inceleyelim.
IV. KURULUŞUNDAN DAĞITILIŞINA KADAR KOMİNTERN Dünya devrimi acil bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönem, Komünist Enternasyonal’in II. Kongre’ye kadarki kuruluşu için ilk girişimlerin yapıldığı ve işçi hareketinin tarihinde daha önce eşi benzeri görülmemiş bir proleter devrimci dalganın yaşandığı dönemdir. Muzaffer Bolşevik devrimi, proletaryanın Avrupa’nın her yanındaki hücumlarında ateşleyici rol oynamakta ve sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerinin ciddi bir biçimde yükselmesine yol açmaktadır. Proletaryanın saldırıya geçmesine karşın, işçi hareketi içindeki bölünme dünya devrimine en büyük engel olarak ortaya çıkmaktadır. Tarihsel Bağlam ve Tahlili: 1914′ten itibaren, sosyal demokrat ihanete ve II. Enternasyonal’in belli başlı yöneticilerinin şoven konumlanmalarına karşı Lenin ve Bolşevikler, hızla yükselen devrimci dalganın acil olarak gerektirdiği mücadele için yeni ve ortak bir kurmay heyetinin zorunluluğunu ortaya koyuyorlardı. Komünist Enternasyonal, demek ki Avrupa’da ani olarak baş gösteren bir sosyalist devrim perspektifinde ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımlar bugün idealist görünebilirler, ancak ayaklanmalar ve kitlesel devrimci mücadelelerle o zamanın bağlamında yerlerini bulmuşlardı; bu sebeple aslında, kitlelerin devrimci ayaklanmasının ve emperyalist sistemin çelişkilerinin bilimsel tahlilinin mantıklı sonuçlarından başka bir şey değillerdi. Zamanın devrimci hücumunun şiddeti ve yoğunluğu, sonuç olarak dünya burjuvazisinde ilk defa ciddi ve derin bir iktidarı kaybetme korkusunun uyanmasına yol açtı. Bu nedenledir ki, proleterler ve ezilen halklar için canlı bir örnek ve bir sembol teşkil eden Sovyet iktidarını yıkmaya olan kin dolu kudurganca isteği, onu, 1914-1918 arası birbiriyle savaşan emperyalistleri genç halk iktidarına karşı ittifak halinde saldırmaya yöneltti. Bu dönemde burjuvazinin öncelikli uğraşıları, Sovyet iktidarının yıkılması ve Avrupa’daki devrimci hareketlerin bastırılmasıydı: “Burjuvazi büyüyen proleter devrimci hareket karşısında dehşetten çılgına dönmüştür. Bu açıkça anlaşılmaktadır, çünkü emperyalist savaşın bitiminden bu yana olayların tüm gelişimi, proletaryanın devrimci hareketini engellenemez bir biçimde güçlendiriyor ve çünkü uluslararası dünya devrimi her ülkede başlıyor ve büyüyor.” (Lenin, Komünist Enternasyonal’in I. Kongresinin açılış konuşması) Kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisi olan proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki, uluslar arası düzeyde sosyalist ülkeyle kapitalist sistem arasındaki çelişkiyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Emperyalistlerin Sovyet ülkesine askeri müdahale adı altında saldırmak için kurdukları birlik bunun dolaysız sonucu olduğu gibi, proletaryanın iktidarı almak ve yeni işçi ve köylü iktidarını içte ve dışta karşı devrime karşı desteklemek için yükselttiği mücadelesi de aynı biçimde bu durumun dolaysız sonucudur. Ancak bununla birlikte, Komünist Enternasyonal aynı zamanda şunu da ifade ediyordu: “Emperyalist politikalarının temel çizgilerinin özdeşliğine rağmen, dünyayı yöneten büyük güçlerin arasında bir dizi derin çelişki kendini açıkça göstermektedir. Bu çelişkiler her şeyden önce Amerikan mali sermayesinin (Wilson Programı da denilen) barış programı üzerinde yoğunlaşmaktadır.” (Komünist Enternasyonal’in I. Kongresi, İttifakın politikası ve uluslar arası durum üzerine Tez) Sömürgeleri ve deniz hâkimiyeti olmayan yükselişteki Amerikan emperyalizmi, demek ki tüm diğer emperyalist güçlerin çıkarlarıyla tezat halindedir. Ancak I. Kongrenin tahlili, bunun da ötesinde başka bir çelişkinin gelişmekte olduğunun altını çizerek devam eder: “Amerikanın çıkarlarıyla tezat halinde oldukları gibi, büyük güçlerin karşılıklı olarak kendi aralarında da çatışan çıkarları vardır. İngiltere, Fransa’nın kıta Avrupa’sında güçlenmesinden korkmaktadır. Küçük Asya ve Afrika’da, Fransa’nınkilerle çatışan çıkarlara sahiptir. İtalya’nın Balkanlar ve Tirol’deki çıkarları Fransa’nınkilerle tezat halindedir. Japonya, Pasifik okyanusundaki adaları İngilizlerin Avustralya’sından almaya çalışmaktadır.” (aynı yerde) Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çelişki hakkında Komünist Enternasyonal şu gözlemi yapmaktadır: “Rus sorunu konusunda Anglo-amerikan yaklaşımı, barışçı eğilimler taşımaktadır, çünkü dünyanın paylaşımını tamamlayabilmek ve Avrupa devrimini boğabilmek için kimsenin kendisine engel olmamasını ve ellerinin serbest olmasını istemektedir. Avrupa devrimi bir kere bastırıldı mı, sıra Rus devrimine de gelecektir.” (aynı yerde) Komünist Enternasyonal ayrıca, 19. yy.’ın sonuna ve 20. yy.’ın başına damgasını vuran “barışçıl gelişme dönemi” yüzünden oportünistlerin burjuvazi ve proletarya arasında -emperyalist savaş ve Ekim devrimi tarafından daha sonra kırılacak- olan birliği sağladıklarını gösterir: “Savaştan önce sosyalizme yavaş yavaş geçme bahanesiyle işçileri isteklerini yumuşatmaya davet eden, savaş sırasında kutsal birlik ve ulusal savunma adına onları sınıf savaşımından vazgeçmeye zorlayan oportünistler, şimdi savaşın korkunç sonuçlarına hakim olmak için şimdi de proletaryadan yeni bir fedakarlık istemektedir. Bu tür vaazlar işçi sınıfını etkileyebilseydi, sermayenin sayısız kuşakları feda ederek yeni biçimlerle daha merkezileşerek ve devasa boyutlara ulaşarak, gelecekte kaçınılmaz olan yeni bir dünya savaşıyla sonuçlanacak olan gelişmesi hemen ardından gelirdi. İnsanlık aşkına, bereket versin ki bu kesinlikle imkânsıdır.” (Komünist Enternasyonal’in I. Kongresi’nin Tüm Dünya İşçilerine Manifestosu) Son bir çelişki de, emperyalizmle ezilen halklar arasındadır: “Geniş bir ölçüde sömürge elde etmek için yapılan son savaş, aynı zamanda sömürge ülkelerin yardımıyla yapılan bir savaştı. (…) Kapitalist devletin sömürgelerdeki alçaklığının sergilediği manzara hiçbir zaman bu kadar öğretici olmadı; sömürgeci kölelik sorunu hiçbir zaman bu kadar kesin bir biçimde ortaya konmadı. Bunun varacağı nokta, tüm sömürgelerde bir ayaklanma ya da devrimci hareketler dizisinin gerçekleşmesidir.”(aynı yerde) Komünist Enternasyonal’in I. Kongresi tarafından tarif edilen çelişkiler sistemi bu şekildedir. Demek her şey, nesnel koşulları dünya ölçeğinde olduğu gibi emperyalist güçlerin her birinde hatta sömürgeler düzeyinde dahi durmadan olgunlaşan bir dünya devrimine doğru yönelmiştir. II. Enternasyonal’in ihaneti, proletaryayı bir devrimde belirleyici olan öznel koşuldan yoksun bıraktığı ölçüde daha da büyük boyuttadır: Bu Komünist Parti’dir. III. Enternasyonal’i oluşturan işte budur. Onun örgütü bu tahlilden kaynaklanır ve kendini gerçekleşmekte olan devrimi yönetme amacı olan bir Dünya Komünist Partisi olarak yapılandırır. Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi (Temmuz 1920), hızlı bir evrim halindeki, ancak devrimci saldırı düşüncesinin hala hâkim olduğu bir bağlamda gerçekleşti. Bununla beraber, devrim perspektifinde ve gelecekteki değişimlerle ilgili olarak yukarıdaki tahlilde değişiklikler olmasına neden olan yeni gelişmeler yaşanmıştır: Macar Sovyet devrimi bastırılmış, Bavyera İşçi Cumhuriyeti yenilgiye uğratılmış, Alman devrimi Weimar Cumhuriyeti’ne doğru yönelmeye başlamıştır… Yine de bu gelişmeler, proletaryanın diğer cephelerdeki zaferleriyle karşıdan dengelendikleri ölçüde mevcut bağlamda ve onun tahlilinde değişikliğe yol açmadılar: Kızılordu her yerde Beyazlara ve yabancı askeri müdahaleye karşı zafer kazanmış ve Varşova kapılarına dayanmıştır, proletarya Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da ve Balkanlarda isyan halindedir… Birçok emperyalist ülkede (Almanya, İtalya, Büyük Britanya…) Sovyetler ortaya çıkmaktadır. Dünya Partisinin Örgütlenmesi Dünya devrimi gündemdeyse, dünya çapındaki çelişkiler birçok emperyalist ülkede ve önemli sayıda sömürge ülkesinde iktidar için savaşıma doğru yöneliyorsa, komünistlerin dünya çapında örgütlenmesi sadece mümkün değil aynı zamanda mutlak bir biçimde zorunlu hale gelir. Bu örgüt, mümkün olan en katı disipline ve en merkezi örgütsel biçime sahip olacaktır. İlk iki kongre tamamen, devrimin burjuva diktatörlüğünün tamamen kaldırılmasına yönelik ilk aşama olan uluslar arası burjuvazinin devrilmesi ve uluslar arası bir Sovyetler cumhuriyetinin kurulması için hızlı bir zafer kazanma imkânı olduğu ölçüde, sosyalizmin alacağı biçimlere ve iktidar için savaşımın dayattığı görevlere ayrılmıştı. Bu sebeple, Komünist Enternasyonal Tüzüğü’nün II. Kongre’de onaylanan giriş bölümünde şöyle yazmaktadır: “Komünist Enternasyonal proletarya diktatörlüğünü insanlığı kapitalizmin zulmünden kurtarmanın tek geçerli yolu ve Sovyet iktidarını da proletarya diktatörlüğünün tarihin dayattığı biçimi olarak tanır.” Bu perspektiften iki yaklaşım çıkar: a-) Sovyet Rusya’nın fiilen ve koşulsuz desteklenmesi: “Komünist Enternasyonal tarihte zafer kazanan ve dünyanın proleterlerini de aynı yola davet eden ilk sosyalist devrimin, Rusya’daki büyük proleter devriminin kazanımlarını bütünüyle ve koşulsuz destekler. Komünist Enternasyonal, dünyanın neresinde kurulursa kurulsun her sosyalist cumhuriyeti, imkânları dâhilindeki tüm araçlarla desteklemeyi kendine görev bilir.” Sosyalist ülkeleri desteklemek, çıkarları dünya devriminden başka bir yerde yatmadığı sürece her ülkenin proletaryasının görevlerinden biridir. Bu ülkelerin her türlü güçlendirilmesi dünya devriminin bir zaferi ve dünya devrimindeki her ilerleme sosyalist ülkelerin bir zaferidir. b-) Komünist Enternasyonal’in merkezileşmiş niteliği: “Komünist Enternasyonal zaferi hızlandırmak için, kapitalizmin yıkılması ve komünizmin kurulması için mücadele eden Uluslararası İşçi Birliği’nin güçlü bir biçimde merkezileşmiş bir örgüte sahip olmak zorunda olduğunu göz ardı etmez.” (aynı yerde) Komünist Enternasyonal’in yapılanması aşağıdaki gibidir: a-) Komünist Enternasyonal bir dünya partisidir: “Komünist Enternasyonal’e bağlı tüm parti ve örgütler, (Komünist Enternasyonal’in seksiyonları) bu veya şu ülkenin Komünist Partisi adını taşırlar.”(aynı yerde Madde 3) b-) Başında Uluslararası Kongre bulunmaktadır: “Uluslararası Kongre, Komünist Enternasyonal’e katılan farklı Partilerin programlarını onaylar. Komünist Enternasyonal’in etkinliğiyle ilgisi olan önemli taktik ve program sorunlarını inceler ve çözüme kavuşturur.” (aynı yerde Madde 4) c-) İki kongre arası dönemde, bir Yürütme Komitesi yönetim merkezi olarak seçilir: “Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, Kongrelerin görev yapmadığı ara dönemlerde, Komünist Enternasyonal’in tüm çalışmalarını yönetir, en az dört dilde olmak üzere merkezi bir yayın organı çıkarır (Komünist Enternasyonal adlı dergi), Komünist Enternasyonal adına gerekli gördüğü bildirileri yayınlar, bağlı tüm parti ve örgütlere kanun hükmünde talimatlar verir. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, bağlı partilere, proleter disiplinine aykırı davranan kişi veya grupların ihracını emredebilir; Dünya Kongresinin kararlarını çiğneyen partilerin ihracını isteyebilir. Bu partiler konuyu Dünya Kongresine götürebilirler. İhtiyaç halinde Yürütme Komitesi değişik ülkelerde tamamen kendine bağlı teknik yardım büroları veya başka büroları örgütler.” (aynı yerde Madde 9) d-) Seksiyonlar arasındaki ilişkiler, demokratik merkeziyetçilik temelindedir ve bunların önemli konularda kendi aralarında doğrudan irtibat kurmaları yasaktır: “Kural gereği Komünist Enternasyonal’e bağlı farklı partiler arasında belli bir önem taşıyan tüm politik sorunlar, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi aracılığıyla dile getirilirler. Acil ihtiyaç halinde ise, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin bilgilendirilmesi koşuluyla doğrudan dile getirilebilirler.” (aynı yerde Madde 13) Burada, sınıf savaşımının o zamanlar vardığı devasa boyutların ve dünya devriminin gerektirdiği gibi, bir Dünya Komünist Partisi kurmanın söz konusu olduğu açıktır. Bununla birlikte bu Parti ve şubelerinin içerdikleri unsurların hepsi komünist değildi, bazıları bundan uzaktı, sağ yada sol oportünist unsurların, polislerin veya sabotajcıların sızmaları tehlikesi mevcuttu. Komünist Enternasyonal’e kabul edilmek için 21 şartın hazırlanması bu tehlikeleri azaltmayı amaçlıyordu: “Komünist Enternasyonal, II. Enternasyonal ile bağlarını henüz koparamamış kararsız ve tereddütlü gruplarca istila edilme tehdidiyle karşı karşıyadır. Hatta mensuplarının çoğunluğu komünist bakış açısını benimsemiş olsa bile, içlerinde hala baş kaldırıp proleter devrimini aktif olarak sabote etmek için fırsat kollayan ve bu şekilde burjuvaziye ve II. Enternasyonal’e hizmet edecek olan çok sayıda sosyal-pasifist ve reformist unsur barındıran bazı önemli partiler de bulunmaktadır.” (II. Kongre tarafından kabul edilen Partilerin Komünist Enternasyonal’e Kabul Edilme Şartları) 2. Kapitalizmin görece istikrar dönemi (1921-1928) Bu dönem, Komünist Enternasyonal’in III, IV ve V. Kongrelerini kapsayan dönemdir. III. Kongre, çelişkiler sisteminin evrim geçirerek dünya devrimi sorununu ivedi olmaktan çıkardığı, orta veya uzun vadeye aldığı bir bağlamda gerçekleşir. Bu dönem, Komünist Enternasyonal’i tahlillerini somut duruma uyarlamaya ve bundan yeni taktiklerle yeni örgüt biçimleri çıkarmaya zorlayan görece bir geri çekilme dönemidir. Burada en dikkat çekici olgu, devrimci dalganın önemli sayıda partisinin, özellikle de büyük kapitalist ülkelerdeki partilerin, uğradığı yenilgidir: “Komünist Enternasyonal’in II. Ve III. Kongreleri arasındaki dönemde, işçi sınıfının bir dizi ayaklanma ve savaşımı kısmen yenilgiyle sonuçlandı (Kızılordu’nun 1920 Ağustos’undaki Varşova üzerine yürüyüşü, İtalyan proletaryasının 1920 Eylül’ündeki hareketleri, Alman işçilerinin 1921 Martındaki ayaklanmaları).” (III. Kongre, Uluslararası Durum ve Komünist Enternasyonal’in Görevleri Üzerine Tez) Bu yenilgiden, Komünist Enternasyonal’e aşağıdaki sözleri söyleten, sınıf mücadelesindeki bir yumuşama doğar: “Proletaryanın iktidar için devrimci mücadelesinin mevcut durumda dünya ölçeğinde belli bir yumuşama, belli bir yavaşlama sergilediği mutlak olarak su götürmez bir gerçektir.” (aynı yerde) Komünist Enternasyonal’in bundan çıkardığı sonuçsa şudur: “Dünya devrimi, yani kapitalizmin yıkılması, proletaryanın devrimci güçlerinin bir araya toplanması ve proletaryanın muzaffer ve saldırgan tek bir güç halinde örgütlenmesi, yeterince uzun bir devrimci mücadeleler dönemini gereksinir.” (III. Kongre, Taktik Üzerine Tez) Ve yine: “Devrim doğrusal bir çizgide ilerleyen bir süreç değildir, kapitalizmin yavaşça yok olmasıdır, ara sıra yoğunlaşan ve giderek derinleşen krizlerle devam eden günlük devrimci altını oyma sürecidir.” (aynı yerde) Somut durumun ikinci unsuru, yabancı müdahalenin ve içteki karşı devrimin yenilgisidir: “Burjuvaziye yüzlerce ve yüzlerce milyon franka mal olan tüm silahlı müdahale girişimleri, tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (…) Farklı emperyalist devletler arasında varolan çıkar çatışmaları, günden güne daha da derinleşerek artmıştır ve artmaktadır.” (III. Kongre, RKP’nin Taktiği Üzerine Tezler) Öte yandan Beyaz orduların bozgunu, genç Sovyetler Cumhuriyeti’ne sosyalizmin inşası görevine tamamen yoğunlaşmak için fırsat vermişti. Proleter devleti henüz köylülere sanayi ürünleri sağlayacak durumda olmadığı ve yeniden inşa zorunluluğu bulunduğu için, “proleter devletinin denetimi ve koyduğu kurallar altında kapitalizmin (yani kelimenin bu anlamında “devlet” kapitalizminin) gelişmesine…” izin verilmesi kararlaştırıldı. (aynı yerde) Mevcut durum, krizdeki ekonomileri için çıkış yolları aramada birbirleriyle karşı karşıya gelen emperyalistler arası bir rekabeti doğurmaktadır: “Uluslararası emperyalizm, Sovyet Rusya’dan daha güçlü olmasına rağmen kendini onu boğmaktan aciz bir durumda buldu ve şimdilik onu tanımak ya da daha doğrusu kısmen tanımak ve onunla ticari anlaşmalar yapmaya yönelik gizli pazarlıklara girişmek zorunda kaldı.” (aynı yerde) Böyle bir durumda emperyalistler arası çatışma, iki katı şiddetlenir: “Dünya ekonomisinin genel durumu ve özellikle de Avrupa’nın iflası, uzun bir ağır ekonomik güçlükler, sarsıntılar, kısmi ve genel krizler dönemini açmaktadır. Savaşın ve Versailles anlaşmasının sonucu olarak ortaya çıktıkları için mevcut uluslararası ilişkiler, durumu çıkmaza sokmaktadır.” (III. Kongre, Uluslararası Durum ve Komünist Enternasyonal’in görevi üzerine Tez) Demek ki dünya kapitalist sisteminin istikrarından bahsediliyorsa, bu sadece görece bir durumdur, yeni krizlerin gelişi haber verilmekte ve yeni bir emperyalist savaşın tohumları atılmaktadır. Yeni bir emperyalist savaşa gidildiğini bildiren III. Kongre’nin (1921) tarihinin tekrar altını çizeceğiz: “Şu gerçek açıkça ortaya çıkmıştır ki, dünya proleter devrimci hareketi yavaşladıkça ve uluslararası durumum ekonomik ve politik çelişkileri hızlandıkça, burjuvazi bu düğümü çözmek için dünya çapında yeni bir silahlı hesaplaşmayı kışkırtmaya yeltenecektir.” (aynı yerde) Bu dönem aynı zamanda şu olguyla şekillenir: “Hindistan’da ve diğer sömürge ülkelerdeki devrimci halk hareketi, artık, proletaryanın eski ve yeni dünyadaki kapitalist ülkelerdeki ayaklanması ile aynı ölçüde, emekçilerin dünya devriminin ayrılmaz parçası haline gelmiştir.” (Age.) O zamanki durumun çerçevesini karmaşık yönleriyle birlikte çizen III. Kongre’nin tahlilinin ana çizgileri bunlardır. 1922′de toplanan IV. Kongre, gelişen bazı olayların altını çizerek bu tahlili teyit eder: Ulusal kurtuluş mücadelelerinin - özellikle de Çin’deki mücadelenin - gelişmesi, Versailles Anlaşmasının bozulması, işçi sınıfının savunma durumuna geçmesi, Sovyet Rusya’nın iktisadi alanda yaptığı büyük atılım… İtalya’daki gelişmelerle yeni bir özellik ortaya çıkar: “Bir zaman için tüm ülkeyi ele geçiren İtalyan faşizminin, “klasik” faşizmin ayırt edici özelliği, faşistlerin sadece kesin bir biçimde karşı devrimci ve dişten tırnağa silahlı savaş örgütleri kurmaları değil, buna rağmen sosyal bir demagoji ile kendilerine kitleler arasında bir temel yaratmayı denemeleridir. (…) Faşizm tehlikesi artık birçok ülkede mevcuttur. (…) Komünist Partilerin en önemli görevlerinden biri uluslararası faşizme karşı direnişi örgütlemek, faşist çetelere karşı mücadelede tüm proletaryaya önderlik etmek ve bu alanda Birleşik Cephe taktiğini enerjik bir biçimde uygulamaktır; illegal yöntemler burada mutlak olarak gereklidir.” (IV. Kongre, Komünist Enternasyonal’in Taktiği Üzerine Karar) İşte burjuvazinin, komünistlerin faşizme karşı mücadeleyi küçümsedikleri iddiasının defterini düren şey! Daha 1922′den itibaren, Komünist Enternasyonal Birleşik Cephe taktiğini uygulayarak faşizmle mücadele etmeye çağrıda bulunuyor. 1924′te toplanan V. Kongre bu tahlili teyit etmektedir. Proletaryanın emperyalist ülkelerdeki saldırısı her yerde geri püskürtülmüştür; bunun baş sorumlusu sosyal demokrasi, işçi kitleleri arasındaki gücünü korumaktadır; kapitalist sistem görece bir istikrar dönemine girmiştir; hemen her yerde faşist hareketler ortaya çıkıp gelişmektedir; uluslararası komünist hareket ciddi bir biçimde güçlenmekte ve başka ülkelere de yayılmaktadır; sağ ve sol sapmaların birçok komünist parti içindeki etkisi devam etmektedir, vb… Taktik ve Örgüt ile ilgili Sonuç Savaş ve proletaryanın saldırısının neden olduğu derin krizin ardından devrim uzun bir yol kat eder. Belirli sayıda nesnel ve öznel nedenlerle, kapitalizm görece, eğreti ve geçici bir istikrara kavuşur. Her ülkedeki özel durumların ve toplumsal yapıların özgüllükleri ve karmaşıklıkları, devrimin gelişimi ve Komünist Partilerin görevleri yönünden farklı olasılıkların temelini atar. Troçkistlerin ve Komünist Enternasyonal eleştirilerinin çoğunun hatası, uluslar arası durumun “derin kriz” dönemleriyle dünya devrimi sürecinin bütününün birbirine karıştırılmasında yatar. İlk dönüm noktası, VII. Kongre değil Komünist Enternasyonal’in bizzat Lenin’in öncülük ettiği III. Kongresidir. Burada Komünist Enternasyonal, devrimin yenilgi nedenleri üzerinde durur ve birçoğunun, özellikle de farklı ulusal koşulların varlığının altını çizer: “Çelişkilerin yoğunluklarının farklılığı, aşılacak engellerin ve toplumsal yapının ülkelere göre değişiklik arz etmesi, Kuzey Amerika’nın ve Batı Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde burjuvazinin üst seviyedeki örgütlülüğü, dünya savaşının hemen dünya devriminin zaferiyle sonuçlanmaması için yeterli nedenlerdi.” (III. Kongre, Taktik üzerine Tez) Kendine bağlı seksiyonların (partilerin) sayısının ve güçlerinin önemli bir biçimde arttığına tanık olan Komünist Enternasyonal, buna rağmen, yüklediği görevler karmaşık olduğu kadar da çeşitli olan bir uluslararası komünist hareketi yönetmenin güçlükleriyle karşı karşıya kaldı: “Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi öyle bir şekilde örgütlenmelidir ki, proletaryanın hareketinin tüm sorunlarına hâkim olabilmelidir. Yürütme Komitesi, şu veya bu tartışma konusundaki genel toplantı çerçevesini aşarak, ortak eylemdeki fiili inisiyatifini geliştirmek için gerekli araç ve yolları bulmaya her gün daha fazla çalışmalıdır. (…) Komünist Enternasyonal, gerçekten bir Enternasyonal olmalı, tüm ülkelerin devrimci proletaryasının güncel ve ortak mücadelesini yöneten bir enternasyonal olmalıdır.” (III. Komünist Enternasyonal’in Örgütlenmesi Hakkında Karar) Demek ki somut durumların farklılığı ve bunun hesaba katılması gerekliliği tespitini ortaya koyan ne Komünist Enternasyonal’in dağıtılması bildirisi ne de VII. Kongredir! III. Kongre, aynı şekilde bu çeşitliliğin örgütsel biçimleri de etkileyeceğini öngörür: “Tüm Komünist Partiler için mutlak olarak uygulanabilir ve değişmez tek bir örgüt biçimi yoktur. Proleter mücadelesinin koşulları durmadan değişip dönüşmektedir ve bu dönüşümlere uygun olarak, proletaryanın öncü örgütleri de sürekli olarak gerekli yeni biçimleri araştırmak zorundadır. Her ülkenin tarihsel özellikleri de farklı partiler için özel örgütlenme biçimleri ortaya çıkarır. Ancak bu farklılaşmaların belirli bir sınırı vardır.” (III. Kongre, Komünist Partilerin eylem, yöntem ve yapısı üzerine Tezler) Aynı biçimde farklı seksiyonların (Partilerin) taktik ve programı da kendine has tarihsel ve toplumsal özyapılardaki kendi yerini sağlamlaştırmalıdır: “Komünist Enternasyonal ve üye partiler (seksiyonlar), Proleter Cephesi’nin birliği parolasını benimserler ve gerçekleştirilmesi için inisiyatifi ele alırlar. Komünist Partilerin taktiği, her ülkedeki özel koşullardan çıkarılacaktır.” (IV. Kongre, Proleter Cephesinin Birliği üzerine Tezler) Programda da aynı şey geçerlidir: “Genel programda, ulusal partilerin geçici taleplerinin ait oldukları temel tarihsel tipler, her ülkedeki temel ekonomik ve politik yapı farklılıklarına uygun olarak açıkça anlatılmalıdır.” (IV. Kongre, Programla ilgili Karar) Sekterizm ve Sosyal Demokratların Umursamazlığı: III, IV ve V. Kongrelerin tartışma konusu olan ve VI. Kongre tarafından ortaya atılan “Kitlelere gidin!” parolası, yeni güç ilişkilerinden ve bu ilişkilerin dünya devrimi ve Birleşik Cephe’nin gerekliliği sorunları çerçevesinde değerlendirilmelerinden kaynaklanan yeni koşulların sonucudur: “Kitleler işçi sınıfının bölük pörçük mücadele eden farklı partilere bölündüğünü, kapitalist sınıfın ise işçi sınıfına karşı tek ve birleşik bir saldırı yönelttiğini görüyorlar. Bu durumda kendini dayatan çözüm, kapitalizme karşı koyabilmek için proletaryanın bölünmüş güçlerini birleştirmekti.” (Mathias Rakosi’nin, IV. Kongre öncesi Emek Yıllığı için kaleme aldığı ve Komünist Enternasyonal tarafından 1923′te yayınlan “III. Komünist Enternasyonal” başlıklı kısa tarihsel anlatımdan alınmıştır) Birleşik Cephe taktiği, birçok partinin (özellikle de Fransa’da ve İtalya’da…) goşist sekterizmine çarptı, ki bunların volontarist tahlilleri sosyal demokrasinin işçi sınıfına yayılmasını küçümsüyordu. Diğer yandan sağ oportünist bir eğilim, Birleşik Cephe’yi sosyal demokrasinin liderleriyle işbirliği yapmak olarak yorumluyordu. VII. kongrede de göreceğimiz, Lenin’in formüle ettiği Birleşik Cephe taktiğini “sağcı ve sınıf işbirlikçisi” olmakla suçlayan goşist iddialarla (Bordiga) aynı eğilimler ve aynı tartışma konusudur. V. Kongre’nin çıkardığı Birleşik Cephe’nin ilk deneyimlerinin bilânçosu, VII. Kongre ve Halk Cephesi ile çarpıcı bir biçimde paraleldir: Kongrede Yürütme Komitesi’nin sözcüsü olarak konuşan ve sağ sapmalardan Birleşik Cephe’nin doğru çizgisine kaçamak yoldan saldırmak için yararlanan Bordiga’nın tavrını açığa vuran Zinovyev, “Başarısızlığın etkisiyle, Birleşik Cephe taktiğimiz gözden geçirilmeye yeltenildi.” Saptamasında bulunuyordu: “Geçtiğimiz yıl, vuruşlarımızın % 90′ını sağ sapmalara karşı yöneltmek zorunda kaldık. Şimdiki kongrede de aynısının olacağını düşünüyorum. Seksiyonlarımızın belgelerini okudukça ve sağ tehlikenin abartılmadığını daha iyi anladıkça, bu tehlikenin, militanlarımız kötü olduğu için değil ama içinde bulunduğumuz tarihsel dönem öyle gerektirdiği için, hiçbir zaman olmadığı kadar büyük olduğunu görüyoruz. İki devrimci yükseliş arasında bulunuyoruz ve sağ eğilimlerin ortaya çıkması doğaldır. Sosyal demokrasi kalıntıları, asla tasavvur edemeyeceğimiz kadar fazladır. Onların kökünü kazımak zorundayız ve bunu, radikal lafazanlık ve teorik revizyonizme hiçbir ödün vermezsek, aşırı sol sapmaları önem arz etmeye başladıkları an bastırırsak, başaracağız.” (Yürütme Komitesi’nin V. Kongre’ye Raporu) Komünist Enternasyonal, ilk devrimci yükselişten sonra gelen kapitalizmin “istikrar” safhasında, öngördüğü ikinci devrimci yükselişi hazırlamak için, amacı sosyal demokrat liderlerin zararlı etkilerine karşı mücadele ederken kitlelerden kopmamak olan Birleşik Cephe taktiklerini ileri sürer. Komünist Enternasyonal aynı zamanda, sosyal demokrat yönetimlerle üst kademelerde gerçekleştirmek istedikleri ilkesiz işbirliğini onaylatmak için V. Kongre’de bir saldırı başlatan sağa ve taktik çizgi olarak Birleşik Cephe’nin terk edilmesini talep eden goşistlere karşı mücadele eder: “Birleşik Cephe’yi, devrimin yavaşladığı bir dönemde uygulanan devrimci bir taktik olarak anlıyoruz. Ama bizim saflarımız arasında, bazı yoldaşların ondan bir evrim taktiği, bir oportünizm taktiği üretmeye çalıştıkları görülmüştür. Bu aslında stratejik bir manevra idi ancak bazı yoldaşlar, onda “tüm partilerin” bir koalisyonunu, sosyal demokrasi ile bir ittifak politikasını gördüler.” (aynı yerde) Bu sapmaların tekrarlanmasını önlemek için, V. Kongre, Birleşik Cephe taktiği ile ilgili olarak aşağıdaki önlemleri alır: “Birleşik Cephe, karşı devrimci olmaları halinde işçilere karşı silahla mücadele edilmesi bile gerekebilen iç savaşın istisnai koşulları dışında, temelde daima vazgeçilmezdir. Azınlıkta olduğumuz ülkelerde, her zaman değil ama sıklıkla, hem üst hem alt kademede uygulanmalıdır. (…) Anlaşılacağı üzere, oportünist soysuzlaştırmaya karşı, bu taktiği sosyal demokratlarla siyasi bir koalisyon kurma yöntemi olarak değil, ajitasyon ve harekete geçirme yöntemi olarak uygulamak suretiyle korunulabilir. Birleşik Cepheyi sadece üst kademelerde uygulamaya gelince, buna “hiçbir zaman” cevabını vermek gerektiğini düşünüyorum. Ama uygulamada maalesef, en sık yapılan bu sonuncusudur: Sosyal demokratlara açık mektuplar yazmak, “ortak programlar” hazırlamak için liderleriyle yararsız ve sonu gelmez müzakereler yürütmek.” (aynı yerde) Ve solcu eğilimlerin maskesini düşürmek için de aşağıdakiler ileri sürülür: “Tüm yoldaşları, özellikle de Saksonya’daki hatalar ve deneyimlerden sonra Birleşik Cephe’den her söz edilişinde kulaklarını pamukla tıkayan Alman partisindeki yoldaşları, bu sorunlar hakkında ciddi bir biçimde akıl yürütmeye davet ediyorum. Örneğin sol adına konuşan Burian yoldaş, Birleşik Cephe taktiğinin Çekoslovakya’da revizyonizmin başlıca sosu olduğunu yazıyor. Bu doğru değildir. Asıl revizyonist olan, her zaman bir bahane bulandır. Onu parlamentarizmde de ya da başka herhangi bir şeyde de bulacaktır. Gölgemizden korkarsak, sosyal demokrasiyi asla yenemeyiz. Taktiği benimsememiz ve onu tüm oportünist pisliklerden arındırmamız gerekir. Birleşik cephenin revizyonizmin sosu olduğunu söyleyen insanlar her zaman olacaktır.” (aynı yerde) Sonuç olarak, Birleşik Cephe taktiğinin uygulanması, V. Kongre’ye göre “her somut durumun somut tahlilinden” ortaya çıkar: “Tüm partileri aynı hamura dökmek diye bir şey asla söz konusu değildir. Her ülke özelinde sorunu somut bir biçimde ortaya koymak gerekir.” (aynı yerde) Önemli bir görev olan yeni durumlara uyum sağlama görevi Komünist Enternasyonal’e verilmiştir: “Komünist Enternasyonal’in görevi, çok çeşitli ve birbirine hiç benzemeyen farklı koşullara göre taktiğini yenilemektir. (…) Burada, her partiye somut bilgiler verilmesi konusunda, Alman Komünist Partisi ile aynı fikirdeyim. V. Kongrenin görevi de bu olacaktır.” (aynı yerde) V. Kongre, gerçek bir dünya komünist partisi haline gelme amacı değişmeyen Komünist Enternasyonal’in daha da merkezileşmiş bir yönetime kavuşturulmasında karar kılmıştır. Disiplin konusunda bazı seksiyonların tereddütleri ve Komünist Enternasyonal çizgisinden sola veya sağa sapmalar karşısında, “Tüm partiler, Yürütme Komitesi’ne Marx ve Lenin’in en iyi takipçilerini, en değerli beyinleri, en iyi örgütçüleri yollamalı, Enternasyonal yönetimi daha kolektif bir yapıya kavuşturulmalıdır. Ancak tüm dünyanın en iyi komünistlerinden oluşan bu yönetsel organı kurduktan sonra, biçimsel bir disiplinle yetinmemeli, gerçek bir proleter ve komünist disiplini hâkim olmalıdır. (…) Bu son zamanlarda disiplin tecavüzü vakaları görülmüştür. Bazı kimseler cezalandırılmamıştır. (…) Biz içinde gruplaşmanın ve fraksiyonların bulunmadığı bölünmez bir komünist parti istiyoruz.” (aynı yerde) IV ve V. Kongreler arasında, Alman sorunu, bu ülkedeki gelişmeler ve taşıdıkları önem sebebiyle, Komünist Enternasyonal’in meşguliyetlerinin merkezinde yer alıyordu. Birleşik Cephe taktiği çizgisinden sağ ve sol sapmalara karşı mücadele edildiği bu dönemde, Komünist Enternasyonal, öncelikle büyük Partilerin durumuyla ilgileniyordu. Buradan hareketle, gerçek bir Dünya Komünist Partisi olma amacı daha açık hale geliyordu, ancak bu süreç - her ulusun özel durumlarının ön plana çıkmasının ve siyasal koşullarla komünist güçlerin eşitsiz gelişiminin görevi zorlaştırdığı ve bunların karakterize ettiği devrimin geri çekilme koşullarında bir komünist hareket yönetme isteğinin açıkça ortaya konmuş olmasına rağmen - yine de ortaya birçok güçlük çıkartan birçok seksiyonun talep ve şikâyetleri ile birlikte gidiyordu. “Nguyen ai-quac (Vietnam): Kolonilere şu ana kadar olduğundan daha fazla dikkat gösterilmelidir.” “Pepper (Birleşik Devletler): Kongremizin Alman ve Orta Avrupa sorunuyla fazla ilgilenmesinden ve daha az ölçüde bir dünya kongresi olmasından endişeliyim. Alman sorunun Enternasyonal’in temel ve hayati sorunu olduğu doğrudur. Ama Enternasyonal’in çözecek başka sorunları da vardır.” “Dengel (Almanya): Alman sorunu Kongrede büyük bir yer işgal etmiştir. Buna karşın başka sorunlar, örneğin ekonomik perspektifler gibi, nerdeyse hiç tartışılmamıştır.” “Wijnkoop (Hollanda): Sömürgeler sorunuyla daha fazla ilgilenmeliyiz.” “Buck (Kanada): Kongre şu ana kadar, İngilizce konuşan ülkelerdeki seksiyonlarla çok az ilgilendi.” “Samoen (Java): Yürütme komitesinin sömürgelere daha fazla ilgi göstereceğini ümit etmekteyiz.” “Kreibich (Çekoslovakya): Enternasyonal’in sağ ve sol sapmalarla mücadele etmek zorunda olmasına ve partilere politik yol göstermesine kimse itiraz etmiyor. Ama bunu yapma biçimi de önemsiz değildir. Her ülkenin politik ve ekonomik perspektifleri ve partilerin fiili çalışması ihmal edilerek, tezler ve karar alma konularıyla fazla ilgilenme alışkanlığı edinilmiştir. Yoldaşlarımız, kongreden yeni emirler, yeni tavsiyeler, yeni politik hedefler beklemektedir.” “Amter (Amerika): Kongre, Amerika’yı tamamen ihmal etmiştir.” “Katayama (Japonya): Japon heyeti, Zinovyev’in doğudan çok az bahsetmesini üzüntüyle karşılamaktadır. Varga’nın raporu ve tezleri, sadece Avrupa ve Amerika’yı ele almaktadır.” “Lozovski (Rusya): Komünist Enternasyonal’in, uluslararası, güçlü ve birleşik bir Bolşevik partiye dönüşümü, uzun ve zahmetli bir süreçtir. Bu süreç ancak, Enternasyonal’in yönetici çekirdeğinin koşullara göre ve elbette karşılıklı olması anlamında kimi zaman sağ ve kimi zaman sol bir çizgi izlemesi ve üye 54 Partinin uluslar arası sorunların çözümünde giderek daha büyük pay sahibi olmalarıyla hızlandırılabilir…” (V. Uluslararası Kongre, Tahlil Raporu yada Analitik Rapor) Hepsi aynı anlamda ve aynı değerde olmayan bu yaklaşımlardan yola çıkarak, sadece Komünist Enternasyonal’in karşı karşıya kaldığı sorunların ne denli karmaşık ve çeşitli olduğunu tespit edebiliriz. Ancak Komünist Enternasyonal bu taleplerinde ötesinde “dünyasallaşmakta” ve her seksiyonun sorunlarıyla ve bu arada bu kongrede gelişen ve Yürütme Komitesi ile demokratik merkeziyetçiliği hedef alan bir saldırıyla da uğraşmaktadır. Bu hem sağ hem de soldan yöneltilen ikili bir saldırıdır ve merkezi disiplini sorgulamaya çalışmaktadır: “Enternasyonal’in bağrında, kendimizi resmi disiplini gözetmekle sınırlarsak, resmi bir iskelete dönüşür ve yaşayan bir Enternasyonal olmaktan çıkarız. Kim olursa olsun ve yönelimi ne olursa olsun azınlığın görevi, sadece Enternasyonal’in kararları önünde eğilmek değildir; bu kararları Enternasyonal içinde, iki kongre arasında, eyleminde ve örgütünde, her sorunda uygulamakla yükümlüdür.”(aynı yerde) Radek’in bu açıklamaları, sağ eğilimli olmakla birlikte, Komünist Enternasyonal’in disiplini sağlamada ve önceki kongrelerde alınan kararlara uyulmasını sağlamada karşılaştığı güçlükleri ortaya koymaktadır. Hatta kongrede, sağ ve sol oportünistler Yürütme Komitesi’nin varlığına karşı bile saldırmaktadırlar: “Fischer (Almanya): IV. Kongre’nin tezlerinde açıklık taşımayan her türlü çözümleme yer almaktaydı.” “Brandler (Almanya): III. Ve IV. Kongrelerin çizgisini (tüm gücümüzle) uygulayıp gerçekleştirdiğimiz için suçlu olduğumuzu kabul ediyoruz. Bundan pişman değiliz, çünkü bu çizgiyi sadece geçmiş için değil bugün için de doğru kabul ediyoruz.” “Bordiga (İtalya): Aslında burada Yürütme Komitesi’nin yargılaması yapılmıyor, Yürütme Komitesi partilerin yargılamasını yapıyor.” “Wenzel (Çekoslovakya): Çek Partisi’nin Enternasyonal ile, Enternasyonal tarafından alınan tüm kararların özünde işbirliği yapması, bize, oportünist eğilimlerin kesin bir mahkumiyeti olmadan da üzerinde uzlaşılmış görünüyor.” “Thalheimer (Almanya): Gelecek açısından birinci derecede önemli sorun, partilerin yönetimine Enternasyonal’in karışmasıdır. Hiç kimse belli koşullarda bu müdahalenin gerekli olduğunu inkâr etmiyor. Ama ne Ekimde ne Ekim öncesinde ne de Ocakta, bizim partimiz için kazançlı olmamıştır. Aksine Enternasyonal’in bu müdahaleleri hep büyük krizlere yol açmıştır.” “Grzegorzewski (Polonya): Hoeglund, Enternasyonal’de disipline ve merkeziyetçiliğe karşı çıkıyor. Ama İsveç Komünist Partisi içinde sert bir disiplinden yana.” (aynı yerde) Bu alıntılar türdeş olmadığı gibi eksiksiz de değildir. Sonuçta biz, demokratik merkeziyetçilik ilkesindeki “merkeziyetçilik” unsurunu sorgulamaya kalkışan sağ ve sol yaklaşımları düzensiz olarak sunduk. Sağın (Radek) ya da solun (Bordiga) liderleri, Kongre’nin eleştirileri karşısında konuşmalarını, yine Kongre’nin kullandığı sözlerle “disiplinli” ve “yekpare” bir dünya komünist partisine sözlü olurlarını bildirerek bitirdiler. Belirli tespitler, kendilerini V. Kongre sonunda da dayatmaktan geri kalmadı: - Kapitalizmin istikrar dönemi ve devrimci dalganın geri çekilişi, önceki saldırının önemini azalttığı kendine özgü ulusal koşullar sorununu tekrar canlandırdı; - Komünist Partiler “propaganda dernekleri”nden kitle partilerine doğru geçişe yönelmişlerdir; - Gelişimlerinin ritmi, bir ülkeden diğer ülkeye eşitsizdir; - Farklı ülkelerin Komünist Partilerinin karşılaştıkları politik koşullar değişmektedir; - Bunların kök salmaları ve Komünist Partilerle II. Enternasyonal partileri arasındaki güç ilişkileri de aynı ölçeklerde değişim göstermektedir. Bu karmaşık koşullara dayanarak ve “kendine özgü ulusal koşulları” öne sürerek, sağ oportünistler Birleşik Cepheyi amacından saptırmaya, sol oportünistler ise, bunu bahane ederek aynı Birleşik Cephe ilkesinin terkine sürüklemeye çalışmaktadırlar. Kongre her iki sapmayı da mahkûm eder. Bu genel çerçeve içinde Kongre, Komünist Enternasyonal’in komünistlerin dünya partisi olarak gelişmesinin, henüz kazanılmaktan uzak ve aşılacak çok sayıda tuzakla dolu uzun bir süreç olduğunu ifade eder: “Komünist Enternasyonal, sadece ve sadece kendine bağlı belli başlı seksiyonlar (komünist partiler) Bolşevik partilere dönüştüğü ölçüde, Leninizm’e inanmış gerçek bir Evrensel Bolşevik Partisi haline gelecektir.” (V. Kongre, Taktik Üzerine Karar’ın 14. bölümü: Partilerin Bolşevikleştirilmesi ve Evrensel Komünist Parti’nin kuruluşu) Komünist Enternasyonal üzerine idealist ve öznel bakış açısı terk edilmelidir. Komünist Enternasyonal’i değeri ve önemi, örgütlü bir uluslararası komünist hareketin inşası çalışmasına başlamasında, birçok teorik sorunu açıklığa kavuşturmasında, sağ ve sol oportünizmin maskesini her seferinde düşürebilmesinde, varlığını sürdürdükçe belirli sayıda komünist partinin önemli kitle partileri haline gelmesine ve bu sayede devasa sınıf mücadelelerine ve ezilen halkların mücadelelerine öncülük etmelerine yardım etmesindedir. Bugünkü komünist kuşakları için önemi, gerçek bir ilham kaynağı olan, hatırı sayılır bir ideolojik, politik ve teorik miras bırakmasındadır. Öznel bakış açısı, Komünist Enternasyonal’in gerçek katkısını kavramamızı, yaptığı tahlilin evrimini, tarihsel önemini ve sonuç olarak uluslararası komünist hareketin niceliksel ve niteliksel geri çekilmesinin birçok alanda proletarya partilerini yeniden inşa etmeyi ve bunlar arasındaki ilişki ve işbirliği şekillerini tasarlamayı zorunlu kıldığı günümüz için taşıdığı faydayı anlamamızı engeller. V. Kongre tarafından ortaya atılan partilerin Bolşevikleştirilmesi parolasının amacı, partileri, V. Kongreden sonra bile var olmayı sürdüren sosyal demokrat geleneklerden koparmaktı. Örgütsel alanda ise, Bolşevikleştirme, partilerin gizli örgüt nüveleri temelinde yeniden inşasıdır: “Komünist Enternasyonal’in bu dönemdeki temel hedefi bağlı partilerin Bolşevikleştirilmesidir. Bu parola hiçbir biçimde, Bolşevik Partinin tüm deneyiminin otomatik olarak diğer partilere yerleştirilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Gerçekten Bolşevik bir partinin ana çizgileri şunlardır: a) Parti gerçek bir kitle örgütü olmak durumundadır, yani ister yasal ister yasa dışı yoldan olsun, işçilerle yakın ve olmazsa olmaz kabilinden bir ilişkisi olmalı ve onların talep ve umutlarını dile getirmelidir; b) Hareket kabiliyetine sahip olmalı, sekter ve dogmatik bir taktik izlememeli, düşmana karşı kendinden taviz vermeden her türlü stratejik manevrayı gerçekleştirebilmelidir: Bizim partilerimizin en büyük hatası bunu anlamamalarıdır. c) Devrimci ve Marksist temelde bir parti olmalı, her koşulda karşı konulamaz bir biçimde amacını takip edebilmeli, proletaryanın burjuvazi üzerindeki zafer saatini yaklaştırmak için en fazla çabayı göstermelidir; d) Merkezileşmiş bir parti olmalı, hiçbir fraksiyonu, gruplaşmayı ve eğilimi kabul etmemeli, tek bir blok halinde inşa edilmiş yekpare bir parti olmalıdır; e) Burjuva ordusunda sistemli bir örgütlenme ve propaganda faaliyeti yürütmelidir.” (aynı yerde) Komünist Enternasyonal, zamanının komünist partilerini zamanın görevlerinin ve durumun gerekleri düzeyinde gerçek komünist kitle partileri olarak görmez ve amacını şöyle tanımlar: “Büyük Komünist Partilerin yaratılması, tüm bir dönemin merkezi sorunudur.” (V. Kongre, Taktik Üzerine Karar, 3. bölüm)
3.”Görece İstikrar” Döneminin Sonu ve Kapitalizmin Yeni Bunalımı (1929-1933) Komintern’in VI. Kongre’si, emperyalist sistemde eşi görülmemiş bir krizin temelleri atıldığı sırada yapılır. Bütün burjuva ideologları, yeni krizin varlığını inkâr ederken VI. Kongre 1928′de genel bir krizin gelişini bildirerek bunlardan ayrılıyordu. 1929-1933 krizi patlak verdiğinde, Marksist tahlilin üstünlüğü bir kere daha kanıtlandı. VI. Kongre yaptığı tahlilde “istikrar” devrinin sonunun geldiği sonucuna varıyordu: “Üçüncü dönem (”yeniden inşa” adı verilen, ekonominin kapitalist biçimlerinin yeni bir teknik temelinde yeni bir gelişim gösterdiği dönemin başlangıcı), temelde kapitalist ekonominin ve hemen hemen ona paralel olarak SSCB’nin savaş öncesi durumlarının çok ötesine geçerek kalkınmalarıdır. Kapitalist dünya için bu, tekniğin hızlı bir biçimde geliştiği, kartellerin, tröstlerin, devlet kapitalizmi eğilimlerinin şiddetli büyümesi ve bunlarla birlikte dünya ekonomisinin çelişkilerinin, kapitalizmin krizinin tüm önceki süreciyle (azalmış Pazar payları, SSCB, sömürgelerdeki hareketler, emperyalizmin kendi iç çelişkilerinin gelişmesi) belirlenmiş biçimlerde hareket ederek şiddetli gelişmesi demekti. Özellikle üretici güçlerin gelişmesiyle pazarların küçülmesi arasında varolan çelişkiyi daha da şiddetlendiren bu üçüncü dönem, emperyalist devletler arasında yeni bir emperyalist savaşlar evresini, bunların SSCB’ye karşı savaşlarını, emperyalist devletlere karşı ulusal kurtuluş savaşlarını ve emperyalistlerin müdahalelerini, devasa sınıf savaşımları aşamasını engellenemez kılmıştır.” (VI. Kongre, Uluslar arası Durum Ve Komünist Enternasyonal’in Görevleri Üzerine Tezler) VI. Kongre, emperyalizmin çelişkilerinin şiddetlendiği sonucuna varır: “Bu dönem, uluslararası çelişkileri (kapitalist ülkelerle SSCB arasındaki karşıtlık, Çin’in kuzeyinin, ülkenin parçalanmasına yönelik ve emperyalistler arası mücadelenin başlangıcı olarak işgal edilmesi) ve kapitalist ülkelerin kendi içlerindeki çelişkileri (işçi sınıfı kitlelerinin radikalleşmesi, sınıf mücadelesinin yoğunlaşması) keskinleştirerek, sömürgelerdeki hareketleri zincirlerinden boşandırarak (Çin, Hindistan, Mısır, Suriye), kapitalist istikrarın çelişkilerinin gelişmesiyle birlikte kaçınılmaz olarak kapitalist istikrarın yeni bir sarsıntısıyla, kapitalizmin krizinin yoğunlaşarak ağırlaşmasıyla sonuçlanmaktadır.” (aynı yerde) Emperyalistler arası karşıtlıklar içinde, VI. Kongre, 1914-18 savaşının galip ve mağlupları arasındaki karşıtlığın altını çizer. Belli başlı faşist hareketler, tam da bu mağlup ülkelerde gelişmekte, ülkelerini soyan Versailles anlaşması temasını ve ulusal kalkınma söylemini kullanmaktadırlar. Bu emperyalistler arası karşıtlık, durumun tersine dönmesi ihtimali daima mevcut olsa da ve bu ihtimal, dikkati SSCB’nin savunulması sorununa yöneltmeyi gerektirse de, olayların gelişimini emperyalist bir savaşa doğru götürüyordu: “Kazanımlarının kalesi, uluslararası kurtuluşunun temel etkeni ve tek vatanı SSCB olan dünya proletaryasının görevi, SSCB’de sosyalizmin kuruluşunun başarıya ulaşması için katkıda bulunmak ve onu kapitalist ülkelerin saldırılarına karşı, mevcut tüm olanaklarla savunmaktır.” (aynı yerde) Demek ki, dünya proletaryasının SSCB’yi savunma görevinin ortaya konuluşu, ne VII. Kongrenin zoru ne de Komünist Enternasyonal’de bir darbe ile olmuştur. Bunu ortaya koyan, SSCB’nin, dünya proletaryasının ve ezilen halkların çıkarlarının, kapitalist sistemin yıkılması konusunda ayrılmaz bağlarla bağlı olduğunu ifade eden Komünist Enternasyonal’in önceki kongrelerini onaylamaktan başka bir şey yapmayan VI. Kongredir. VI. Kongre, bu tahlilden aşağıdaki görevleri çıkarır: - Barış için mücadele edilmeli, ancak çatışma halinde, emperyalist savaş, devrimci iç savaşa dönüştürülmelidir; - SSCB’nin savunması için tüm yollarla mücadele edilmelidir. - Sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerinin, özellikle de Çin’dekinin desteklenmesi gerekir; - Kapitalizmin istikrar dönemini idealize eden ve onda genel bir krizin nasıl filizlendiğini görmeyen sağ oportünizmle, V. Kongrede olduğu gibi Birleşik Cephe’yi reddeden sol oportünizme karşı mücadele sürdürülmeli ve yoğunlaştırılmalıdır. Henüz 1922′deki IV. Kongrede, Komünist Enternasyonal, “Komünist Partilerin en önemli görevlerinden biri uluslararası faşizme karşı direnişi örgütlemek, faşist çetelere karşı mücadelede tüm proletaryaya öncülük etmek ve aynı zamanda bu alanda Birleşik Cephe taktiğini enerjik bir biçimde uygulamaktır” demiştir. VI. Kongre, dünya devrimi programında bu tahlili tekrar ele alır ve aşağıdaki bilgileri verir: - Faşizmin ortaya çıkışının tarihsel koşulları üzerine: “Emperyalizm çağı, sınıf mücadelesinin yoğunlaşması, özellikle de emperyalist dünya savaşından sonra iç savaş etkenlerinin büyümesi, parlamentarizmin düşüşüne yol açtı. Buradan da “yeni” yöntemlere ve yeni hükümet biçimlerine varıldı. Burjuva gericiliğinin bu saldırısı, belirli tarihsel koşullarda faşizm biçimini aldı.” (VI. Kongre’ye uyarlanan Program ve Tezler) Faşizm demek ki, iç savaş ve sınıf mücadelesinin büyümesi tehlikeleri ile dolu ağır ekonomik kriz durumundaki burjuva parlamenter demokrasinin çürümüşlüğünde ortaya çıkar. Bu koşulların özellikleri şunlardır: “Kapitalist ilişkilerin istikrarsızlığı, kırsal yörelerdeki küçük burjuvazinin geniş katmanlarının yoksullaşması, sınıfsal mevkilerini kaybederek düşmüş önemli toplumsal unsurların varlığı ve nihayet proletaryanın kitlesel eylemlerinin değişmeyen tehdidi.” (aynı yerde) - Sınıfsal doğası üzerine: “Daha sert, daha istikrarlı, daha devamlı bir iktidarı güvence altına almak için, burjuvazi, parlamenter sistemden, partilerin uyum ilişkilerinden bağımsız olan faşist yönteme geçiş zorunluluğunu giderek daha fazla hisseder. Bu yöntem, “ulusal düşünce” ve “korporatif” temsil (ki gerçekte egemen sınıfların çeşitli kesimlerinin temsili söz konusudur) yardımıyla ideolojik olarak gizlenmiş doğrudan diktatörlüktür.” (aynı yerde) - Sınıfsal temeli üzerine: “Küçük burjuva kitlelerin, aydınların ve diğer toplumsal kesimlerin hoşnutsuzluğunu, bu iş için yeterli özellikler arz eden bir demagoji yardımıyla sömürür (Antisemitizm, tefeci sermayeye karşı kısmi hücumlar, parlamentodaki yurtseverlere karşı ve yozlaşmadan duyulan hoşnutsuzluk, faşist oluşumların maaş la çalışan üyelere sahip katı hiyerarşisinin kurulması, bir parti aygıtının ve memurlar topluluğunun oluşturulması). Faşizm diğer yandan işçi çevrelerine sızmak için çaba harcamakta ve buradaki en geri unsurları, sosyal demokrasinin pasifliğinin sebep olduğu hoşnutsuzluktan yararlanarak kendine üye yapmakta ve silah altına almaktadır.” (aynı yerde) - Sınıfsal hedefleri: “Faşizmin kendine biçtiği başlıca görev, devrimci işçi öncüsünün yıkılması, yani, proletaryanın komünist unsurlarının ve onların kadrolarının ortadan kaldırılmasıdır. (…) Burjuvazinin en bunalımlı dönemlerinde, anti-kapitalist lafazanlığa başvuran Faşizm, yolun devamında baştaki anti-kapitalist oyuncaklarını atar, kendi özünü giderek daha fazla ortaya serer, iktidarını sağlamlaştırır sağlamlaştırmaz da büyük sermayenin terörist diktatörlüğü olduğu açıkça ortaya çıkar.” (aynı yerde) Taktik ve Örgüt ile İlgili Sonuç VI. Kongre, yaptığı tahlillerden, kriz anında sermayenin ikincil olarak başvurduğu yol olan sosyal demokrasi hakkındaki eleştiriler zayıflatılmaksızın, Birleşik Cephe’nin zorunluluğu sonucunu çıkarır: “Değişen politik durumlara uyum sağlayan burjuvazi, sırası geldikçe faşist yöntemlere sırası geldikçe sosyal demokratlarla koalisyona başvurur. Bu sonuncusu da sık sık açıkça faşist bir rol oynar (Almanya’da Noske örneği, Polonya Sosyalist Partisi…).” (aynı yerde) Anti faşist Birleşik Cephe, demek ki, işçi kitlelerini anti faşist savaşımda birleştirmeyi ve sosyal demokrat yönetimin maskesini düşürmeyi amaçlayan bir taktiktir. Komünist Enternasyonal buradan hareketle başka görevler için de çağrıda bulunur: “Komünist Enternasyonal, emperyalist savaşların tehlikeleriyle mücadeleye kesin olarak hazırlanmaya özel bir dikkat gösterir. Komünist Partilerin eylemi, sosyal şovenizmin, sosyal emperyalizmin, burjuvazinin emperyalist planlarını gizlemekten başka bir işe yaramayan pasifist lafazanlığın maskesini düşürerek açığa vurmalıdır. (…) Komünist Enternasyonal’in bu alandaki temel parolaları: emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi; “kendi” emperyalist hükümetini bozguna uğratma; kendilerine saldırılması halinde SSCB’nin ve sömürgelerin her yola başvurarak korunması.” (aynı yerde) Komünist Enternasyonal bu açık seçik yaklaşımlarından örgütsel alanda şu sonuçları çıkarır: “Devrimci eylem ve çalışmayı koordine etmek ve onu daha etkili bir biçimde yönetebilmek için, dünya proletaryası, öncelikle komünist parti saflarında gözetilmesi gereken bir uluslararası sınıf disiplinine ihtiyaç duymaktadır. Bu uluslararası komünist disiplin, hareketin özel ve kısmi çıkarlarının genel ve daimi çıkarlarına tabi kılınmasında ve Komünist Enternasyonal’in yönetici organlarınca alınan tüm kararların bütünüyle uygulanmasında ifadesini bulur.” (aynı yerde, vurgular bizim) Komünist Enternasyonal’e göre, dünya çapındaki yeni bir çatışmanın yarattığı ağır ve karmaşık durumun, uluslararası komünist hareketin “yerel ve özel çıkarlarıyla” “genel ve daimi çıkarlarını” anlık olarak birbirleriyle zıtlaşmalarına yol açması muhtemeldir. İşte bu sebeple, VI. Kongre sonrası tarihsel dönemi ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nı ve faşizme karşı savaşımı, uluslararası komünist hareketin “genel ve daimi çıkarları” temelinde tahlil etmek uygun olur. Burada, 1939-1945 dünya savaşında Komünist Enternasyonal’i kapatmak için “bu hileyi tasarlayanın”, ne VII. Kongre, ne onun Yürütme Komitesi ne de SSCB olduğu açıkça görülmektedir. Bu suçlamalar, hazırlanmakta olan savaşın niteliğinin emperyalist olarak belirlendiği bir sırada, kapanma olasılığını gündeme getirenin VI. Kongre olduğu olgusunu ustalıkla bir kenara atarlar ve görmezden gelirler. VI. Kongre, uluslararası disiplinin, yukarıdan alınan emirlerin basitçe yerine getirilmesine indirgenemeyeceğinin bilincindedir. Tüzükler Komisyonu, belirsizliğe yer vermeyen bir çözümlemesinde “Yürütme Komitesi’nin Komünist Enternasyonal’i Moskova’dan yönetmesinin imkânsız olduğunu” açıklamaktadır. Sınıf mücadelesinin çok sayıda ve çeşitli ulusal gerçekliklerini yakından takip edebilmek için, Yürütme Komitesi, belirli coğrafi bölgelerdeki (Orta Avrupa, Doğu, vs…) akımlarla ilgilenmekle görevli “büro”lar kurmuştur. Kongre, Yürütme Komitesi’nin somut gerçeklikle ilgili mümkün olan en sağlıklı bilgilere anında ulaşabilmesi ve kararlarının seksiyonlar tarafından uygulanmasının denetlenebilmesi için, Partilerin Merkez komitelerinin faaliyetlerinin soruşturmacılarca takip edilmelerine karar vermiştir. Bu, zaten Lenin zamanından beri var olan eski bir uygulamanın takviye edilmesiydi. 4. Almanya’da Faşizmin Zaferi ve Komünist Enternasyonal’in VII. Kongresi (1934-1936). VI. Kongre ile VII. Kongre arasındaki dönemde, uluslararası durum, Komünist Enternasyonal’in tahlillerini doğrulayarak ve çok büyük önem taşıyan yeni belirtileri su yüzüne çıkararak hızlı bir biçimde değişir. Bunalım ve kapitalizmin “görece istikrar” döneminin 1929′dan itibaren sona ermesi, apaçık ve inkâr edilemez bir gerçekliktir. Bu arada, SSCB, sosyalizmi dünyanın giderek daha büyük kitleleri için daha inandırıcı bir seçenek haline getiren, Birinci Beş Yıllık Plan’ın itilimiyle gerçekleşen eşi benzeri görülmedik bir kalkınmayı yaşamaktadır. Birinci Beş Yıllık Planın başarısından sonra, SSCB’ye karşı gerçek bir ekonomik savaş ilan edilmiştir (sabotajlar, ithalatın engellenmesi, ambargo ve kredi taleplerinin reddedilmesi, aleyhte kampanya yürütülmesi…). Bununla birlikte, pazar bulamamaktan kaynaklanan kriz öyle boyutlara varmıştır ki, her biri kriz yaşamayan tek pazar olan Sovyet pazarına erişimlerini devam ettirmek isteyen emperyalist ülkeler arasındaki rekabeti on katına çıkarmıştır. Nitekim mekanik konstrüksiyon gibi belirli sektörler, 1929 krizinin bu çökmüş ve yerinden oynamış ekonomiler denizindeki tek dinamik pazar olan Sovyet pazarı sayesinde dayanabilmiştir. Savaşın hemen o yıllarda patlak vermemesinin iki temel nedeni de burada yatmaktadır: Sovyet pazarına erişim ve dünya proletaryasının savaşa karşı harekete geçmesi. Buna ekonomik ve askeri gücü ve sağlamlığı ile destekleyici bir unsur olarak SSCB’nin kendisi de dâhildir. Böylelikle krizin çözümü, emperyalist ülkelerin her birinin kendi içinde, emperyalistler arası çatışmaların şiddetlenmesinde, özellikle de sömürgeleri olmadığı için pazar bulma sıkıntısını daha fazla hisseden önceki savaşın mağluplarında aranmıştır. Savaşa ilk katılan, 1931′de Çin’e saldırarak bu ülkedeki batılı çıkarlara el koyan Japonya olur. Çin halkını aktif olarak destekleyen sadece SSCB ve Komünist Enternasyonal’dir. Emperyalist güçler bu konuda, daha sonraları “müdahale etmeme” sözcükleri ile tanınacak olan yeni bir politika izlerler. Bu politikanın temeli, önceki savaşta yenilmiş emperyalist güçleri “serbest” kolonilerde Pazar aramaya ve SSCB’ye karşı bu amaçla savaş açmaya yöneltmektir ve asalet ünvanlarını Nazi Almanya’sının ortaya çıkışı ile beraber kazanacaktır. 1929 krizinin başka bir özelliği, aşırı üretimden kaynaklanan bildik krizlerden farklı olarak bir yeniden canlanma ile sonuçlanmaması, 1937′de yeni bir ekonomik krizle sonuçlanacak olan uzun bir bunalım dönemini başlatmasıdır. Bu kriz, tüm burjuvaları işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerindeki baskıyı arttırmaya ve içlerinden önemli bir kısmını krizin çözümünü faşist diktatörlükte aramaya iten derin ve uzun süreli bir krizdir. Böyle bir perspektif, özellikle de 1914-18 savaşından yenik çıkmış ülkelerde hayata geçirilecektir. Ve 1932-33′ten itibaren Almanya’da Naziler iktidara yerleşecektir. Somut Durum ve Tahlili. Faşizmin zaferi, Alman işçi sınıfının ciddi bir yenilgisiydi. Bunun sonuçları, işçi sınıfına ve onun partisine karşı açık bir diktatörlük, gerici akımların burjuva demokrasilerinde eşi görülmemiş bir gelişimi, faşist örgütlenmelerin büyümesi, emperyalistler arası ve/veya SSCB’ye karşı savaş tehditlerinin büyümesidir. VII. Kongre’yi meşgul eden iki merkezi sorun vardır: Faşizme karşı mücadele ve savaşa karşı mücadele. a) Savaşa Karşı Mücadele: VII. Kongre, şu olguyu başlığa yerleştirir: “Dünya çapındaki ekonomik kriz dönemi ve özel bir biçimin bunalımı, eşitsiz gelişmenin kendine özgü bir örneğini ortaya koymaktadır. Kapitalizmin her alandaki bu eşitsiz gelişmesinin sonuçlarını bize göstermektedir.” (Ercoli’nin konuşması) Lenin tarafından ortaya konan gelişmenin bu yasası, 1914-18 savaşının galiplerinin kendi aralarında ama aynı zamanda bunlarla mağlup ülkeler arasında patlak verecek ve Versailles anlaşmasıyla dayatılan dengenin kırılmasıyla sonuçlanacak emperyalistler arasındaki çelişkiler temelinde bir savaş olasılığını güçlendirmektedir. Ercoli, şu ifadeleri kullanmaktadır: “Önemle belirtilmelidir ki, mağluplara savaş sonrası anlaşmaları dayatan güçlerin kendi aralarında bile karşıtlıklar keskinleşmektedir. Bazıları diğerleriyle rekabet halindeydi ve bu rekabetin savaş sonrası anlaşmalarla kurulan sistemi havaya uçurması kaçınılmazdı.” (aynı yerde) Rakiplerin zararına olarak mümkün olan en fazla sayıda pazar ele geçirmek temelinde varolan emperyalistler arasındaki karşıtlık, bu ülkelerden her birini, diğerlerinin etki alanlarına sızması için ihtiyaç duyduğu “damping”i (fiyatları düşürmeyi) sağlamak için kendi proletaryasını daha fazla sömürmeye yönlendirir. Bu durum da burjuvazi-proletarya karşıtlığını ağırlaştırır. Faşizm, burjuvazinin bu karşıtlığın ağırlaşmasına belirli ülkelerde verdiği cevaptır. VII. Kongre, VI. Kongre’den sonra gün ışığına çıkan üç yeni durum tespit eder: “SSCB’nin güçlü bir biçimde gelişmesi, Japon militarizminin uzak Doğudaki saldırısı, Faşizmin Avrupa’daki ve özellikle de Almanya’daki ani yükselişi.” (aynı yerde) Bu üç unsur, birbirlerine zıt olarak ve karşılıklı etkileşim içinde hareket etmektedir. Gelecekteki savaşın yönelimi ve olayların evrimi, bu unsurlar arasındaki dengeye bağlıdır. SSCB’nin, tüm dünyanın krizde olduğu bir sırada gerçekleştirdiği coşkun gelişme, uluslararası otoritesini ve barış politikasını güçlendirmiştir: “Sovyetler Birliği ile kapitalist ülkeler arasındaki ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. Bu aşamanın ayırt edici özellikleri, proletarya diktatörlüğü ülkesinin artan otoritesi ve barış politikasıdır.” (aynı yerde) Bu durum, Japon faşist militarizminin ve Alman nazizminin sözünü verdikleri anti-Bolşevik haçlı seferi hedefi için dayanak bulmada yararlandıkları bir Sovyet karşıtlığına yol açar. Bu ortaya çıktığı andan itibaren, faşizm, VII. Kongrenin gözünde baş düşman olur: “Mücadelemizin ateşini barışın baş düşmanı olan Alman faşizmi üzerinde yoğunlaştırarak, emekçilerin ve işçi sınıfının tüm kazanım ve özgürlüklerinin yenilmez savunucusu görevimizi yerine getiriyor ve ulusal özgürlükleri savunuyoruz. Bu bizi, “bizim kendi ülkelerimizin” emperyalizmine ve Alman faşizmi ile bağları olan kapitalist ülkelerin savaş yanlısı aşırı uçtaki partilerine karşı uzlaşma kabul etmez bir mücadele yürütmekten alıkoymaz.” (aynı yerde) Bu yaklaşım 1935 tarihlidir. Bu tarihte, Alman faşizmiyle nesnel olarak zıtlık halindeki çok sayıda ülkenin burjuvazisi, onun kararsız saldırganlığını SSCB’ye yönlendirmeye çalışmaktadır: “Gerici İngiliz burjuvazisi, kendi çıkarlarını tehdit eden Japon emperyalizminin ve Alman emperyalizminin yükselişini, Sovyet karşıtı bir yola sevkedebilmeyi ümit etmektedir. (…) İngiliz burjuvazisi verdiği ödünlerle ve Avrupa ile Uzak Doğu’daki savaş kışkırtıcılarına verdiği destekle, Britanya İmparatorluğu’nun da kaçınılmaz olarak içine sürükleneceği yeni bir dünya savaşının patlak verme anını yaklaştırmaktadır.” (aynı yerde) Bu gerçek, 1939′daki Molotov-Ribbentrop saldırmazlık anlaşmasına karşı yürütülen burjuvazinin kin dolu kampanyasını kolaylıkla benimseyenleri düşündürmeliydi. Tarihin, 1935′teki VII. Kongrenin bu tahlilini teyit ettiğini şimdilik bir kenara yazalım. Zira Fransa’da kitlelerin daha 1934′ten beri varolan, nihai bir eylemle Fransız faşistlerinin iktidara gelme tehlikesini savuşturan baskısı sonucu, Fransız emperyalizmi, SSCB ile anlaşmak zorunda kalmıştı. Halk Cephesi’nin 1937-38′deki yenilgisi, Fransız burjuvazisinin, İngiliz türdeşleriyle bunların Sovyet karşıtı ikiyüzlülüğü temelinde anlaşmasına, böylece görece dengeyi kırarak insanlığı savaşa sürüklemesine olanak tanıdı. | |||