|
|
TKP, UKKTH VE SOSYAL-ŞOVENİM GELENEKSEL İNKÂRIN ‘GELENEK’SEL TEKRARI! |
|
|
İçindekiler Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren egemen sınıflar sömürü ve baskı düzenini devam ettirmek için yığınları birbirine düşürme, kendi zemininde suni çatışmalarla düzene yedekleme çabasına girmiştir. Türkiye egemen sınıflarına has değildir. Sömürü düzenin mevcut olduğu her toplumda sahte düşmanlar, abartılmış tehlikeler ve düzen zemininde saflaşmalar yaratılır. Egemen sınıflar, iktidarlarını, -bazen suni, bazen gerçek sorun ve sıkıntılardan kaynaklanan- bu düzen içi çatışmalar, saflaşma ve düşmanlıklar üzerinden kurar. Egemen sınıflar için mesele; bu saflaşmaları düzenin sınırları içerisinde tutabilmek, ‘muhalefet’i de kontrol altına alabilmektir. Eğer laiklik tartışılacaksa; iki taraf da kapitalizmin sınırlarını aşmayan, dahası doğrudan sosyalist olmasa bile demokratik/sosyalist mücadeleye hizmet etmeyecek bir noktada olmalıdır. Böylesi bir laiklik tartışması egemen sınıflar için mubahtır; sakıncasızdır; hatta elzemdir. ‘Sol’, ‘sosyalist’, muhalif güçler de anti-emperyalist, demokratik, anti-faşist devrimci bir programın parçası olarak laiklik talebiyle mücadele etmek yerine görünüşte ‘devrimci’ laflar edip egemen güçler arasındaki çatışmada düzen içi güçlere yedeklenirse, onunla aynı hatta savrulursa ne ala memleket! Ülkemizde milliyetçilik yıllardır toplumu yönetmenin, halkları bölüp parçalamanın temel argümanlarından birisi olagelmiştir. Egemen güçlerin farklı fraksiyonları halktan daha fazla oy alabilmek adına milliyetçilik konusunda yarıştan geri durmamışlardır. Sınır ötesi operasyonlarla birlikte yükselen şoven milliyetçi dalga bu yarışı daha da hızlandırdı. Dahası yarışa katılmayanları, yarışta biraz geri kalanları “hain” ilan etmeye kadar vardırdı. ‘Sol’ da bu furyadan payına düşeni aldı. ‘Yeni’ tez ve görüşlerle bu ‘furya’ya ‘ayak uydurdu’; düzen içi bir mevziiye geçişi son noktasına vardırdı. Ya ‘teröre karşı mücadele’ kervanına katılacaksın ya da terörist ilan edileceksin baskısına teslim oldu! Egemen sınıfların; Kürt halkını, devrimcileri, demokratları ve işçi sınıfının devrimci öncüsünü terörist/bölücü ilan etmek, onu yığınlardan tecrit etmek için yükselttiği bu saldırı dalgasından solun, ‘sosyalistlerin’ ve muhalif kesimlerin etkilenmemesi düşünülemezdi. ‘Normaldir’, nesnel koşulların ‘sol’daki yansımasıdır; ancak bu boyutlardaki bir etkide öznelliğin de ciddi bir payı vardır! Şoven milliyetçi dalga, yıllardır süren Kürt sorunu ve sorun üzerinden yaratılan kamplaşma ‘sol’un içinde bulunduğu reformist, revizyonist platformu daha da derinleşti. Marksizm-Leninizm’in en temel tezleri ‘sol’culuk, ‘sosyalistlik’ ve değişen koşullar adına inkar edildi. Aslında pratik-politik platform teorileştirildi. Yüzyıllık reformist, revizyonist ve sosyal-şovenist tezler yeniymiş gibi ‘piyasa’ya sürüldü. Sosyal-şovenist bir yaklaşımla ortaya atılan ‘yeni’ tezler oldukça çeşitli. Ancak içlerinde en pervasızı ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını (UKKTH), emperyalizmin girdiği yeni dönemde “geçersiz”, dahası “emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden bir hak” olarak ele alan, ezilen ve baskı altına alınan ulusların mücadelesini; kendi kaderini tayin hakkını kazanma yoluna girdiği için ‘düşman’ ilan eden ‘yeni’ tez ve açılımlardır. Bu ‘yeni’ tezin sahipleri, ezilen ulusların ve asıl ‘dert’ olan Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının artık geçersiz olduğunu ‘kanıtlamak’, dilini ve kültürünü özgürce kullanma ve varlığının tanınması mücadelesini “ikincil önemdeki”, hatta koşullar gereği “gereksiz” bir mücadele olarak ilan etmek için bir takım genel doğruları yineleme ihtiyacı duyuyorlar. Buna göre UKKTH artık “gerici bir taktik” olmuş, “emperyalizmin temel ilkesi” haline gelmiştir. SSCB ve sözde sosyalist bloğun dağılmasıyla, ulusların kaderlerini tayini “imkansız hale gelmiş”, yani eski dönemin taktikleri de ‘eski’miş; yerine “sınırların değişmezliği” ilkesi geçmiştir. Öyleyse Kürt halkının, Kürt işçi sınıfının ekonomik, demokratik haklar için, siyasal demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesiyle birlikte kendi kaderini tayin hakkı için, dili, kültürü ve kimliği üzerindeki baskılara karşı mücadelesi ‘eski’miştir, ‘anlamsız’laşmıştır. Kürt halkı her şey için mücadele edebilir, ancak, yasaklanan dili; mesela çocuklarına kendi dilinde isim vermek, okullarda ana dilinde eğitim görmek için mücadele etmemelidir. Eğer, hâşâ; böyle bir işe girişirse, yapılan tespitler gereği, -kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin emperyalizmin ilkesi olmasından dolayı- emperyalizme hizmet etmiş olur! Mücadele yalnızca “ortak temelde”, yani sınır ötesi operasyonlara, köylerin boşaltılmasına, korucu terörüne karşı koymadan, bu meselelere dokunmadan özelleştirmeye, düşük ücrete, ağır çalışma koşullarına vb. işçi sorunlarına karşı verilmelidir. Eee, ‘yeni’ tezlerin sahipleri Kürt işçi sınıfının elini, ayağını tutmuyor ya; isterse Kürt halkının ulusal taleplerine yakından uzaktan değinmemek şartıyla Türk emekçileriyle beraber “sosyalizm” için mücadele edebilir. Daha ne olsun! Tabi; bu kadar ‘bahşedilmişliğe’ karşı, Kürt halkının ulusal/demokratik taleplerini savunmama sınırlaması olacak! Ancak niyet elbette “kötü” değil. Araya Kürt halkının dili, kültürü, kimliğinin tanınması vb. bölücü talepler girmesin ki; Kürt ve Türk işçileri beraberce, ortak bir mücadele verip “sosyalizme” yürüyebilsinler! Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını dünya ölçüsünde “gündemden düşmüş” ilan eden ‘teorisyen’ ve yazarlar, Kürt ve Türk işçi sınıfına bir öneride bulunup, ulusal talepleri karıştırmazsanız sosyalizme daha kolay ilerlenir demekle yetinmiyor. Daha da ötesinde; “ulusal demokratik taleplerin savunusu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı emperyalizmin işidir, onun bölge planlarının bir parçasıdır” deniyor. Dahası devrimci sınıf partisinin bu talepleri savunması emperyalizmin yörüngesine girmek, “küreselleşme düzleminde kendine yer edinmeye” çalışan ulusal hareketlere yamanma çabası olarak ilan ediliyor. Bu anlayışa göre emperyalizme karşı olunacaksa; ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını savunmak bir yana, en basit taleplerine bile elini sürmeyeceksin! Böyle bir iddiayı kabullendirmek epeyce çaba ister. Genel doğru ve ihtiyaçlar üzerinden yersiz, alakasız bağlantılarla bu ‘yeni’ tez ve iddiayı gerekçelendirmek gerekir. Ulusların kaderlerini tayin hakkının inkârını açıklarken temel ‘gerekçe’lerden birisi “işçilerin sınıfsal mücadelelerinin gerekleri”dir: “Hiçbir ulusal talep veya ayrılma isteği enternasyonalist ilkelerin ve işçilerin sınıfsal mücadelesinin gereklerinin önüne geçemez.”[1] Evet, doğrudur; temel mesele işçi sınıfının çıkarlarıdır. Ulusal soruna, kadın sorununa, sermayenin emekçilere yönelik hak gasplarına vb. bütün sorun ve saldırılara karşı sosyalistlerin bakışı sınıfsaldır. İşçi sınıfının tarihsel çıkarlarını esas alırlar. Temel olan sosyalizm mücadelesine yapılacak katkıdır. Burada bir sorun yoktur. Sosyalist olmanın, Marksist-Leninist olmanın kıstası zaten bütün meseleleri işçi sınıfının çıkarlarına göre yorumlamak ve sınıf mücadelesinin gereklerine uygun bir mücadele hattına girmektir. Ancak bu gerçek, artık ulusal sorunun önemini yitirdiğine, UKKTH’nı geçersiz kıldığına, sınıf bilinçli Türk işçilerinin Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımasını ‘emperyalizmle işbirliğine’ kanıt olarak kullanılmaya çalışılırsa alakasız, dahası ezilen ulusla ilişkisi bakımından şovence bir bağlantı kurulmuş olur. Başka bir yerde; “ulusal sorun, bir sorun olarak ne denli önemli olursa olsun, öncelikli olarak devrim teorisinin bir uzantısı, bir alt başlığıdır”[2] deniyor. Doğrudur; ulusal sorun devrim teorisinin ve devrim mücadelesinin alt başlıklarından, çözümü de programının maddelerinden birisidir. Ancak bu temel doğrudan çıkartılan sonuç; devrim teorisi ve mücadelesinin yalnızca ‘alt başlığı’ olan ulusal sorunun üstünden atlanabileceğidir. Tabi; devrimin çıkarları gereği! İşçi sınıfının devrimci/sosyalist iktidarını hedef alan devrimci bir parti için işçi sınıfı hareketinin ilerlemesi, gelişmesi ve bu gelişme için ihtiyaç ve görevler birinci plandadır. Bu genel doğru; ulusal sorunun çözümünü hedeflemenin, bunu devrime bağlamanın ve somut bir sorun olarak mücadele etmenin işçi sınıfının çıkarlarıyla çeliştiği anlamına gelmez; tersine bu bağlamda anlam kazanır. Ulusal sorun başlı başına yakıcı bir sorundur; ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesinin ihtiyaç ve görevleriyle birleştiğinde sosyalistler için daha bir önem kazanır. Ulusal sorun konusunda söz söylemeyen, ulusal sorunun çözümüne müdahale etmeyip çözümü burjuvaziye bırakan işçi sınıfının sosyalizme ilerleme şansı yoktur. Ulusal soruna söz etmeyen, demokratik talepleri savunmayan bir devrim teorisinin de bilimsel olması düşünülemez. İşçi sınıfının çıkarları, mücadelesinin gelişip serpilmesi için ulusların kendi kaderini tayin hakkını inkar etmek, egemenler tarafından emekçileri bölmek için sürekli kaşınan ve yakıcı bir hale gelen Kürt sorunun çözümü için mücadeleyi işçi sınıfının çıkarlarından ayrı görmek, sözde işçi sınıfının/devrimin çıkarları adına işçi sınıfına ve emekçilere ihanet etmek, işçi sınıfını şoven milliyetçiliğin kuyruğuna takmak için ‘sol’dan ‘takla’ atmak demektir. Bir diğer doğru; Kürt emekçilerinin Türk emekçileri gibi emekçi olmaktan kaynaklı ortak sorun ve sıkıntıları yaşamalarıdır. Düşük ücret, ağır çalışma koşulları, hak gaspları, taşeronlaşma, esnek çalışma, özelleştirme vb. sorunlar Türk emekçilerinin olduğu kadar Kürt emekçilerinin de sorunudur. Türk ve Kürt emekçileri ortak dert ve sorunlardan muzdarip olmakta, aynı sömürü düzeninde sınıfsal sömürüye maruz kalmaktadırlar. Bu durum sömürü düzenine karşı Türk ve Kürt işçi sınıfının ortak mücadelesini koşullamaktadır. Ancak ortak sorunlar üzerinden kapitalist sömürü düzenin karşısına dikilecek Türk işçileri Kürt halkı üzerindeki ulusal baskıya sessiz mi kalacaktır; ya da Kürt işçi sınıfı dilini, kültürünü ve kimliğini doğru düzgün yaşayamazken, kendi üzerindeki ulusal baskıya dair söz söylemeden ve bunu işçi sınıfının devrimci hareketiyle birleştirmeden sınıf bilincine nasıl ulaşacaktır? Egemenler halk yığınlarının özlemlerini ve genel doğruları kendi egemenliklerini meşrulaştırmak, icraatlarına ‘bilimsel’ veya ‘duygusal’ bir temel sağlamak için kullanmışlardır/kullanmaktalar. Sınır ötesi operasyonlar yapılırken ‘vatan için şehit olan evlatlarımızın’ intikamını almak üzere onbinlerce asker Kuzey Irak’a sevkedildi. Yahut Kürt halkının dili, kültürü baskı altına alınırken, dahası Kürt halkı operasyon terörüyle katledilirken “Türk vatanının bölünmez bütünlüğü” için, “milletin güvenliği ve mutluluğu” için operasyonların yapıldığı propaganda edildi. “Halkın/milletin mutluluğu”, “güvenlik”, “vatanın bölünmez bütünlüğü” söylemleri, şovenizmin hiçbir zaman gerçekleşmeyen; baskı ve sömürü düzeni devam ettikçe de hiçbir zaman gerçekleşemeyecek ‘sosyal’ yüzü oldular. Benzer çaba ve yöntemler, tarihsel materyalizmle, sınıf hareketinin yönelim ve ihtiyaçlarıyla uzaktan yakından ilintili olmayan yaklaşımlar ‘sol’da da etkili olmuş, egemen güçlerin baskı ve saldırılarıyla birleşince ‘teori’ düzeyine yükselmiştir. Bugün ‘sol’la uzaktan yakından ilgisi kalmamış –doğuşundan itibaren darbeci anlayışın etkisinde olan- İşçi Partisi hareketinin ulaştığı şoven milliyetçilik sözde bir emperyalizm karşıtlığıyla gerekçelendirilmiştir. Benzer bir biçimde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ve bunun bir parçası olarak (esasında ‘parça’ olmanın ötesinde amaçlanan) Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının inkar edilmesinin, ulusal/demokratik hakları için sosyalistlerin –özellikle ezen ulus sosyalistlerinin- mücadelesinin ‘gereksiz bir yarışma’ olarak algılanması da -İşçi Partisi’nin açtığı yolda ilerleyerek- “emperyalizme karşı mücadele” ve “işçi sınıfının çıkarları” ile gerekçelendirilmektedir. Eğer küçük-burjuva popülist yaklaşımlardan uzak durulacak, egemen sınıfların her türlü baskı ve tahakkümüne –teorik ve pratik olarak- baş eğmeden mücadele edilecekse, Marksizm-Leninizm’in, diyalektik ve tarihsel materyalizmin birikimi ve bu birikimden ortaya çıkan en temel tez ve görüşlere sıkı sıkıya bağlı kalınacaksa “işçi sınıfının çıkarları” iddiası gerçeklik taşıyabilir; ancak bu kapsamda gerçek anlamıyla işçi sınıfı mücadelesinin gelişim dinamiklerine ve ihtiyaçlarına cevap verilebilir. Aksi halde “işçi sınıfı çıkarları”, “emperyalizme karşı mücadele”, her türden sağ ve ‘sol’ liberal/oportünist akımların, işçi sınıfını “işçi sınıfının ideolojik önderliği” ile ‘baypas eden’ ‘sosyalist’ aydınların ‘teori’ üretme çabalarının argümanları olarak kalırlar. Sorun bu kadarıyla kalsa; eleştiriyi hak etmekle beraber; Marksizm’den uzaklaşmış bir akımın, yüz yıllık revizyonist, sosyal-şovenist tezleri yinelemesi kapsamında değerlendirilebilirdi. Ancak Marksizm’i lafızda olsa da kullanmak, her türlü teorik ‘saptamayı’ Marksizm’in, “işçi sınıfının çıkarları”, “emperyalizme karşı mücadele”nin gereği olarak ilan etmek, ilerlenen ‘yeni’ yolun; sosyal-şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliği baskılanmasının Marksizm olarak sunulması eleştirinin kapsamını genişletmektedir. ULUSAL SORUN VE ULUSAL MÜCADELELER Ulusal sorun burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesiyle tarih sahnesine çıkmıştır. Burjuvazi feodal sınıflara karşı; ticareti geliştirmek için ülke içindeki feodal sınırların kaldırılması, soyluların ayrıcalıklarının kaldırılıp hukuksal eşitliğin sağlanması, toprak köleliliğin ortadan kaldırılması ile ‘özgür’ emek-gücü ordusunun oluşturulması, kapitalizmin gelişiminin önünün açılması talepleriyle mücadele etmiş, ulusu arkasına almıştır. Feodalizme karşı mücadele sonucu burjuvazinin egemen olduğu ulusal devletler kurulmuştur. Kapitalizmin ilk dönemindeki ulusal hareketler feodalizme karşı burjuvazinin önderliğindeki hareketler olarak şekillenmişlerdir. Emperyalizm döneminde ise ulusal hareketler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Birincisi emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürgesi ülkelerde yığınların emperyalizme karşı mücadelesi, ikincisi çok uluslu ve ulusal baskının mevcut olduğu ülkelerde ezilen ulusun ezen ulus burjuvazisine karşı mücadelesidir. Ülkemizdeki ulusal sorun; emperyalizm döneminde, çok uluslu Türkiye devletinde Kürt halkının kimliğinin inkâr edilmesi, dilinin ve kültürünün baskı altına alınmasıyla ortaya çıkmıştır. Kürt halkı uluslaşma sürecine geç girmiş, Cumhuriyetin kuruluşuyla Türk egemen sınıfları tarafından baskı altına alınmıştır. Emperyalizm ulusların esaret altına alınmasına/köleleştirilmesine dayanır. Ulusal sorun emperyalizmin sömürgelerdeki egemenliğinden ve ulusal baskı siyasetinden kaynaklanır. Sosyalistler ezilen ve baskı altına alınan ulusların emperyalizme karşı mücadelesini destekler, ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin hakkını savunurlar. ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN HAKKI Tarihsel bir kategori olan ulus, kapitalizmin doğuşuyla beraber ortaya çıkmıştır. Ulusal hareketlerin ortaya çıkması için kapitalizmin gelişmesi, en azından feodalizmin bağrında kapitalist ilişkilerin ortaya çıkmasını öngören nesnel koşulların belirmesi gerekmiştir. Bu nesnel koşullar ki; tarihin tekerleğinin peşinden yürüyen burjuvazinin güçlenip feodal sınıflardan iktidarı almasında başat rol oynamıştır. Ancak bugünden bakıldığında, burjuva/ulusal hareketi doğuran nesnel koşullar ortadayken, 18. yy. ve 19. yy. “ulusal hareketlerinin anlamsız” olduğunu söylemek hiç kimsenin aklına gelmemiştir. İş günümüze gelince, egemen sınıfların baskı ve zorbalığı somut/güncel bir hal alınca, emperyalizmin kendi karşıtını –sosyalist ve ulusal tepkileri- sürekli ve sürekli yaratmak zorunda olduğu, emperyalizm emperyalizm olarak kaldıkça başka türlüsü de mümkün olmadığı halde ulusal hareketlerin ilerici niteliğini[3] ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını inkar etmek nedense birden akıllara gelivermiştir! Ulusların kaderlerini tayin hakkının emperyalizm çağında geçersizleştiğini ileri sürmek, “bugün gündemde olan, ‘bağımsız ulusal gelişme’ değil, ulusal hareketlerin hepsini belirleyen, ‘küresel eklemlenme’ ve emperyalist-kapitalist sistem içinde avantajlı yer kapma çabalarıdır”[4] demek, emperyalizmi ve emperyalizmin nesnel niteliğinden kaynaklı ulusal hareketleri inkar etmek anlamına gelir. Emperyalizm -hala ulusların baskı ve sömürü altına alınması anlamına gelen emperyalizm- varolduğu sürece; ulusal başkaldırının, emperyalizme karşı -işçi sınıfı dışındaki sınıfların önderliğinde- ulusal mücadelenin olamayacağını söylemek bilimsel sosyalizm metodunu bir yana bırakmak, burjuvazi ve onun ‘değişime açık’ ideologlarının, ‘bilim insanlarının’ ‘gerçekçiliğine’ baş aşağı dalmaktır. Ulusal hareketlerin ilerici nitelik taşıyabilme olanağı dışarıda bırakan yazarlarımız, böylece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının gerici, emperyalizmin çıkarlarına uygun bir ‘hak’ haline geldiğini, dolayısıyla sosyalistlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmaması gerektiğini söylüyorlar. Buna göre bir “taktik ilke” olarak savunulan ulusların kaderlerini tayin hakkı, yeni koşullar gereği –SSCB’nin ve sosyalist bloğun dağılması sonucu- savunulmaması gereken bir “taktik ilke” haline gelmiştir. Kurulan mantığa göre; yalnızca “taktik bir ilke” olan ulusların kaderlerini tayin hakkı; bölücü, Türk ve Kürt emekçilerin birlik ve mücadelesini engelleyen bir ilke haline gelmiştir; dolayısıyla yerini “sınırların değişmezliği” ilkesine bırakmalıdır. Ulusların kaderlerini tayin hakkının gündemden düşmesi ve yerine “sınırların değişmezliği” ilkesinin geçmesi ne demektir? Sömürülen ve baskı altına alınan uluslar, “sınırların değişmezliği” ilkesi gereği aynı baskı ve zorunlu birliğe mahkûm mu olmalıdır? Emperyalizm güdümlü ulusal hareketlere karşı çıkalım derken emperyalizme karşı mücadele eden, kendi kaderini tayin hakkı için verdiği mücadele ile emperyalizmin tekerine çomak sokan hareketlere de mi karşı çıkılmalı? Elbette, yaşam “lafla” ilerlemiyor. “Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi gündemden düştü” denildi diye gündemden düşmez. Emperyalizm varoldukça, uluslar baskı ve sömürüye maruz kaldıkça emperyalizme karşı mücadele, dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için mücadelesi devam edecektir. “Sınırların değişmezliği” ilkesinin “işçi sınıfının çıkarları”, “emperyalizme karşı mücadele” gerekçeleriyle açıklanması ise ayrıca dikkate değerdir. Çünkü, egemen sınıflar Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren “dış güçlerin kışkırtması” propagandası eşliğinde Kürt halkının kendi kimlik, dil ve kültürünü kullanmasına karşı her türlü şiddet ve baskı araçlarını kullanırken temel ilkesi “sınırların değişmezliği” ilkesiydi. Bu ilke gereği; “dış güçlerin kışkırtması”, “emperyalizmin oyunu” ve “ülkeyi bölünmeye götüreceği” iddiasıyla Kürt halkının en basit hak ve talepleri dahi yok sayıldı. Aynı ilke gereği Kürt halkının bir ulus olarak tanınması bir yana, kimliği ve varlığı yok sayıldı; gösterilen varlığa karşı legal-illegal tüm güçler seferber edildi. Şoven milliyetçi geleneğin “ilke”si de buydu: ‘Vatan bölünmez’, ‘Misak-ı milli’den taviz vermeyiz’; yani “sınırların değişmezliği”[5]. Şoven milliyetçilik açısından anlaşılır olan bu ilkenin, ‘sosyalistlikle’ yan yana ifade edilmesi trajikomiktir – ancak yeni değildir. Hal böyle olunca; “emperyalizme karşı mücadele”, hatta “işçi sınıfının çıkarları” gereği temel ilke “sınırların değişmezliği” olunca ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesi elbette “geçersiz” oluyor; “anlamını yitiriyor”! *** Kolay değil; şoven milliyetçiliğin gemi azıya aldığı, sınır ötesi operasyonların büyük bir propaganda ve savaş psikolojisiyle yürütüldüğü bir dönemde ulusların kaderlerini tayin hakkını, dahası Kürt ulusunun kaderini tayin hakkını savunmak hiç kolay değil. Ancak faşizmin ve gericiliğin Kürt halkını baskı altına almasına, katletmesine ses çıkarmamak sosyalizmin lafzıyla dahi bağdaşmaz. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının, buradan yola çıkarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının geçersizleştiği iddiası, SSCB ve sosyalist bloğun dağılması ve tek kutuplu dünyanın ortaya çıkışıyla gerekçelendirilse de, esas neden egemen sınıfların ulusal baskı siyasetinde, bu siyasetin ‘devrimci’, ‘demokrat’, ‘sol’, ‘sosyalist’ güçler üzerindeki etkisinde, Kürt sorununun omuzlara yüklediği sorumluluğu taşıyamamakta aranmalıdır. Kendi kaderini tayin hakkının inkarı; güncel siyasette mevcut olan sosyal-şovenist tutum ve yerleşmiş pratiği teorileştirilme çabasıdır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesini geçersiz ilan edilirken; sözde Kürt ve Türk halkının birliğinin savunusu, burjuvazinin Kürt halkına Cumhuriyet’in kuruluşundan beri yinelediği birlik çağrısından farksızdır. Farksızdır; çünkü burjuvazi Kürt halkının kimlik, dil ve kültürünü tanımadan, en temel haklarını yok sayarak birliği sağlamak istiyor. En önemlisi de, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını yok sayarak birliği savunuyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının geçersiz olduğunu öne süren yazarlarımız da, yine benzer şekilde, Kürt ve Türk halklarının birliğini, ancak Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olmadan birliğini savunuyorlar -tabi, “işçi sınıfının çıkarları” gereği… Buna göre; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını bir kenara bırakırsak mesele kendiliğinden çözülmüş olur; birlik sağlanmıştır! Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını gündemden düşmüş ilan etmek için bu ilkeyi ifade ettiği anlamdan uzaklaştırmak, açıkça söylemek gerekirse çarpıtmak gerekir. Çarpıtma UKKTH meselesinde iki ayrı sorunun birbirine karıştırılmasında başlıyor. Birincisi; ulusların kaderlerini tayin hakkı nedir, her zaman geçerli bir ilke midir? İkincisi; proletaryanın devrimci mücadelesi açısından ezilen ulus nasıl örgütlenmeli, kaderini nasıl tayin etmelidir? Bu iki sorun birbirine bağlı ancak ayrı sorunlardır. Ulusun kendi kaderini tayin hakkı yani ayrılma hakkı vardır. Ancak proletaryanın çıkarları ayrılmakta veya tek bir devlet çatısı altında yaşamakta olabilir. Stalin sorunu şöyle ifade eder: “Ulus, kaderini serbestçe kararlaştırma hakkına sahiptir. Onun, elbette öbür ulusların haklarını çiğnemeksizin istediği gibi örgütlenme hakkı vardır. Bu, tartışma götürmez.”[6] UKKTH, Stalin’in dediği gibi ulusun kendi kaderini serbestçe belirleme hakkıdır. Kısacası ayrılma hakkı dahil geleceğini belirleyebilmesidir. Ulus isterse ayrı bir devlet çatısı altına örgütlenebilir, isterse aynı devlet çatısı altında yaşayabilir. 80 yılı aşkın süredir baskı altına alınmış; varlığı ve kimliği yok sayılmış Kürt halkı kendi kaderini tayin hakkı gereği; ayrı bir devlet çatısı altında örgütlenebilir. Bu Kürt ulusunun en doğal hakkıdır. Bırakın bir sosyalisti, tutarlı bir demokrat dahi Kürt ulusun zorla aynı devlet çatısı altında tutulmasını savunamaz. Zorla bir arada ‘tutulmaya’ karşı çıkmak; ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini tanımayı gerektirir. Tartışmanın birinci yönü budur: UKKTH tartışma götürmez bir haktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkın “gündemden düştüğünü” öne süren yazarlarımıza göre bu hak “tartışma götürür”. Kürt halkı baskı ve zulme karşı mücadelesinde sosyalizmi hedeflemediği sürece, söylenene göre kendi kaderini tayin hakkıyla sınırlı kaldığı sürece emperyalizmin değirmenine su taşır. Bu anlayışa göre sosyalist olmayan hiçbir hareket, anti-emperyalist veya demokratik, dolayısıyla ilerici olamaz. Buna göre UKKTH ‘tartışma götürür’, tartışılmalıdır; öyle ki UKKTH fetişleştirilmesin: “Sorun ulusların kaderlerini tayin hakkını bir siyasi fetiş olarak görmekte, onu bu fetişleştirmeyle siyasi bir taktik mertebesinden teorik bir ilkeye terfi ettirmektir.”[7] UKKTH fetiş haline getirilmemelidir. Amaçlanan soyut bir fetişizme yani körü körüne bağlanmaya karşı mücadele değildir. Mesele UKKTH’ın önemini yitirdiğine, onun gereksizleştiğine ve gündemden düştüğüne varabilmektir: “Sınıflar mücadelesinde üçüncü bir tarafı veri alan UKKTH kavramı bu durumda gündemden düşmektedir”[8]. ‘Teorisyen’lerimiz UKKTH’ın günümüzde geçerli olmadığını kanıtlamak için Lenin’in de bu konuda tartışmaya açık olduğunu iddia ederek “Lenin, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, tartışılmaz, her daim geçerli, her koşulda istenildiği gibi[9] kullanılacak bir hak olarak tanımlamamaktadır”[10] der. Lenin’in Batı Avrupa’daki komünist partiler için “ulusların kaderlerini tayin hakkını şart koşmadığını” da ek ‘kanıt’ olarak sunar[11]. Ulaşılan sonuç ise Lenin ve Stalin’in UKKTH konusunda netleşmiş bir teorizasyon çabasının bulunmadığıdır: “Ulusal sorun konusunda izlenecek taktikleri teorik bir sistematik içinde değerlendirmenin sınırları var, bu konuda fazla ileri gidilebileceğini sanmıyorum. Böylesi netleşmiş bir teorizasyon çabasının ne Marks ve Engels’de, ne de Lenin ve Stalin’de görülmemesi bir tesadüf olarak nitelendirilemez.”[12] İddiaların hiçbiri doğru değildir. UKKTH konusunda emperyalist ekonomistlerle uzun bir polemik yapan Lenin, UKKTH’ı imkansız, gerçekleştirme çabasını da gerici olarak niteleyen yaklaşıma karşı çıkmıştır. Emperyalizm çağında demokratik haklar ve bunun bir parçası olarak UKKTH mücadelesinin anlamsız ve gerçekleşemez olduğunu söyleyenlere “Ulusal mücadele, ulusal isyan, ulusal ayrılma emperyalizm altında tamamıyla ‘elde edilebilir’ şeylerdir ve bunlarla pratikte karşılaşmaktayız” cevabını verir. Lenin’in UKKTH’ı savunurken, Batı Avrupa partilerinde UKKTH’ın bulunmamasını kendi tezine kanıt olarak gösteren Lüksemburg’a verdiği cevabı hatırlatmakta fayda var. Lenin söz konusu edilen şeyin Marksist programın ‘çocukça yorumlanması’ olduğunu belirterek “Birçok Batı ülkelerinde bu sorun çoktan sonuca bağlanmıştır. Batı Avrupa ülkelerinin programlarında mevcut olmayan bir soruna yanıtlar aramak gülünçtür. Rosa Luxemburg, burada, en önemli şeyi gözden kaçırmıştır”[13] der. Batı Avrupa partilerinde ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesinin bulunmamasının, UKKTH’ın önemsiz ve geçersiz olduğuna kanıt olarak sürmenin ‘çocukça’ olduğunu belirtir. “Netleşmiş bir teorizasyon çabasının ne Marks ve Engels’de, ne de Lenin ve Stalin’de görülmemesi” iddiası tamamen gerçek dışıdır. Ulusal sorun, sorunun ortaya çıkışı, niteliği, proletaryanın görevleri, ulusların kaderlerini tayin hakkı vb. konularda, Marks ve Engels, ama özellikle Lenin ve Stalin yoğun bir mesai harcamışlar; tezlerini ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuşlar ve bilimsel sosyalizmle sosyal-şovenizm arasına kalın bir çizgi çekmişlerdir. Lenin, Luksemburg’un ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını –özgün koşullar öne sürerek- yalnızca Polonya için geçerli sayan anlayışını eleştirerek ulusların kaderlerini tayin hakkının evrensel bir ilke olduğunu vurgular. Yalnız Rusya, yalnız Polonya için değil Avusturya, İrlanda ve tüm sömürgeler için sosyalistlerin kendi kaderini tayin hakkını savunması gerektiğini belirtiyor. Aksi ezen ulusun, ezilen ulusun geleceğini belirlemesi, onu köleleştirmesi anlamına gelir. Hiçbir sosyalist, bir ulusun başka bir ulus tarafından baskı altına alınmasına, kendi kaderini tayin hakkının engellenmesine sessiz kalamaz. Lenin şöyle der: “Her nerede, uluslar arasında zora dayanan bağlar görürsek, biz, her ulusun ayrılma gereğini va’zetmeye asla kalkışmadan, her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, ayrılma hakkını azimle ve kayıtsız şartsız savunuruz. Bu hakkı savunmak, tanımak ve ondan yana olmak, ulusların hak eşitliğini savunmaktır, zora dayanan bağlara karşı çıkmaktır, hangi ulus olursa olsun, onun siyasal ayrıcalıklarına karşı savaşım vermektir, ve bu yüzden de ayrı ayrı ulusların işçileri arasında tam bir sınıf dayanışmasını geliştirmektir.”[14] ‘Teorisyen’lerimiz bu konuda tersini düşünmektedir; UKKTH’ın bırakalım kullanılmasını, adından bahsedilmesine dahi tahammülleri yoktur: “Ayrılma hakkının kullanılması değil, tanınması dahi, abesleşmiştir.”[15] *** Tartışmanın ikinci yönü de şudur: Eğer ulus çoğunluğunun, ve her şeyden önce de proletaryanın çıkarları göz önünde tutulursa, nasıl örgütlenmeli, gelecekteki kurtuluşu hangi biçimler almalıdır? Ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır. Ancak proletarya ulusun kendi kaderini hangi yönde tayin edeceğine kendi politikası doğrultusunda müdahale etmek zorundadır. Proletarya ulusun kendi kaderini tayin hakkını tanır, ancak eğer ulus kendini ulusun çoğunluğunun yani proletaryanın çıkarlarına ters düşecek şekilde örgütlüyorsa, proletarya buna karşı çıkar; emekçilerin çıkarlarının “burjuvazinin peşine takılmakta” olmadığını, “proletaryanın bağımsız politikasında” olduğunu açıklar ve bunun için mücadele eder. Ulusların (özellikle Kürt ulusunun) kendi kaderlerini tayin hakkını kabul edersek -diye düşünüyor UKKTH’nı inkar eden ‘teorisyen’lerimiz- ulus geleceğini proletaryanın çıkarlarına uygun bir şekilde örgütlemeyi kabul etmeyecek olursa, ne olacak? Böyle bir ihtimal karşısında ‘teorisyen’lerimiz UKKTH’nın artık kabul edilemez olduğunu, artık “geçersizleşmiş bir ilke” olduğunu iddia ediyorlar. Proletaryanın çıkarları Kürt ve Türk işçi sınıfının ortak mücadelesindedir. Bunun için çabalar. Ancak ulusal sorunun olduğu ülkelerde işçi sınıfının birliği ve ortak mücadelesi; ulusal sorunun çözüldüğü ülkelerde çoktan aşılmış olan bazı demokratik görevleri de omuzlamak zorundadır. Bu görevleri atlamak, geriye atmak; sınıfın birliği adına Kürt sorununa dair söz söylememek, Kürt halkının baskı altındaki dilini ve kültürünü savunmamak işçi sınıfının birliğini sağlamak bir yana; yıllardır süregelen inkar ve asimilasyon politikalarının ‘sol’dan sözcülüğünü yapmak ve işçi sınıfının milliyetçi önyargılarla bölünmesine yardım etmektir. Türk işçileri Kürt işçilerinin dilini ve kültürünü savunmadan, geleceğini özgürce belirleme hakkını kabul etmeden enternasyonal bilince ulaşamayacağı gibi; Kürt işçileriyle de birlik olamaz. Asıl görev ezilen ulus işçilerine düşmektedir. Ezilen ulus işçileri de Türk kardeşleriyle eşit haklar temelinde birliği savunmalı ve bunun için mücadele etmelidir. Kürt ve Türk emekçilerinin çıkarları halkların emperyalizme, ulusal baskıya ve anti-demokratik düzene karşı ortak mücadelededir; anti-emperyalist demokratik devrimde ve sosyalizme ilerlemektedir. Bu nedenle proletarya halkların bölünmesini değil aynı devlet çatısı altında (ancak zor yoluyla değil gönüllü birlik temelinde) yaşamasından yanadır. UKKTH’nı inkâr eden ‘teorisyen’lerimiz soyut bir birlik savunusuyla Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını inkar ediyor. Gerekçe de “işçilerin ortak mücadelesi”, “emperyalizme karşı mücadele” vb. Evet; halklar birlik olmalıdır ama nasıl? Ezen ulus işçileri UKKTH’ı tanımadan, ezilen ulus işçilerinin demokratik taleplerine sahip çıkmadan birlik olabilir mi, enternasyonalizmden bahsedilebilir mi? Gelenek yazarlarının savunduğu birlik UKKTH’ı içermeyen; ezen ulus işçilerinin Kürt halkının ayrılma hakkını tanımadığı, Kürt halkına yönelik saldırılara nasıl olsa “sosyalizmde çözülecek” diyerek ses çıkarmayan bir birliktir. Buna göre Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı tanınırsa ortak mücadele söz konusu olamaz: “hem eşitlik ve ortaklık hem de ‘ayrılma hakkı’ için mücadele gerçekçi değildir”.[16] Öyle midir? Hem eşitlik hem de ayrılma hakkı için mücadele gerçekçi değil midir? Demek ki; Kürt halkına ayrılma hakkı tanınmadan zorla bir devlet çatısı altında tutulmalıdır. Bu anlayışa göre; Kürt halkına yönelik baskı ve zulme karşı mücadele edilmemeli; mücadele eden unsurlarla ittifak yapılmamalı; çünkü ulusal baskıya karşı mücadele kendi kaderini tayin hakkını savunmaya götürür. Lenin ezilen ulusların ayrılma hakkı, ezen ulus işçilerinin görevleri konusunda nettir. Lenin’e göre ezen ulus sosyalistleri ezilen ulusun ayrılma özgürlüğünü kayıtsız-şartsız savunmalıdır; bunu yapmayan bir sosyalist ezen ulus milliyetçiliğinin, şovenizmin kuyruğuna takılmıştır. Lenin ulusların kaderlerini tayin hakkı üzerine yaptığı bir polemikte; ezen ulus işçilerinin görevlerini tanımlarken Norveç örneğini vererek şunları söyler: “Norveçli işçiler ayrılma meselesini ancak şartlı olarak ortaya koyarken İsveçli işçiler Norveç’in ayrılma özgürlüğünü kayıtsız şartsız savundukları için ve bunu yaptıkları sürece ‘monistik’, birleşik ve entarnasyonalistti. İsveçli işçiler Norveç’in ayrılma özgürlüğünü kayıtsız şartsız desteklememiş olsalardı, birer şoven, Norveç’i zorla, savaşla elde tutmak isteyen İsveçli şoven toprak ağalarının suç ortağı olacaklardı.”[17] Ezen ulus işçileri ezilen ulusun ayrılma hakkını savunmaz; hem de ‘kayıtsız şartsız’ savunmaz ise şovenist egemenlerin suç ortağı olacaktır! ‘Teorisyen’lerimize göre bugün SSCB yoktur, bu nedenle ulusların kaderlerini tayin hakkı ilerici bir istem değildir, “tek kutuplu dünyada bu hakkı savunmak gericiliktir”, “emperyalizmin planlarına alet olmaktır”. Oysa teorisyen’lerimizin mantığı tamamen yanlış temellere dayanmaktadır. Lenin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teorize ederken, konu üzerine detaylı görüşlerini belirttiği polemikleri yaparken henüz ortada SSCB yoktu. Ulusal hareketleri “sosyalizme yönlendirecek” sosyalist blok mevcut değildi. Yine “emperyalizmin egemenliği” söz konusuydu. Yine emperyalizm dünya ölçeğinde egemenliğini sağlamak için “ulusal hareketlere kanca atmaya” çabalıyordu. Gelenek yazarlarının “UKKTH’ı geçersiz” saymak için gösterdikleri tüm gerekçelere rağmen Lenin UKKTH’nın kayıtsız şartsız savunulması gerektiğini söylemiştir: “Eğer ulusların ayrılma hakkı sloganını ileri sürmez ve onu savunmazsak, o zaman ezen ulusun yalnızca burjuvazisinin değil, ama feodallerinin ve despotizminin de oyununa gelmiş oluruz.”[18] ‘Teorisyen’lerimiz “birliği” savunma adına UKKTH’ı gereksiz buluyor ve inkar ediyor. Lenin bu konuda yaklaşık 100 yıl önce şunu söyler: “Biz onların (ulusların) kaynaşmasından yanayız, ama şimdiki durumda ayrılma özgürlüğü olmadan zorla kaynaşma ve ilhaktan, gönüllü kaynaşmaya geçiş olamaz. … Bütün uluslar sosyalizme varacaklardır – bu kaçınılmazdır, ama hepsi tamamen aynı yoldan varmayacak.”[19] SSCB’nin kuruluş sürecine baktığımızda ulusların kaderlerini tayin hakkının nasıl anlaşılması gerektiğini daha iyi görebiliriz. Finlandiya SSCB’ye katılmama, ayrı bir kapitalist devlet olarak örgütlenme yönünde görüş bildirir. Ulusların kaderlerini tayin hakkı gereği Finlandiya ulusu (kendi burjuvazinin oyununa gelerek) SSCB’ye katılmak istememiş ise saygı gösterilir. Ayrı bir devlet kurma hakkı vardır. Ancak proletaryanın bu hakkı tanıması, burjuvazinin çözümünü onaylayacağı, sessiz kalacağı anlamına gelmez. Proletarya (başta Finlandiya komünist partisi) tüm gücüyle birlik yönünde propaganda faaliyetinde bulunur ve çaba gösterir. Bu çabaya rağmen ulusun çoğunluğu ayrı bir devletten yanaysa, ya da birlikten yana mücadeleyle kendi hükümetlerini devirmeye gücü yetmiyorsa ulusun kendi kaderini tayin hakkı gereği ayrı bir devlet hakkı tanınmak zorundadır ve tanınmıştır. Tersten anlamaya hacet yoktur. Ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır, ancak bu hakkın kullanış biçimi her zaman proletaryanın çıkarlarına uygun düşmeyebilir. Proletarya bu hakkın kullanımını tanımakla beraber, hakkın kullanılış biçiminin proletaryanın çıkarlarına uygun olarak gerçekleşmesi için çaba gösterir. Stalin bu konuda Tatarları örnek vererek şöyle der: “Kafkas-ötesi Tatarları, ulus olarak, diyelim ki kendi diyetlerinde toplanabilir ve kendi beyleri ve mollalarının etkisi altında, ülkelerinde eski düzeni yeniden kurabilir, devletten ayrılmalarını kararlaştırabilirler. Kendi kaderini kendisinin tayin etmesi maddesi uyarınca, buna yerden göğe kadar hakları vardır. Ama bu, Tatar ulusu emekçi katmanlarının çıkarına uygun düşecek mi? Sosyal-demokrasi ulusal sorunun çözümünde, beylerin ve mollaların, yığınları kendi arkalarından sürüklemelerine kayıtsız kalabilir mi? Sosyal-demokrasi işe karışmamalı ve ulusun iradesi üzerinde belgin bir yönde etkide bulunmamalı mı? Sorunu çözmek için en elverişli bir plan formüle etmemeli mi?”[20] Ulusun kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız, koşulsuz kabulü, proletaryanın tayin hakkının her türden kullanılışına sessiz kalacağı anlamına gelmez. Proletarya çıkarları doğrultusunda müdahale eder. Bu çaba birlikten veya ayrı bir devletten yana olabilir. Bunun biçimini somut tarihsel koşullar belirler. Gelenek yazarları Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının geçersizliğini buradan açıklıyor. UKKTH işçi sınıfının çıkarlarıyla uyuşmadığı zaman geçersizdir; kabul edilmezdir diyorlar: “Emperyalizme karşı mücadele etmeden, enternasyonalizmi savunmadan, işçi sınıfının ve sosyalist devrimin çıkarlarını düşünmeden, sırf kendi kaderini tayin etmek için bir ulusun kendi kaderini tayin hakkını kullanmasını sol destekleyemez”.[21] Stalin’in verdiği örnek önemlidir. Mollaların etkisi altındaki Tatarlar “Emperyalizme karşı mücadele etmeden, enternasyonalizmi savunmadan, işçi sınıfının ve sosyalist devrimin çıkarlarını düşünmeden, sırf kendi kaderini tayin etmek için” bir mücadeleye girmiş bulunuyorlar. İşçi sınıfı böyle bir mücadelenin parçası olamaz, buna destek veremez. Tüm güçleriyle (başta Tatar işçi sınıfı olmak üzere) Tatar molla ve beylerin etkisine karşı savaşır, birlikten, demokrasi ve sosyalizmden yana tutum sergiler. Ancak sonuçta Tatar ulusu “kendi beyleri ve mollalarının etkisi altında, ülkelerinde eski düzeni yeniden kurabilir, devletten ayrılmalarını kararlaştırabilirler. Kendi kaderini kendisinin tayin etmesi maddesi uyarınca, buna yerden göğe kadar hakları vardır”[22]. Kürt ulusal mücadelesinin durumu zaten Tatar mollalarının durumundan farklıdır. Türkiye egemenleri Cumhuriyetin kuruluşundan beri uyguladıkları ulusal baskı siyasetiyle Kürt halkının kimliğini, dilini ve kültürünü tanımamış, tanımak bir yana baskı altına almıştır. Kürt ulusu yok sayılmış, Kürtler Türk ulusunun öğelerinden birine indirgenmiştir. On yıllardır süren egemen sınıfların baskı ve zulmü Kürt halkını mücadeleye ve direnişe itmiştir. Mücadele ve direnişin yönü ülke içindeki gericiliğe ve dolayısıyla emperyalizme karşıdır. Elbette sorunun temelinde emperyalizmin ve ülke içindeki işbirlikçilerinin gerici egemenliği yatar. Ulusal baskı siyasetinde ısrar eden anti-demokratik burjuvazi ulusal baskı siyasetinin ve şoven milliyetçiliğin temsilcisi sınıftır. Burjuvazi ulusal baskı siyasetinde işçi ve emekçileri kendine yedeklemek ister. Kendi ideolojisini tüm toplumun düşüncesi haline getirmeye çalışır. Asıl düşman burjuva propagandadan şu veya bu oranda etkilenmiş Türk işçi ve emekçileri değil işbirlikçi, egemen burjuvazidir. Bu yüzden Kürt sorunun demokratik çözümü emperyalizmden kurtuluş ve egemen burjuvaziye karşı işçi sınıfının mücadelesiyle birleşmiştir. Kürt sorununu yalnızca Kürt halkının mücadelesi değil birbirine kırdırılan halkların ortak mücadelesiyle çözülebilir. Türk ve Kürt işçi sınıfının Kürt sorununun çözümü, emperyalizmden kurtuluşu, siyasal demokrasiyi ve işçi sınıfının acil taleplerini bir bütün olarak kapsayan hedefle ortak mücadele vermesindedir. Öyleyse Kürt sorununun çözümü için mücadeleyi, daha özet bir ifadeyle UKKTH için mücadeleyi işçi sınıfının birliği ve ortak mücadelesiyle birleştirmekten başka yol yoktur. Yoksa ulusal mücadele sosyalizmi hedeflemiyor diye şikâyet etmek, ulusal harekete sosyalist olmadığı için kızmak “çocukçadır”. Mesele ulusal hareketin talepleriyle, işçi sınıfı hareketinin ortak taleplerinden olan UKKTH’nı savunmak ve işçi sınıfının demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde birliğini sağlamaktır. ‘Teorisyen’lerimiz UKKTH’nı ‘taktik bir ilke’ olarak kullanılmasını üç döneme ayırıyor: “i) burjuva devrimler çağı; ii) sosyalizm çağı (1917-1991); ve iii) sosyalizmin çöküşünden günümüze uzanan ve henüz kapanmamış olan dönem.”[23] Birinci dönemde burjuva demokratik devrimlerin gerçekleştiği, ikinci dönemde SSCB’nin varlığıyla beraber ulusal hareketlerin ilerici bir nitelik kazandığı, üçüncü dönemde ise SSCB ve sosyalist blok ülkelerinin dağılmasıyla ulusal hareketlerin emperyalizmin yörüngesine girdiği iddia ediliyor. Buna göre; UKKTH esas olarak 1917 Ekim devrimiyle beraber devrimci bir karakter kazanmış, sosyalist bloğun dağılmasından sonra emperyalizmin uydu devletler kurmak için kullandığı bir ilke olmuştur. ‘Teorisyen’imizin dönem tasnifleri yanlıştır. Ulusal hareketlerin evrimini kapitalizmin evriminden ayrı ele alıp, ulusal hareketin kapitalizmin nesnel gelişmesiyle olan bağlantısı yerine öznel bağlantılarla ulusal hareketi tanımlamaya ve dönem tasnifi yapmaya çalışıyor. Nesnellikten koparak, kapitalist gelişmenin sonuçlarından birisine baştan sona belirleyici rol vererek öznel idealizme düşüyor. Kapitalizmin nesnel yasaları ve evrimi, bu evrimin ulusal hareketlerle ilişkisini kurmak yerine, SSCB ile ulusal hareketler arasındaki ilişkiye belirleyicilik atfederek tarihsel materyalizm yerine öznel idealizm ve burjuva toplumbilimini koyuyor. İlkin; birinci dönem diye ifade edilen kapitalizmin doğuşundan 1917 yılına (sosyalist Ekim Devrimine) kadar olan kesit kapitalizmin iki farklı dönemini içine almaktadır. 1917 yılına kadar süren dönem; Lenin’in 19. yy. bitişi ile sonlandırdığı[24], burjuvazinin ilerici bir rol oynadığı kapitalizmin ilk evresi -rekabetçi evresi- ile sermayenin dünya ölçüsünde hızla tekelleştiği, egemen burjuvazinin ilerici barutunu tükettiği kapitalizmin tekelci evresini –emperyalizm evresi- kapsar. Bu iki evreyi birbirinden ayırmadan genel bir burjuva devrimler çağı tarif etmek bilimsel olmamakla beraber, başka hesaplarla anlam kazanmaktadır.[25] Feodal gericiliğe karşı burjuva devrimler çağı esas olarak kapitalizmin birinci dönemine ait bir olgudur.[26] Egemen burjuvazi ilerici bir nitelik taşımakta ve burjuva/demokratik devrimlere önderlik edebilmektedir. 1900’lü yılların başından itibaren egemen burjuvazinin ilerici nitelikte olduğu, burjuva devrimlere önderlik edebileceği kapitalizmin birinci döneminin olguları ortadan kalkmıştır. Egemen burjuvazi, kapitalizmin gelişip serpilmesiyle, anti-feodal, demokratik ilerlemelerin engeli haline gelmiş, gerici, emperyalist ve anti-demokratik siyasal yaşamın başlıca temsilcisi olmuştur. Çulhaoğlu’nun birinci dönem dediği “burjuva devrimler çağı”; bu nedenle, i) burjuvazinin ilerci barutunu henüz tüketmediği kapitalizmin birinci evresindeki burjuva devrimler çağını, ii) burjuvazinin ilerici barutunu tükettiği emperyalizm ve proleter devrimler çağını kapsar. Tekelci kapitalizm, diğer deyişle emperyalizm burjuva devrimler çağı olarak adlandırılamaz. Lenin, 1873 bunalımından itibaren sermayenin dünya ölçüsünde tekelleşmesi ile girilen yeni evreyi “emperyalizm ve proleter devrimler” çağı olarak niteler. Çulhaoğlu 20. yy. başı ile 1917 yılı arasındaki “emperyalizm ve proleter devrimler çağı” içindeki bir dönemi; neden “burjuva devrimler” çağına dahil etmiştir? Lenin, yanılmış mıdır da içinde bulunulan dönemin ayrıntılı tahlili sonucu “emperyalizm ve proleter devrimler” çağının tespitini yapmıştır? ‘Teorisyen’imiz de bilmektedir ki; 20. yy. başı ile 1917 yılı arasındaki dönem “emperyalizm ve proleter devrimler” çağının bir parçasıdır. Ancak Çulhaoğlu bunu ‘başka hesaplarla’ es geçmektedir. Buna göre 1-) 1917 yılında gerçekleşen Ekim devrimiyle sosyalizm çağına girilmiş, böylece ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilerici bir karakter kazanmıştır; 2-) Emperyalizm çağında ulusların kaderlerini tayin hakkı ilerici bir nitelik taşıyamaz, ancak SSCB’nın varlığı ona ilerici bir nitelik verebilir; öyleyse 1917 öncesi Lenin’in UKKTH savunusunu açıklamak için bu dönemi “emperyalizm ve proleter devrimler çağı” yerine burjuva devrimler çağı olarak nitelemek gerekir. Bu mantıkla hareket edildiğinde –buna göre Lenin “emperyalizm ve proleter devrimler” çağında UKKTH’nı savunmuyor- Lenin yalnızca burjuva devrimler döneminde ve SSCB’nin varlığı koşullarında UKKTH’nı savunmaktadır. Böylece günümüzde –yani emperyalizm ve proleter devrimler çağında- ulusların kaderlerini tayin hakkının geçersizliğini, bu hakkı –emperyalizm ve proleter devrimler çağında değil- burjuva devrimler ve SSCB’nin varlığıyla başlayan “sosyalizm çağında” savunan Lenin’e dayandırmak ‘mümkün oluyor’! Bu ince hesaplar, yazarımız açısından önemlidir. Burjuva devrimler çağını 20-30 genişletmekten, bir döneme “emperyalizm ve proleter devrimler çağı” yerine “burjuva devrimler” çağı demekten ne çıkar ki! Normal koşullarda ‘çok şey’ çıkmasa da, niyet ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını inkar etmek ve bu inkarı ‘zorlamayla’ Lenin’e dayandırmak olursa çok şey çıkar! Tekelci kapitalizm/emperyalizm ve proleter devrimler çağının 1873 bunalımıyla ve sonrasındaki bunalımlarla hızlanan tekelleşme sürecinin sonucunda, burjuvazinin gerici niteliğinin giderek belirginleştiği bir dönemde başladığı kabul edilir. Elbette ‘serbest rekabetçi’ kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş, bir olayla tanımlanabilecek belli bir tarihsel noktanın geçilmesi değil nicel değişimlerin biriktiği bir süreç meselesidir. Sermayenin dünya ölçüsünde tekelleşmesi, geniş bir dünya pazarının oluşması, uluslararası sömürünün meta ihracının yanında sermaye ihracıyla birleşmesi, geri ülkelerin dahi dünya pazarının bir parçası haline gelmesi, yeryüzünün ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye bölünmesi ile tanımlayabileceğimiz “emperyalizm ve proleter devrimler” çağı 1917 Ekim Devrimiyle başlamamıştır. “Sosyalizm çağı” olarak da niteleyebileceğimiz Lenin’in ifadesiyle “emperyalizm ve proleter devrimler” çağı, Ekim Devrimiyle başlamak ya da Ekim Devriminin sonucu olmak bir yana, Ekim Devriminin nesnel temelidir. Kapitalizmin dünya ölçeğinde egemen olmasıyla sosyalizm ve sosyalist devrim yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerin gündemindeki bir mesele olmaktan çıkıp bütün ülkelerde –sınıflar arasındaki mücadelenin durumuna bağlı olarak- gerçekleşebilecek bir olanak haline geldi. Ve devrim emperyalizmin en zayıf halkasında –kapitalizmin ileri derecede gelişmiş olduğu ülkelerin dışında- gerçekleşti. Ekim Devrimi, Lenin’in çağa ilişkin ayrıntılı tahlil ve tespitlerini doğruladı. Ekim Devrimi ‘teorisyen’imizin söylediğinin aksine “proleter devrimler çağının” başlangıcı değil onun sonucudur; ancak etkili ve süreci hızlandırabilecek bir sonuç! “Emperyalizm ve proleter devrimler” çağında egemen burjuvazinin ilerici bir rol oynadığı ‘burjuva devrimler’ çağı son bulmuştur[27]. Lenin, tam da bu son bulan çağın –kapitalizmin birinci evresinin- ardından gelen dönemde -emperyalizm ve proleter devrimler çağında- ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmuştur. Lenin, henüz SSCB ortada yokken, burjuvazinin ilerici bir rol oynadığı “burjuva devrimler” çağı bir yana bizzat burjuvaziye karşı mücadele içerisindeyken ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmuştur. ‘Teorisyen’imizin kabullenmek istemediği gerçek de budur. 19. yy’ın sonlanmasıyla kapitalizmin işleyişindeki nicel gelişmelerin nitel değişmelere yol açtığı, sermayenin/kapitalizmin dünya ölçüsünde egemen olduğu, dolayısıyla ulusal sorunun da kendi içinde bir sorun olmaktan çıkıp dünya ölçüsünde bir sorun haline geldiği, içeriğinin de değiştiği bir döneme girilmektedir. Emperyalizm aşamasında ulusal sorun, yalnızca ulusu ilgilendiren bir sorun olmaktan çıkıp emperyalizme karşı uluslararası mücadelenin bir parçası, gündemi konumuna gelmiştir. Burjuva devrimleri de klasik olan; burjuvazinin feodal sınıflara karşı mücadelesi olmaktan çıkıp, egemen burjuvaziye karşı ulusun, emperyalizm –ve işbirlikçileri- tarafından ezilen sınıfların devrimine dönüşmüştür. Emperyalizm çağında dünya ezen uluslar (emperyalist ülkeler) ve ezilen uluslar (sömürge ülkeler) olarak ikiye bölünmüştür. Ulusal sorun ülke içinde ve yalnızca ulusu ilgilendiren bir sorun olmaktan çıkmış; sömürge ülkelerin ve ezilen ulusların emperyalizmden ve gericilikten kurtuluş sorununa dönüşmüştür. *** Emperyalizm, ulusal başkaldırının nesnel temelidir. Emperyalist sömürgecilik ve ulusal baskı siyaseti yığınların katmerli sömürüsü üzerine kuruludur. Başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen uluslar emperyalist sömürü ve ulusal baskıya karşı mücadele için nesnel zemine sahiptirler. Keza sosyalizme ilerlemek için de… Emperyalizm dönemindeki ulusal sorun da bu temelde ortaya çıkar. Ulusun kendi kaderini tayin hakkı emperyalizm ve ezen ulus tarafından baskı altına alınmıştır. İki biçimde i) dünyanın geri kalmış bölgelerindeki sömürge ülkeler; ii) çok uluslu devletlerde ulusal baskı siyasetiyle baskılanan ezilen uluslar. Emperyalizmde ulusal sorun bu iki biçimde ortaya çıkar. ‘Teorisyen’imiz ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını bu temelde ele almıyor. Ona göre UKKTH’ın mubah olduğu iki dönem vardır. Birincisi tahrif edilip sınırları fazlaca geniş tutulan –yukarıda bunun nedenini açıkladık- “burjuva devrimler” çağı, ikincisi, emperyalizmin nesnelliğiyle –dönemin emperyalizm ve proleter devrimler çağı- olmasıyla değil SSCB’nin varlığıyla özleştirilen “sosyalizm çağı”dır. Çarpıtılmış “burjuva devrimler” çağını bir yana bırakırsak; UKKTH’ın mubah olup olmadığı, SSCB’nin varlığı ve yokluğuyla ilgili bir sorun olarak gündeme geliyor. SSCB mevcutken ulusal hareketler ilerici bir nitelik alabiliyor, emperyalizme karşı ulusal hareketler sözkonusu olabiliyor; böylece UKKTH’nı sosyalistler destekliyor; tersine SSCB mevcut değilken ulusal hareketler “‘küresel eklemlenme’ ve emperyalist-kapitalist sistem içinde avantajlı yer kapma”[28] çizgisinin dışına çıkamıyor ve sosyalistlerin UKKTH’nı desteklemesine gerek kalmıyor. Hele Kürt sorunu gibi ateşten gömlek giymeyi gerektiren bir mevzuda ‘riske girmeye’ ihtiyaç kalmıyor! Buna göre ulusal sorunda son iki dönem; SSCB’nin olduğu ve olmadığı dönemler olarak belirleniyor! Yukarıda biraz değindik. Emperyalizme karşı mücadele eden ulusal hareketler, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin nesnelliğinde var olurlar. Ulusal hareketleri yaratan, sosyalistlerin ulusların eşitlik idealleri veya ezilen ulus milliyetçilerinin ‘heyecanlı’ sloganları değildir. Ulusal hareketi yaratan emperyalist sömürü ve baskı sisteminin kendisidir. Bu anlamda ulusal hareketlerin emperyalizme karşı mücadelesini, dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını yalnızca SSCB’nin varlığıyla açıklamak, anti-emperyalist ulusal hareketleri yaratan nesnel koşulları göz ardı etmek; öznelliğe abartılı bir rol vererek toplumbilimde idealizme düşmektir. Bu mantığa göre 1917 Ekim Devrimi gerçekleşmemiş olsaydı[29]; ulusal kurtuluş savaşları mümkün olmaz; örneğin Türkiye, Vietnam’da, Kore’de, Çin’de, Mısır’da, Angola’da uluslar kesinlikle kurtuluş savaşlarına girişemezlerdi. Ulusal kurtuluş hareketlerinin nesnel temeli emperyalizmin ekonomi-politiğindedir; SSCB’nin varlığı ulusal kurtuluş hareketlerini yaratmaz; onlara güç ve destek verir. SSCB’nin emperyalizme karşı burjuva/ulusal kurtuluş savaşlarına desteği, emperyalizme karşı verilen mücadelelere katkısı küçümsenemez. Hatta öyle ki; emperyalizmin karşı müdahalelerini baskılaması, ulusal hareketlerin önünü açması, ezilen yığınlar açısından bir çekim merkezi olması ulusal kurtuluş savaşlarının başarısında önemli etkenlerdir. Ezilen uluslar, halkların özgürlüğünü savunan ve dünyanın 1/6’ında egemen olan sosyalizmde; emperyalizme karşı moral ve manevi destek/ittifak buldular. Emperyalizme karşı mücadelede maddi, manevi yardım ve kadro/örgütsel destek aldılar. Dünya ölçeğinde emperyalizme kafa tutan, eşitlik ve özgürlük ideallerini savunmakla kalmayıp, kendi sınırları içerisinde yaşama geçiren sosyalizm ezilen dünya halkları için çekim merkezi oldu. SSCB’nin maddi, manevi ve moral desteği ulusal kurtuluş savaşlarını yaratmadı, onların niteliğini değiştirmedi; değiştiremezdi. Zaten Lenin ve Stalin’in de böyle bir yanılgısı yoktu. Amaç; ulusal kurtuluş hareketleri emperyalizme karşı savaştığı sürece onları desteklemek; bu ülkelerdeki işçi sınıfı partilerinin kurtuluş savaşı içindeki ağırlığını arttırmasına ve önderlik etmezine yardımcı olmaktı. Ama ulusal kurtuluş savaşları işçi sınıfının önderliğinde gerçekleşmese de sosyalizm tarafından desteklenmeyi hak ediyorlardı. Neden? Neden Lenin ve Stalin’in önderliğindeki SSCB, bu hareketlere komünist partiler önderlik etmemesine rağmen desteklediler? Çünkü emperyalizmin planlarını bozuyorlardı. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için mücadele ediyorlardı. Bu hak, emperyalizmin egemenliği ve sömürüsüyle çelişiyordu. Sömürge ülkelerin bağımsızlık mücadelesi, ayrı bir devlet kurma hakkı SSCB için, Komünist Enternasyonal için olmazsa olmazdı. Ya çok uluslu devletler… Bu devletlerde ezilen ulusların ayrı bir devlet kurma hakkı? Emperyalizm; bu haktan yararlanabilir; istifade edebilir diye sosyalistler bu hakkı tanımaktan vazgeçmişler miydi? SSCB yalnızca sömürge ülkelerin emperyalizmden kurtuluşunu desteklemekle kalmadı; çok uluslu devletlerdeki ezilen ulusların da yanında oldu. Ayrı bir devlet kurma hakkını tanıdı. Ancak işçi sınıfının birliği temelinde… Ezen ve ezilen ulus işçi sınıfının birliğini, -ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde- ortak mücadelesini savundu. SSCB’nin tavrı ve ulusal kurtuluş hareketlerine desteği; işçi sınıfının ortak mücadelesi/gönüllü birliği ve dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının gereğiydi. Bu hakkın kullanılması için mücadele emperyalizmin oyunlarını bozmak anlamına geliyordu. Bu hakkın savunulması ezen ulus emekçilerinin enternasyonal bilincinin geliştirilmesini sağlıyordu. Çünkü kendi burjuvazisinin başka bir ulusu ezmesine ses çıkarmayan bir işçi enternasyonalist ve sosyalist olamaz. Keza bu hakkın savunulması ezilen ulus emekçilerinin ezen ulus işçilerine güvenini arttırıyor ve enternasyonal birliğin temellerini atıyordu. SSCB’nin ulusal kurtuluş hareketlerine desteğini ulusalların kaderlerini tayin hakkını bir yana bırakarak ele almak mümkün değildir. Dahası bu hakkın ulusların baskı ve sömürüsü üzerine kurulu emperyalizm aşamasında ilerici, emperyalist planları bozan niteliğini görmemek de SSCB’nin desteğinin içeriğini anlamamak, ahlaki temellere dayanmak anlamına gelir. Bugün açısından değişen nedir? Evet, SSCB yıkılmıştır (1956 yılındaki SBKP 20. Kongresiyle beraber revizyonist geri dönüşü şimdilik tartışmıyoruz. SSCB’nin bu tarihten itibaren sosyalist olmadığı sosyo-ekonomik tahlil ile ortaya çıkmıştır); ancak emperyalizme karşı uluslar teslim mi olacaktır? Ulusların kaderlerini tayin hakkı artık geçersizleşmiş midir? ‘Teorisyen’imiz; bu soruları artık ulusal hareketlerin emperyalizme karşı çıkma şansı yoktur diyerek yanıtlıyor: “Ortada bir karşıt sistemin olmayışı, bu yeni dönemi 1917 öncesine benzer kılmaktadır. Çünkü, bugün gündemde olan, ‘bağımsız ulusal gelişme’ değil, ulusal hareketlerin hepsini belirleyen, ‘küresel eklemlenme’ ve emperyalist-kapitalist sistem içinde avantajlı yer kapma çabalarıdır.”[30] Nesnellikten uzaklaşıp, mesele ve sorunları öznellik zemininde tartışınca tarihsel materyalizm, dahası Markizm’in abecesi bile ortadan kalkıyor. Ulusal hareketlerin emperyalizme yedeklenmek zorunda oluşu SSCB’nin dağılmasıyla açıklanıyor. SSCB varsa emperyalizme karşı ulusal hareketler olabilir yoksa olamaz deniyor. Oysa -yukarıda açıkladık- emperyalizme karşı ulusal hareketler ortaya çıkmak zorundadır; bu hareketleri yaratan SSCB’nin varlığı değil emperyalizmin ekonomik işleyişi ve eğilimleridir. Emperyalizm emperyalizm olarak varlığını devam ettirdikçe emperyalizme başkaldıran ulusal hareketler mevcut olacak; dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilerici niteliğini korumaya devam edecektir.[31] ‘Teorisyen’imiz “ortada bir karşıt sistemin olmayışı, bu yeni dönemi 1917 öncesine benzer kılmaktadır”[32] diyor. Ancak yeni dönemde UKKTH’nın geçersiz olduğunu söylerken yine SSCB’nin mevcut olmadığı, emperyalistlerin silah elde ulusları ‘ayartmaya’ ve baskı altına almaya çalıştığı bir dönemde (Ekim devriminden önce “emperyalizm ve proleter devrimler çağı”nın 1917 öncesindeki diliminde) UKKTH’ın geçerli olduğunu görmüyor mu? Lenin’in meseleyi insanın gözünün içine sokan yaklaşımlarını kavramıyor mu? Cevabı Lenin’e bırakalım: “ayrılma özgürlüğünü inkarı teorik olarak baştan aşağı yanlıştır ve pratikte ezen ulusların şovenlerine köle olmağa varır – bunu biliyor, hergün görüyor ve hissediyoruz.”[33] Doğru mudur? Ulusal hareketler emperyalizme karşı çıkamaz mı? Emperyalizmin planlarını bozacak bir stratejiye sahip olamaz mı? “Küresel eklemlenme” dışında programı olamaz mı? Olabilir. Ulusal hareketler, emperyalizmin baskı ve sömürüsüne karşı mücadele edebilir. Sosyalist önderliğe sahip olmayan ulusal hareketler tarihsel olarak emperyalizme bağlanmaya mecburdur; bu unutulmamalı; ancak ulusal hareketlerin emperyalizme karşı mücadele yürütmeleri imkansız değildir. Tıpkı burjuva/kapitalist önderlikli Türkiye ulusal kurtuluş savaşı gibi. Tıpkı Irak’taki burjuva önderlikli ulusal kurtuluş hareketinin ABD emperyalizmine karşı savaşması gibi. Çulhaoğlu, Irak’taki direnişçileri desteklemediğini söyleyebilir mi ya da direnişçilerin topunun ABD uşağı olduğunu? Irak halkının direnişinin desteklenmemesi gerektiğini, ilerici olmadığını iddia edebilir mi? Bizce bu kadar açıktan yapamaz. Peki ‘teorisyen’imiz Irak direnişçilerini desteklemekten yana mıdır? “Burjuva önderliğe karşı destek sınırlıdır, emperyalizme karşı savaştığı sürece koşullu destek verilebilir” denilmelidir. Cevabın bu olduğunu varsayarsak; emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının mümkün olduğunu kabul etmiş olmaz mıyız? Ya da Ekvator’daki küçük burjuva önderlik emperyalizme karşı bir tutum almamış mıdır? ABD egemenliğindeki tekeller kamulaştırılmış; ABD’nin bölgedeki planlarına darbe vurulmuştur. Yani ulusal hareket emperyalizme “Küresel eklemlenme”nin ötesine geçmiş; ona karşı mücadele edebilmiştir; SSCB’nin olmadığı koşullara rağmen… SSCB’nin varlığı ulusal kurtuluş hareketleri için büyük bir maddi ve manevi destekti. Yığınları harekete geçirme gücüydü. Ancak temel sebep değildi. SSCB kurulmamış olsaydı; dünyada emperyalizme karşı ulusal mücadeleler olmayacaktı denilemez. Emperyalizmin bugünkü ‘devasa’ gücüne bakılarak ulusal hareketlerin emperyalizme karşı mücadele edemeyeceğini söylemek de doğru olmaz. Emperyalizme karşı verilen ulusal mücadelelerin temelini nesnellikte, emperyalizmin ekonomik temelinde aramak gerekir. Gerisi küreselleşmeci, burjuva sivil toplumcu argümanların sola etkisidir. ‘Teorisyen’imizin içine düşmüş bulunduğu idealizmin dönüp dolaşıp vardığı yer ‘küreselleşme’ ideologlarının tespitleridir. Aynı noktada buluşurlar. Buna göre SSCB’nin ortadan kalkması anti-emperyalist ulusal hareketlerin temelini ortadan kaldırmış; dünya ölçüsünde ekonomik ve siyasal birliği sağlayacak küreselleşmeyi gündeme getirmiş; böylece emperyalizme karşı ulusal hareketler –dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı da- gündemden düşmüş, mevcut ulusal hareketler de “‘küresel eklemlenme’ ve emperyalist-kapitalist sistem içinde avantajlı yer kapma” amacının dışına çıkamaz olmuştur. Aynı düşünceye göre; emperyalizm nitelik değiştirmiş –‘teorisyen’imiz bunu açıktan söylemez ama tezlerinin mantıksal sonucu budur- ve bu yeni dönemde ulusal kurtuluş savaşları mümkün değildir.[34] Hayır! Bunlar burjuva vaazlardır. Ulusal kurtuluş hareketlerinin temeli SSBB değildi. Emperyalizmin kendisiydi. Ve emperyalizm emperyalizm olarak kaldığı sürece; burjuva propagandacıların tüm küreselleşme çığırtkanlıklarına rağmen ulusal baskı ve sömürü devam ettikçe emperyalizme karşı ulusal hareketler nesnelliğini ve zorunluluğunu korumaya devam edecektir. Ya bu görülecek ve burjuva ‘küreselleşmeci’ idealizmden dönülecek; ya da ‘teorisyen’imiz Irak, Ekvator vb. ülkelerdeki sosyalist olmayan ulusal hareketlerin desteklenmemesi gerektiği ilan edecek! Emperyalizm ve proleter devrimler çağındayız! Küreselleşme örtüsünün altındaki gerçek yüzyılı aşan emperyalizmdir. Ulusal baskı bitmemiştir; keza ulusal başkaldırı da bitemez. Ulusal hareketler emperyalizme karşı olabilir. Dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının güncelliğini yitirdiğine dair sunulan bu kanıt yersizdir, yanlıştır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkını geçersizleştiğini savunan ‘teorisyen’lerimize göre; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi belli tarihsel koşullarda savunulacak bir ‘taktik’tir; dolayısıyla koşullar gerektirdiğinde bu ‘taktiğin’ kullanılmayabilir: “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, Marksist yöntemi kullanarak oluşturduğumuz sahada ortaya koyduğumuz taktiklerden yalnızca birisidir.” (Gelenek, Sayı 98, Sf. 47) UKKTH yalnızca taktik. Ancak hakkını yememek lazım; “Marksist yöntemi kullanarak oluşturduğumuz” taktik. Böylece taktik gereği Kürt halkının demokratik taleplerini ve kendi kaderini tayin hakkını yok saymak, bu hak ve talepleri emperyalizmin işi saymak meşru oluyor. Ya da meşruymuş gibi yapılıyor! Taktik; işçi sınıfı hareketinin stratejik hedefinin halklarıdır, stratejik hedefe hizmet eden parçalarıdır. Emperyalizme karşı anti-emperyalist demokratik devrim veya sosyalist devrim bir stratejidir. Bu strateji belli bir siyasal programı ve bu programa uygun sınıfsal ittifakları öngörür. Örneğin faşizme karşı (sosyalizme kesintisiz geçiş perspektifiyle) anti-faşist içerikli demokratik devrim proletaryanın yoksul ve orta köylülükle, faşizm tarafından ezilen kent küçük burjuvazisiyle, faşizmin milliyetçi paranoyasına hedef olan ezilen uluslarla ittifakı öngörür. İttifaklardan günlük mücadeledeki partiler arası diyalogu kastetmiyoruz. Bahis konusu olan bir devrim stratejisi çerçevesinde sınıflar arasında ittifaktır ve elbette ifadesini siyasal partilerde bulabilir. Bu ittifak taktik değil stratejik bir meseledir. Taktik ise stratejiye ulaşmak için verilecek toplam mücadelenin parçalarıdır. Örneğin 1905 Rus devriminin hemen ertesinde Bolşeviklerin birinci Dumayı boykotu veya ikinci Duma seçimlerine katılması. Seçimlerde Menşeviklerle ittifakı. Bunlar taktikseldir. Veya GSS yasa tasarısına karşı mücadele, bu mücadelenin gerektirdiği partiler ve örgütler arası ittifaklar, eylemler vb. taktiksel meselelerdir. Ancak ulusal soruna geldik mi mesele bir taktiğe indirgenecek kadar basit değildir. Ulusal sorun ülkenin siyasal sisteminin önemli bir parçasıdır. Öyle ki çok uluslu bir devlette eğer ulusal sorun söz konusuysa, ulusal baskı siyaseti egemense işçi sınıfının omzuna sosyalist görevlerin yanı sıra ağır demokratik görevler de biner. İşçi sınıfının mücadele hattını etkiler; dönemsel olarak bu mücadeleyi kolaylaştırabilir veya görevlerin ağırlığından zorlaştırabilir. Çok uluslu devletlerde ulusal sorun ve ulusal sorunun proleter çözümü olarak ulusların kaderlerini tayin hakkı işçi sınıfının diğer emekçi sınıflarla ittifakının yanında ezilen uluslarla da ittifakını kapsayan stratejiyi etkileyen öğelerden biridir. EMPERYALİST EKONOMİZM’DEN SOSYAL-ŞOVENİZME Emperyalist ekonomizm, proletarya hareketinin karşısına kapsamlı olarak ilk defa -1915 yılında- Birinci Dünya Savaşı sırasında çıktı. Emperyalist ekonomizme göre; proletarya –ulusların kaderlerini tayin hakkı vb.- gerçekleşmesi ‘imkansız’ demokratik taleplerden vazgeçmeli, bu talepler için mücadele etmemeli, bütün sorunların çözümü olacak “sosyalist bir mücadele” vermelidir. Buna göre; asgari program, -UKKTH gibi- demokratik haklar için mücadele gereksiz, hatta sosyalist mücadelenin önünde engeldir. Emperyalist ekonomizmin iki temel dayanağı vardır: birincisi, demokratik taleplerin –başta UKKTH olmak üzere- kapitalizm koşullarında gerçekleşemez olduğu tezi; ikincisi; demokratik hak ve talepler için mücadelenin sosyalist mücadele önünde engel olduğu tezidir. Emperyalist ekonomizm, devrimci işçi partisinin ekonomik ajitasyonun dışına çıkıp siyasal mücadeleye girmesine karşı çıkan, devrimci öncüyü sendikal taleplerle sınırlayan, siyasal demokrasi mücadelesini burjuvaziye bırakan ilk dönem ekonomizmi gibi demokratik haklar ve bir bütün olarak siyasal demokrasi için mücadeleyi proletaryanın mücadele alanının dışına koyar. İlk dönem ekonomizmden farklı sadece biçimseldir; fark; demokrasi mücadelesini proletaryanın veremeyeceğini söyleyen, bu nedenle burjuvaziye bırakan ekonomist yaklaşımı yerine, aynı sonuca varan, bu sefer demokrasi mücadelesinin sosyalizm mücadelesine engel olduğunu söyleyip mücadeleyi burjuvaziye havale eden ekonomist yaklaşımın getirilmesidir. Sonuç ise demokrasi mücadelesini proletaryanın görevleri dışında tanımlamak, sosyalist mücadeleyi, demokrasi mücadelesinden soyutlayıp sözde “saf sosyalist” mücadeleye indirgemek; böylece proletaryanın en tutarlı demokrat sınıf olarak demokrasi mücadelesinin önderliğini yapmasına, dolayısıyla sosyalizme ilerlemesine engel olmaktır. Tarif edilen tam da budur. 'Teorisyenler'imiz ulusal haklar için mücadeleyi “değersiz”, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını için gösterilen çabayı “kıymeti” olmayan bir mücadele olarak ifade edip demokrasi mücadelesinin görevlerini kolayca bir kenara iterek şöyle diyorlar: “bugün, ulusların kendi kaderini tayin hakkının Türkiye'de bir siyasi taktik olarak komünistlerin nezninde bir değeri ve kullanılabilirliği kalmamıştır. Dolayısıyla bu taktiğin, bir şekilde el altında bulundurulmasının da hiçbir kıymeti yoktur. Bu taktiği koruma ve yaşatma çabasının öznesi komünistler olamaz.”[35] Günümüzde, -yine emperyalizm çağında- ulusların kendi kaderini tayin hakkının ‘gerçekleşemez’ olduğunu iddia etmek, demokratik haklar için; bir bütün olarak gericiliğe, emperyalizme ve faşizme karşı demokrasi mücadelesinin anlamsız olduğunu söylemek 1915 yılında ortaya atılan emperyalist ekonomizmin çok çok gerisine düşmekle kalmaz; dahası Kürt sorunu gibi yakıcı bir sorunun mevcut olduğu Türkiye’de demokrasi mücadelesini inkar etmek egemen sınıfların anti-demokratik, gerici, şoven saldırıları karşısında “sosyalist eleştiri” ile eli kolu bağlı oturmak demektir. Ancak pratik, eleştiriyi –teoriyi- de etkilerse ki etkiler; bu ‘eleştirinin’ de sınırlanması ve gerici saldırılar karşısında ulusların kaderlerini tayin hakkını inkâra varması kaçınılmazdır. Oysa ulusların kaderlerini tayin hakkı kapitalizm altında gerçekleşebilir; dahası tartışmamız açısından daha da önemlisi; demokratik haklar –ve bunun bir parçası olarak Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı- için mücadele işçi sınıfının es geçemeyeceği, “sosyalist devrimin çıkarları” gereği üzerinden atlayamayacağı bir meseledir. İşçi sınıfı sosyalist mücadelesini, ezilen ve baskı altına alının Kürt halkının demokratik mücadelesiyle birleştirmezse, Kürt halkının –UKKTH dahil- demokratik taleplerine sahip çıkmazsa enternasyonalist ve sosyalist tutum almak bir yana emperyalist ekonomizmin günümüzdeki pratiği olarak sosyal-şovenizme boğazına kadar batmaktan kurtulamaz. Lenin konuya dair görüşleri ayrıntılı ve anlamlıdır. Emperyalist ekonomistlerin demokratik hakların, UKKTH’nin ve ilerici ulusal savaşların “kapitalizm koşullarına gerçekleşemeyeceğini”, dahası “demokratik talepler –ve UKKTH- için mücadele etmenin gereksiz” olduğunu savunan görüşlerini uzun uzadıya eleştirir. Lenin’in ayrıntılı tahlillerini burada tekrarlayacak değiliz; ancak biraz uzun olmasına rağmen Lenin’in demokrasi mücadelesine yaklaşımını belirten bir alıntı açıklayıcı olacaktır: “Söylediklerine bakılırsa Parabellum, demokrasi cephesinde tutarlı devrimci bir programı, sosyalist devrim adına küçümseyerek reddetmektedir. Böyle yaparken yanılgı içindedir. Proletarya, demokrasi aracılığıyla, yani demokrasiyi tam uygulayarak ve savaşımının her adımını, en kararlı biçimde formüle edilmiş demokratik isteklerle ilişkilendirerek zafer kazanabilir, böyle yapmaksızın kazanamaz. Sosyalist devrimi ve kapitalizme karşı devrimci savaşımı, demokrasinin sorunlarından yalnızca biriyle, burada ulusal sorunla karşı karşıya koymak saçmadır. Kapitalizme karşı devrimci savaşımı, bütün demokratik isteklerle, yani cumhuriyet, halk ordusu (militia), resmi görevlilerin halk tarafından seçilmesi, kadınlara eşit hak verilmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, vb. gibi isteklerle ilgili devrimci bir program ve taktiklerle birleştirmeliyiz. Kapitalizm varoldukça bu istekler -hepsi- yalnızca bir istisna olarak elde edilebilir. Üstelik tam olarak değil, çarpıtılmış olarak... Şimdiye dek başarılmış demokrasiye dayanarak ve bu demokrasinin kapitalizmde tam olamayacağını gözler önüne sererek, yığınların içinde bulunduğu yoksulluğun ortadan kaldırılmasının ve bütün demokratik reformların tam ve her yönüyle gerçekleştirilmesinin gerekli temeli olarak kapitalizmin devrilmesini ve burjuvazinin mülküne elkonmasını istiyoruz. Bu reformların bir bölümü burjuvazinin devrilmesinden önce, bir bölümü burjuvazinin devrilmesi sırasında, bir bölümü de devrildikten sonra yapılacaktır. Toplumsal devrim tek bir çarpışmadan ibaret değildir, ama ekonomik ve demokratik reformun bütün sorunları üzerinde, ancak burjuvazinin mülksüzleştirilmesiyle tamamlanan bir dizi çarpışmayı kapsayan bir dönemdir. Demokratik isteklerimizin herbirini, bu sonal amaç için A'dan Z'ye kadar tutarlı devrimci bir yolda formüle etmeliyiz. Bazı ülkelerde, tek bir temel demokratik reform bile yapılmadan önce, işçilerin burjuvaziyi devirmelerinde akla-aykırı hiçbir yan yoktur. Ne var ki, tarihsel bir sınıf olarak proletaryanın, en tutarlı ve kararlı devrimci bir demokrasi ruhuyla eğitilerek hazırlanmadıkça burjuvaziyi yenebilmesi aklın alabileceği bir şey değildir.”[36] Lenin demokrasi mücadelesini içermeyen bir “sosyalist mücadele”nin mümkün olmayacağını, hele demokratik sorunların ağırlıkla yaşandığı Türkiye gibi sömürge ve ulusal baskının mevcut olduğu ülkelerde demokrasi mücadelesinin, bunun bir parçası olarak UKKTH’nın inkarı, Lenin’in deyimiyle Marksizm’i karikatürleştirmek ve boğazına kadar sosyal-şovenizme batmaktır: “Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermelidir. Yoksa ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratını, emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının binde-bir olması durumunda bile, bu istem, mutlak bir istemdir.”[37] *** UKKTH’nı inkarın ‘sol’ hareket içindeki emperyalist ekonomizm dışındaki –ama onu da kapsayan- diğer bir tarihsel referansı II. Enternasyonal sosyal-şovenizmidir. II. Enternasyonal partileri ezilen ulusların kurtuluş mücadelelerine mesafeyle yaklaşmışlar; ulusak kurtuluş hareketlerinin ilerici niteliğini inkar ederek ve ulusal hareketleri “sosyalist olmamakla” suçlayarak düşmanca bir tutum sergilemişlerdir. Kendi burjuvazilerinin ulusal baskı siyasetinin ‘timsah gözyaşları’ döken destekleyicilerine dönüşmüşlerdir. II. Enternasyonal partileri sözde kendi emperyalist burjuvazisinin sömürgelerdeki egemenliğine karşı çıkarken; sömürgelerdeki ulusal kurtuluş savaşlarının diğer emperyalistlerin işine yarayacağı ya da ulusal kurtuluş savaşlarının “milliyetçi karakterde” olmasını gerekçe göstererek emperyalist burjuvazinin saflarına geçmiştir. Zaten emperyalist sömürgeciliğe, ulusal baskı siyasetine somut, pratik bir karşı çıkış olmadan, mücadele veren diğer güçlere –ezilen ulus hareketine- destek vermeden, ya da ittifak yapmadan sözde ulusal eşitlik söylemi olsa olsa sosyal-şovenizmin örtüsü işlevi görebilir. Mücadele somuttur, pratiktir; söylemden pratiğe inmediği; mücadelenin ihtiyaçlarına denk düşen ittifak ve stratejiyle birleşmediği sürece laf-ı güzaftır: “Bu nedenledir ki, gerek barış, gerek savaş zamanında, ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünden yana propaganda yapmayan bir sosyalistin, gerçekte sosyalist ya da enternasyonalist olmadığını, yalnızca şovenist olduğunu ilan etmediğimiz sürece, ‘toprak ilhaklarına karşı savaşımımız’ anlamsız kalacak ve sosyal-yurtsever bağnazları hiç ürkütmeyecektir. Hükümet yasaklarına karşı meydan okuyarak, yani özgür, yani yasadışı basında böyle bir propaganda yapmaya yanaşmayan ezen ülke sosyalisti, uluslar için eşit hakların ikiyüzlü savunucusundan başka bir şey değildir.”[38] III. Enternasyonal, bir önceki Enternasyonal partilerinin kendi burjuvazilerinin ulusal baskı siyasetini -gönüllü veya gönülsüz- destekleyen sosyal-şovenizmine karşı; tüm ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını; işçi sınıfı hareketiyle ezilen ulusların kurtuluş mücadelesi arasındaki ittifakını ilan etti. “Bütün dünyanın proleterleri birleşin!” sloganını güncelleyerek “Bütün dünyanın proleterleri ve ezilen halklar birleşin!” olarak geliştirdi. Sosyal-şovenizmin ulusal kurtuluş savaşlarına düşmanca tavır alan yaklaşımının karşısına; ulusların kaderlerini tayin hakkını ve işçi sınıfı ile ezilen halkların anti-emperyalist demokratik mücadelesi arasındaki ittifakı, tutarlı bir enternasyonalizmi getirdi. Bu anlayışı egemen kıldı. KÜRT VE TÜRK HALKLARININ BİRLİĞİ; ZORUNLU MU GÖNÜLLÜ MÜ? Ulusal sorunun; proletaryanın sınıf mücadelesinin ihtiyaçları yani sosyalizm mücadelesinin çıkarları açısından çözümü her ülke ve her durum için aynı değildir. Proletarya her ulusal sorunda kesin olarak “ayrılıktan veya birlikten yana olmalıdır” denilemez. Belirleyici olan nesnel durumdur, somut koşullardır. Çok uluslu devletlerde ezen ulus burjuvazisi ulusal baskı siyasetiyle diğer ulusları ezerken kendi ulusundan işçi ve emekçileri de yedeklemeye uğraşır. Bu ülkelerde ulusal baskı işçi sınıfını milliyetçi önyargılarla bölmenin, birbirine düşürmenin aracı olur. Proletarya ve onun devrimci öncüsü ise tüm uluslardan işçilerin birliğini temel alarak; ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve eşit haklar temelinde gönüllü birliğini savunur. Ülkenin tam demokratlaştırılması ve ulusların eşitliği/kardeşliği çok uluslu devletlerde proletaryanın genel çizgisidir. ‘Teorisyen’lerimiz hiç gündeme gelmemiş bir öneri ortaya atıyormuş gibi Türk ve Kürt emekçilerin birliğini, ulusların eşitliğini öneriyor. Emekçilerin birliğini istemekte, ulusların eşitliği temelinde aynı devlet çatısı altında yaşamayı düşünmekte bir hata yoktur. Hata ve sosyal-şovenizme sürükleyen bunu isterken ulusların kaderlerini tayin hakkının artık geçersiz olduğunu, ulusal/demokratik hakların savunulmaması gerektiğini söyleyip bunu teori düzeyine çıkarmaya çabalaması, dahası Kürt ulusunun ayrılma hakkının baskı altına alınmasını ‘onaylama’ noktasına gelmesi ve egemen sınıflarla beraber “Misak-ı Milli sınırlarının değişmezliği”nde anlaşmış olmasıdır. ‘Teorisyen’lerimiz Kürt ve Türk halklarının birliği ile UKKTH arasında bir çelişki görüyor. UKKTH temelinde halkların birliği ve ortak mücadelenin mümkün olmadığından yola çıkarak “birlik ve kardeşlik” adına Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını inkar ediyor. Oysa gönüllü birlik, eşitlik ve kardeşlik; Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı tanınmadan; Kürt ulusuna özgürce seçme hakkı tanınmadan sağlanamaz; gönüllü birlik ile UKKTH bütündür; sosyalistler için birbirinden ayrılmazdır: “Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir.” (…) “Bir yandan da, ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle, ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dâhil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar.”[39] Evet, çok uluslu devletlerde proletaryanın -somut koşulların somut tahlili temelinde- çözümü genel olarak ülkenin tam anlamıyla demokratlaştırılması, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde, eşit ve gönüllü birliğinin sağlanmasıdır. Ülkemizde de Kürt sorununda proletaryanın çözümü Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanması; bu hakkını Türk ve Kürtlerin kardeşçe yaşayacağı bir ülke lehine değerlendirmesidir. Kürt proletaryası ve onun partisinin hedefi halkların kardeşliğinin tesis edildiği, Türk ve Kürt halklarının eşitliğinin güvenceye alındığı, milliyetçiliğin tüm alanlardan silindiği bir ülke inşa etmektir. ‘Teorisyen’lerimizin sandığının aksine; Kürt halkının demokratik haklarının tanınması için mücadele, dahası kendi kaderini tayin hakkı için mücadele emekçileri bölmek bir yana, teorisyenlerimizin çokça ‘korktuğu’ “devletin çözülmesi” tehlikesini azaltır; işçi sınıfının birlik duygularını, enternasyonal bilincini arttırır; halkların birliğine işaret eder. Lenin ezilen ulusun anadilde eğitim hakkı vb. ulusal-demokratik haklarının tanınmasının, kendi kaderini tayin hakkının savunulmasının ‘devletin çözülüp dağılmasına’ sebep olacağını, ülkenin bölünmesine yol açacağını söyleyenlere şöyle der: “ulusların ayrılma hakkının tanınması, ‘devletin çözülüp dağılma’ tehlikesini azaltır.”[40] ‘Teorisyen’lerimizin çokça telaş ettikleri “bölünme tehlikesi” egemen sınıfların ezilen halkların hak ve taleplerini baskı altına almada kullandıkları bir propaganda aracı olmanın ötesinde bir gerçeklik de taşımaktadır. Ancak “bölünme tehlikesi”nin baş aktörü, ezilen halkların hak ve taleplerini, ulusların kendi kaderlerin tayin hakkını savunanlar değil emperyalizm ve işbirlikçileri, Kürt halkının taleplerine silahla karşılık verenlerdir. Bölünme tehlikesinin sorumluları Kürt halkının demokratik hak ve taleplerini kabul etmeyen anti-demokratik yapı ve gerici burjuvazidir. Kürt halkının demokratik talepleri karşılanmadığı, demokrasi mücadelesinin gelişip serpilmesi sonucu halklar arasındaki kardeşlik sağlanmadığı sürece bu “tehlike” varlığını korumaya devam edecektir. Ancak ‘teorisyen’lerimiz çözülmeyi, “devletin dağılma” ve “bölünme tehlikesi”nin sorumlusu olarak demokratik taleplerini savunan Kürt halkını gösteriyor. Türkiye devletinin “çözülmesi”nden, “bölünme”sinden, “sınırların değişmezliği” ilkesinin zarar görmesinden ödü patlayan ‘teorisyenler’imiz “Osmanlı’nın dağıtılmasında temel rolün yüklendiği Hıristiyan halkların misyonu Kürt ulusallığına devrolunduğu”[41], dolayısıyla Kürt halkının taleplerini savunmanın ülkeyi bölünmeye götüreceğini iddia ediyorlar. Böylece ülkenin dağılmaması adına “bugün, solun Kürt sorununun çözümü adına ve Kürt halkına hitaben, demokratik ulusal haklar ihalesine katılmaması”[42] gerekir, dahası “ayrılma hakkının kullanılması değil, tanınması dahi, abesleşmiştir.”[43] ‘Teorisyenler’imize göre “ayrılma hakkı” – başka bir deyişle ulusların kaderlerini tayin hakkının- tanınması ülkeyi bölünmeye götürür. Bu nedenle Kürt halkının demokratik talepleri ve kendi kaderini tayin hakkı savunulmamalıdır, bunun için mücadele edilmemelidir; mücadele “işçi sınıfının ortak taleplerinin” dışına çıkmamalıdır. Tersi doğrudur; demokratik talepler başta işçi sınıfının talepleri olmakla beraber; ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınması işçi sınıfını bölünmeye değil birliğe ama gerçek ve gönüllü birliğe götürür. Lenin, meseleyi boşanma hakkı örneği üzerinden ele alarak şöyle tarif eder: “Boşanma serbestliğini savunan bir kimseyi aile bağlarını yıkmak istemekle suçlamak ne kadar ahmakça ve ne kadar ikiyüzlüce bir davranışsa, ulusların kendi kaderlerini tayin etme özgürlüğünü savunanları da, yani ayrılma özgürlüğünü savunanları da, ayrılmaya isteklendirmeyle suçlamak, o ölçüde ahmakça ve ikiyüzlü bir davranıştır. Tıpkı burjuva toplumda, burjuva evlenme kurumunun üzerine kurulu bulunduğu ayrıcalıkların ve ahlaksızlıkların savunucuları boşanma kurumuna karşı çıktıkları gibi, aynı şekilde, kapitalist devlette, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını, yani ulusların ayrılma hakkını reddetmek, egemen ulusun ayrıcalıklarını ve demokratik yöntemlere karşı polis yönetim yöntemlerini savunmaya eşittir.”[44] Yine aynı yazıda: “Ukrayna ulusal-topluluğunun herhangi bir belirli ülkede ne kadar özgürlükten yararlanırsa, o ülkeye o ölçüde bağlanacağı besbelli değil midir? Demokrasinin temel ilkelerini tam olarak terk etmedikçe, bir kimsenin bu belli gerçeği tartışmayacağı sanılır. Ve bir ulusal-topluluk için, ayrılma özgürlüğünden, bağımsız bir ulusal devlet kurma özgürlüğünden büyük özgürlük olabilir mi?”[45] Proletaryanın çözümü Kürt ve Türk halklarının eşit ve gönüllü birliğinin sağlandığı, ulusal sorunun çözüldüğü, emperyalizmle bağlarını koparmış, faşist örgütlenmelerin ortadan kaldırıldığı, emekçilerin haklarının güvenceye alındığı demokratik halk iktidarıdır; dahası kapitalist sömürünün ortadan kalktığı, dolayısıyla ulusal sömürünün de ortadan kalktığı sosyalizmdir. Ancak proletaryanın ve onun partisinin öngördüğü çözümü ulus ve ulusun çoğunluğu kabul etmez; kendi kaderini tayin hakkını proletaryanın çıkarlarına uygun olmayan bir biçimde gerçekleştirmek isterse proletarya ve onun partisi ulusun üzerine faşist burjuva ordularının saldırısını savunamaz. Askeri yöntemlerle, zor ile ezen ulusun ezilen ulus üzerindeki baskısı, böylece ‘halkların birliği’ daha doğru bir deyişle halkların zor ve baskıyla bir arada tutulması savunulamaz. Buna sessiz kalan, tepki göstermeyen bırakalım sosyalistliği demokrat dahi olamaz. Bu, Kürt ve Türk halklarının birliğini savunmayı, aynı zamanda Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tanımayı gerektirir. Enternasyonalizm uluslararası işçi sınıfı hareketinin birlik ve dayanışmasını, ortak mücadelesini ifade eden bir ilkedir. Tek tek kapitalist ülkelerdeki özgürlük mücadelelerinin dünya ölçüsünde emperyalizme karşı mücadele rotasında birleştirilmesini hedefler. Lenin proleter enternasyonalizmi şöyle tanımlar: “proleter enternasyonalizmi, her şeyden önce, herhangi bir ülkedeki proleter savaşımın çıkarlarının, dünya ölçüsündeki savaşımın çıkarlarına bağımlı olmasını, ikinci olarak da burjuvazi üzerinde zafer sağlayan bir ulusun, uluslararası sermayeyi devirmek için daha büyük ulusal özveriler yapabilmesini ve yapmaya istekli olmasını gerektirir.”[46] Enternasyonalizm anlayışı bir ulusun başka bir ulus üzerindeki egemenlik ve sömürüsüne karşı çıkar. Uluslar arasındaki ayrımcılığa, baskı ve sömürüye karşı ulusların eşitliğini, işçi sınıfının dünya ölçeğinde birliğini, tek bir ülkedeki işçi sınıfının çıkarlarının uluslararası işçi sınıfının çıkarlarıyla birleştirilmesine dayanır. Enternasyonalizm tek bir ülkedeki işçi sınıfının kurtuluşunu dünya devrimiyle birleştirir. Tek bir ülkedeki işçi sınıfının çıkarı ile dünya proletaryasının çıkarları arasında uyumsuzluk olduğunda dünya proletaryasının ve dünya devriminin çıkarlarını esas alır. Parça bütün ilişkisinde, parçadaki -tek tek ülkelerdeki proleter hareketteki- gelişme dünya proleter hareketinin gelişmesi anlamına gelir. Ancak parça ile bütün ‘çeliştiğinde’ bütün yani dünya devriminin çıkarları esas alınır. Enternasyonalizm dünya devrimini, uluslar arası işçi sınıfının çıkarlarını esas alır dedik. Tam da bu yüzden enternasyonalizmin temel ilkelerinden birisi ulusların kendi kaderini tayin hakkının kabulüdür. Bu hakkın kullanılması ve kabulü ancak halklar ve işçi sınıfı arasında gerçek bir birliğin yolunu açar. UKKTH kabul edilmediği sürece işçi sınıfı içindeki milliyetçi önyargılar kaldırılamaz. UKKTH ulusların ayrı bir devlet kurması anlamına gelmez. Ayrı bir devlet kurma hakkı da dahil kendi kaderini belirleyebilme hakkı anlamına gelir. UKKTH gereği bir ulus geleceğini ayrı bir devlet örgütlenmesi biçiminde belirleyebilir ya da aynı devlet çatısı altında yaşamı tercih edebilir. UKKTH ulusların birbirinden uzaklaşması, ulusal önyargıların egemen olmasını değil tersine ulusal önyargıların kırılmasına işaret eder. Eğer bir ulusa UKKTH sağlanmazsa, ulus için kendi kaderini tayin hakkı geçerli değilse zorla ezen ulusun devletinde yaşamak, halkların birliği adına, bu zoraki durumun savunulması halkların birliğinin sağlanması bir yana halkları düşmanlaştırır, gelecekteki birleşmeleri daha da zorlaştırır. Oysa UKKTH’nın tanınması koşuluyla eğer ezilen ulus aynı devlet çatısı altında yaşamak isterse zorunlu birliğin yerine gönüllü birlik yaşama geçmiş olur. Yine aynı ilke gereği ayrı bir devlet kurmayı isterse, ezen ulus emekçilerinin bu hakka saygı duyması halkların zorunlu bir aradalığının yarattığı düşmanlığı ve önyargıları zayıflatır. Halklar arasında kardeşlik ve diyalogu güçlendirir. Kısa vadede ayrı bir devlet anlamına gelse de gelecekteki gönüllü birlikteliğin yolunu açar. UKKTH farklı ulustan işçiler arasındaki güven ve birliği arttırır. Çünkü başka bir ulusun işçilerinin kendi kaderine tayin hakkına saygı duyan ezen ulus işçileri milliyetçilikten uzak enternasyonalist bir tutum içindedir. Keza ezen ulus işçileriyle eşit haklar temelinde demokratik bir devlette beraber yaşamı savunmak (UKKTH’nı birlikten yana kullanmak) ezilen ulus işçilerinin alması gereken enternasyonalist tavırdır. Ancak bu hak ortada yokken bir ulusun zorla aynı devlet çatısı altında tutulması, bunun ‘sol’ söylemlerle meşru kılınması, “misak-ı millicilik”; yapılan parça-bütün ‘diyalektiğine’ karşın enternasyonalizme karşı milliyetçi, ezen ulustan yana tavır almaktır. “Enternasyonalizm dünya devriminin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutmaktır, dar bölgeciliği aşmaktır, gerektiğinde ‘parça’nın çıkarlarını ‘bütün’ün çıkarlarına tabi kılmaktır”[47] deniyor. Kürt ulusal sorununun, işçi sınıfının sosyalist mücadelesinin çıkarlarına tabi kılınmalıdır deniyor. Ama nasıl “tabi kılınmalıdır”? Yol ve yöntemi nedir? Ulusların kaderlerini tayin hakkı ve gönüllü birlik yoluyla mı; yoksa Kürt sorununu inkar ederek, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını bir kenara koyarak mı kısacası şovence bir tutum alarak mı? İkinci seçenek dönem ve karşı-devrimci güçlerin baskılaması karşısında ‘teorisyen’lerimiz için ‘daha makul’ gözükmektedir. Buna göre; Kürt ulusal sorunu işçi sınıfının sosyalist mücadelesinde engeldir; Kürt sorununun çözümü için mücadele sosyalist mücadelenin gerisinde kalmalıdır. Tez budur. Tez görünüşte iyidir, hoştur. Sosyalist devrimi temel almakta gibi gözükmektedir. Ancak yeni değildir. Emperyalist ekonomizmden sosyal-şovenizme giden renkli yelpazede yer alan akımlarca yaklaşık yüz yıldır savunulmaktadır[48]. Oysa sosyalizm için mücadele –ulusal baskının mevcut olduğu, demokratik hak ve kazanımların henüz yerleşmediği bir ülke bahis konusuysa- egemen sınıfların ulusal baskı siyasetine karşı çıkmadan, faşizme karşı demokratik hak ve kazanımları savunmadan olamaz. “Sosyalist mücadele” gerekçesiyle ulusal sorunlara dair söz söylememek, ezilen ulusun haklarını savunmamak, UKKTH’nı inkar etmekle “sosyalist mücadele” olmaz. Sosyalist mücadele yalnızca ‘işçi sınıfının ekonomik sorunlarına’ indirgenemez. Ezilen ulus üzerindeki baskı politikalarına karşı çıkmayan bir işçi hareketinin sosyalist olduğu, dahası enternasyonalist olduğu iddia edilebilir mi? Enternasyonalizm adına ezilen ulusun taleplerini savunmamak, sosyalizmden sonra çözülecek diyerek tüm güncelliğine ve zehirlenmeye karşın dikkate almamak, ezen ulus milliyetçiliğinin baskıları karşısında kuyrukçuluk daha doğru bir ifadeyle boyun eğmektir. Ama komünist hareketin tarihsel birikiminden bakıldığında esas adı sosyal-şovenizmdir. Lenin enternasyonalizmi nasıl ifade ediyordu? Parça-bütün diyalektiği içinde UKKTH’ı inkar ederek mi? Tersine. Lenin II. Entarnasyonal partilerinin yozlaşmalarını sosyalizmden sosyal-şovenizme giden yol olarak tarif ediyor.[49] II. Enternasyonal partileri UKKTH’nı inkar ederek, kendi burjuvalarının işgalci, emperyalist politikalarını destek çıkmışlarıdır. Kendi burjuvalarının siyasetlerini ‘devrimci’ gerekçelerle aklamışlar ya da onlarla uyumlu bir politik hat çizmişlerdir. Buna göre “ilhaklar ve savaşlar kötüdür. Ancak ezilen ulusların karşı çıkışlarına destek vermek, II. Enternasyonal partilerini kendi ülkelerinde zor duruma düşürür, komünist partilerin gelişimini zora sokardı”. Bu baskılanmanın etkisi, bürokratik ve burjuva eğilimlerle birleşince sosyal-şovenist politikalar egemen oldu. Burjuvazinin kurduğu sınırlar mutlak kabul edildi (Misak-ı Milliciler gibi), ezilen ulusun taleplerini savunmak (tabi ezilen ulus hareketindeki eksikliklerle bunu gerekçelendirerek) yasak ilan edildi (bugün UKKTH’yi inkar edenler gibi). II. Enternasyonal partileri UKKTH’na karşı çıktılar, onu reel/gerçekçi bulmadılar. Diğer emperyalistlerin oyunu olarak açıkladılar ya da rakip emperyalist güçlere hizmet ettiği gerekçesiyle inkar ettiler vb. vb. Ama sonuç netti: “UKKTH gereksizdir”. EZEN VE EZİLEN ULUS MİLLİYETÇİLİĞİ Sosyal şovenizmin temel tez ve argümanlarından birisi de milliyetçiliğe karşı çıkıştır. Öyle ki milliyetçilikle yan yana anılmayı hiç sevmez; alimallah milliyetçilikle işleri olmaz. Ama asıl kızdıkları ezen ulus milliyetçiliği değildir. Öyle olsa ilerici olurdu; ezen ulus milliyetçiliğine karşı mücadeleyi getirirdi. Ancak öyle değil. Ezen ulus milliyetçiliğinin ağırlığı altında ezilip üstüne binen ağırlığı ezilen ulus milliyetçiliğinin eleştirisiyle hafifletmeye çalışırlar. Ezilen ulus milliyetçiliğini uzun uzadıya eleştirecek değiliz. Burjuva bir harekettir. Adı üzerinde milliyetçiliktir. Marksizm’in -ezen veya ezilen ulusun milliyetçiliği olabilir- milliyetçilikle kesinlikle bağdaşmaz[50]. Ancak milliyetçiliği ülkenin emperyalizmle ilişkileri, ulusal sorunun varlığını, sınıf mücadelesinin dinamikleri, ülkenin siyasal yapısını dikkate almadan “saf” bir milliyetçilik olarak ele almak “saf”lıktır. Ezen ulus milliyetçiliği başka bir ulusun baskı altına alınmasına, imha ve asimilasyona dayanır. Ezilen ulus milliyetçiliği ise ulusal baskı siyasetine karşı çıkar; ezilen ulusun en temel haklarını, dilini ve kültürünü özgürce kullanabilme, kimliğini ifade edebilme, kendi kaderini tayin haklarını savunur. Bu yönüyle ezen ulus baskısına karşı yöneldiği, (işçi sınıfına düşmanca bir tutum sergilemediği) sürece ilericidir, demokratiktir.[51] Ezilen ulus milliyetçiliğinin, ulusal baskı siyasetine karşı mücadelede ilerici ve demokratik yönünü görmeden onu ezen ulus milliyetçiliğiyle eşitlemek/aynı kefeye koymak genel bir milliyetçilik eleştiriyle sözde tarafsız kalmak sosyal-şovenizme geçişte başka bir altın taşlı yoldur. Lenin Rosa Lüksemburg’la polemiğinde ezilen ulus hareketinin ilerici niteliğini vurgulayarak, Rosa’nın bunu görmediğini ve milliyetçilikten uzak durmak adına ezen ulus milliyetçiliğine düştüğünü belirtir. Ezen ulus ile ezilen ulus arasında mücadele sözkonusu olduğunda sosyalistler için belirleyici olan ezen ulus baskısına karşı mücadelenin ihtiyaçları, bu mücadelenin sosyalizm mücadelesinin bir parçası haline getirilmesidir. Sosyalist devrimi “saf” işçilerin sorunlarını çözmek üzere gerçekleşen “işçi devrimi” olarak algılayan “hayalcilik “hiçbir zaman toplumsal gerçeklikle denk düşmedi; ütopik hayallerin ötesine de geçemedi. Sosyalizm mücadelesi; başta işçi sınıfının acil talep ve sorunları ancak bununla beraber ve bunu güçlendirecek şekilde ezilen ulusların, ezilen ve baskı altına alınan inanç sahiplerinin, erkek egemen düzende kadın olmaktan kaynaklı çifte sömürüye maruz kalan kadınların, her türlü ve her biçimde baskı ve sömürüyle karşı karşıya bulanan yığınların tepki ve öfkesinin tek bir potada, tek bir önderlik altında birleştirilip sosyalist çizgide ilerlenmesiyle başarıya ulaşabilir. Evet, Marksizm en “ince” bir milliyetçilikle dahi bağdaşamaz. Ancak, bu, Marksizm’în ezen ve ezilen ulus milliyetçiliğini aynı kefeye koyduğu, arasında hiçbir fark görmediği anlamına gelmez. Sınıflar mücadelesi, emperyalizm ezen ulus ve ezilen ulus milliyetçiliğini –aynı saflarda olabileceği gibi- karşı karşıya getirir. Çünkü emperyalizm; ulusların baskı altına alınmasına ve sömürülmesine dayanır. Ulusal tepkiler tipiktir; olağandır. Emperyalizme karşı yöneldiği sürece demokrattır; ilericidir: “Her ezilen ulusun burjuva milliyetçiliği, zulme karşı yönelmiş olan genel bir demokratik içerik taşır”[52]. İşte bu olgu; işçi sınıfı ile ezilen ulusun ittifakının temellerini atar. III. Enternasyonal’in sloganı da buradan gelir. Ezilen ulusun mücadelesi, örneğin Kürt ulusal mücadelesinde sözkonusu olduğu gibi emperyalizmin işbirlikçisi bir iktidara karşı demokratik hak ve özgürlükler talebiyle, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı için mücadele ediliyorsa; işçi sınıfının desteği ve ittifakı zorunludur. İşçi sınıfının enternasyonalist eğitimi buradan geçer.[53] Elbette işçi sınıfı ve onun devrimci öncüsünün görevleri ulusal harekete destek veya ittifakla sınırlı kalmaz. Sınıf partisi, ulusal hareket içinde işçi sınıfının etkinliğinin artması, demokratik hareketin tutarlı bir demokratik ve anti-emperyalist yön kazanması, dahası ve esas olarak işçi sınıfının sınıf bilincine ulaşıp devrime önderlik etmesi, kendisi için sınıf olması, demokrasi mücadelesini sosyalist mücadele ile birleştirmesini amaçlar. Bu yönüyle işçi sınıfı hareketi ile –ezilen ulus milliyetçiliğini de içinde barındıran- ezilen ulus hareketin ittifakı mümkündür; hatta zaruridir. AYRILMA PROPAGANDASI KAFA KARIŞTIRIR MI? ‘Teorisyen’lerimize göre işçi sınıfının birliği ve ortak mücadelesi, ezen ulus işçilerinin ezilen ulusun ayrılma hakkına saygı göstermesini, ezilen ulusun en temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkmasını gerektirmez. Buna göre Türk işçi sınıfı ezilen Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmamalıdır. Gerekçe ise açık: “hem eşitlik ve ortaklık hem de ‘ayrılma hakkı’ için mücadele gerçekçi değildir”.[54] Demek ki gelenek yazarına göre Türk işçi sınıfı ezilen Kürt ulusunun ‘zorla’ aynı devlet çatısı altında tutulmasına ses çıkarmamalı, ayrılma hakkını değil dolayısıyla ulusların “zorunlu birliğini” savunmalıdır. ‘Teorisyen’lerimiz muhtemelen kendi ‘sosyal-şovenist tavırlarını’ Türk işçi sınıfından da beklemektedir. Yani Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımadan sosyalist işçi hareketinin ayakları üzerine dikilebileceği yanılgısını, -öyle böyle bir yanılgı değil- sosyal-şoven yanılgısını benimsemektedirler. Ezen ulus işçileri hem ulusların eşitliğini, hem de bu eşitlik gereği ezilen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını/ayrılma hakkını savunmalıdır. ‘Teorisyen’lerimiz baştan sona yanlış bir zemindedir. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tanımadan bir eşitlik sözkonusu olmaz; yalnızca ‘eşitlik’ aldatmacası olabilir. Eşitliğin temel ilkesi Kürt ulusunun, ‘zorunlu birlik’ baskısında kurtulup kendi kaderini özgürce tayin hakkının tanınmasıdır. Ancak bu koşullarda eşitlikten söz edilebilir. Ancak bu koşullarda Kürt halkının, ‘zorunlu birlik’ dayatmasının beslediği ‘ayrılık’ dalgası ortadan kaldırılabilir –unutulmamalıdır ki; Kürt halkı bütün baskı ve zorbalığa karşı hala birlikten yanadır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ulusların eşitliği, ulusal baskının ortadan kaldırılması için temel koşuldur. Türk işçi sınıfının enternasyonalist eğitimi ve sosyalist bilince ulaşması, dahası Kürt ve Türk işçilerinin ortak mücadelesi böyle bir eğitim ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi olmadan söz konusu olamaz. Türk işçi sınıfı, egemen sınıfların baskı ve sömürü düzenine karşı çıktığı gibi, ezilen Kürt ulusunu üzerindeki ulusal baskı siyasetine de karşı çıkmalı, bu karşı çıkışın gereği Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunmalıdır. Bu yüzden ezen ulus işçilerinin ayrılma hakkını, ezilen ulus işçilerinin birliği savunması, işçi sınıfı ve emekçilerin gönüllüğü birliğini sağlayabilir. ‘Teorisyen’lerimiz Türk işçi sınıfının ayrılma hakkını savunmasını mümkün görmeyerek “sosyal-şovenist gerçekçi” zeminde hareket etmekte, “ayrılma hakkı” propagandasının kafa karıştıracağını iddia eder: “En siyasallaşmışlarının dahi, Türk işçisinin 'Sen birlikten yana ol, ama Kürtlerin ayrılma hakkını tanı!' propagandasından somut bir görev çıkarması mümkün müdür? 'Birlik için çalışalım ama karar sizin' denen bir Kürt yoksulunun sağlıklı bir siyasi irade üretmesi mümkün müdür?”[55] Buna göre ayrılık yani kendi kaderini tayin hakkı propagandası işçi sınıfının aklını karıştırıp işçilerin birlik ve ortak mücadelesi engellenir deniyor. Oysa Türk işçilerine Kürt halkının varlığı ve kimliğinin tanınması, eşitlik dolayısıyla Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için yapılan propaganda Türk işçisini Kürt işçisinden değil egemen sınıfların şoven milliyetçiliğinden koparır. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanıyan Türk işçisinin kafası karışmış olmaz; başka bir ulusu baskı altına alan ulus emekçilerinin özgür olamayacağının bilinciyle; enternasyonalist bir tutum almış olarak Kürt işçileriyle birlik mücadelesi verir. Tersi; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayan Türk işçisi, şovenizm ve ezen ulus milliyetçiliğiyle zehirlenmiş, kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmış olur. Ayrılma propagandası açısından Kürt işçilerinin durumu ise tersidir. Kürt proletaryasının önderi, Kürt işçi sınıfına, ulusal baskının çözümünün ayrılıkta yani kendi burjuvazisinin egemenliğinde olmadığını, Türk işçisiyle birlikte mücadelede olduğunu anlatır. Ezen ulus burjuvazisinin işçileri yedekleme çabasına karşı birlik, kardeşlik ve ortak mücadele propagandası yapar. Böylece Kürt işçileri, düşmanlarının Türk işçileri olmadığı bilinciyle ayrılık yerine birliği tercih edip, Türk işçileriyle ortak düşmana karşı mücadeleye girmelidir. Lenin ezen ve ezilen ulus işçilerinin ulusal sorun konusundaki görevlerini şöyle tarif eder: “Sorunu derinlemesine incelememiş olanlar, ezen ulusların sosyal-demokratları ‘ayrılma hakkı’ üzerine ısrar ederlerken; ezilen ulusun sosyal-demokratları ‘birleşme özgürlüğü’ üzerinde direnmelerinin çelişki olduğunu düşünürler. Ama biraz düşününce, enternasyonalizme ve bugünkü durumdan hareket ederek ulusların birbiriyle kaynaşmasına varabilmek için başka yolun olmadığı, olamayacağı anlaşılır.”[56] Ezen Türk ulusu işçilerine “ayrılık propagandası”, ezilen Kürt ulusu işçilerine “birlik propagandası”. İşçi sınıfının devrimci partisinin enternasyonalist politikası budur. Bunun aksini iddia etmek/yapmak ezen ulus veya ezilen ulus milliyetçiliğine kuyruk olmak anlamına gelir. Söz konusu olan işçilerde kafa karışıklığı değil ulusal/milliyetçi önyargılardır. Bu önyargılar kırılmadan, işçi sınıfı ulusal baskı siyasetine karşı tek vücut olmadan işçi sınıfının birliğini sağlamak hayal olmanın ötesine geçemez. ŞOVENİZME ‘SOL’DAN DESTEK YA DA DAHA FAZLASI! ‘Teorisyen’lerimiz Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını –yukarıda bir kısmına değindiğimiz- bir takım gerekçelerle gündemden düşmüş ilan ediyor. Buna göre Türk ve Kürt işçilerinin birliğini, ulusal sorun, ulusal baskı siyasetinin dışında, bu soruna söz söylemeden “ortak sorunlar” üzerinden tarif ediliyor. Dahası Kürt sorunu, bir ulusal sorun olarak yok sayılıyor.[57] Ülkemizdeki Kürt sorununun özgünlüğü göz ardı edilip, sanki ulusal/demokratik sorunlar yokmuşçasına, işçi sınıfı demokratik görevleri sahiplenmezmiş gibi soyut bir sınıf birliği vaaz ediliyor. Türk işçileri Kürt halkının kimliğini, varlığını, dili ve kültürünü tanımayacak, bunun için mücadele verilmeyecek ama Türk ve Kürt işçileri “kardeş olup” “ortak mücadele” edecek. Kürt işçilerine egemen sınıfların zorunlu birlik dayatması, geleceğini tayin hakkının engellenmesi meşru bellenip şovenizmin ‘sol’dan sözcülüğü yapılacak, sonra da Kürt işçilerinin Türk işçileriyle birliğinden bahsedilecek. Şoven milliyetçiliğe, ulusal baskı siyasetine karşı çıkmadan işçi sınıfının sosyalist mücadelesinden bahsedilecek, enternasyonalizm de ulusal sorundan bahsetmeden “ortak sorunlar” üzerinden mücadele olacak! Böyle birlik, egemen sınıfların zorunlu birlik dayatmasından farksızdır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmadan halkların gönüllü birliğinden bahsedilemez. Bu hak tanınmadan işçi sınıfının enternasyonal eğitimi ve sosyalist bilinci kazanması söz konusu olamaz. Ezen ulus burjuvazisinin baskı ve zulmü karşısında boyun eğip, Kürt halkının en basit ve insani taleplerini savunmaya gelince yan çizmek, bunu “sosyalist mücadelenin ihtiyaçları” gereği “gereksiz” bulmak, cehenneme -şovenizme- giden altın taşlı yollardan birisidir. Kürt halkının dili ve kültürü yasaklanmışken, Kürt halkı çocuklarına kendi dilinde isim veremez, kendi dilinde eğitim alamazken, bu talepleri dillendiren unsurlar linç kampanyası eşliğinde baskı altına alınırken “sosyalist mücadele” gereği sessiz kalmak, söz söylememek, sosyalizmden sonra çözülecek demek; dahası bu talepleri savunmamanın çağırısını yapmak ezen ulus burjuvazisinin yüzyıllık söylemlerini “sosyalist” gerekçelerle tekrarlamaktan başka anlama gelmez. ‘Teorisyen’lerimizin söylediğinin aksine “hem eşitlik ve ortaklık hem de ‘ayrılma hakkı’ için mücadele gerçekçidir”. Halkların birliği, işçi sınıfının ortak mücadelesi için zorunludur. UKKTH hakkını tanımadan Türk ve Kürt işçilerinin milliyetçi önyargılardan arınmış entarnasyonalist birliğinden söz etmek mümkün değildir. Lenin işçi sınıfı ve halkların birliğinin ancak ayrılma özgürlüğünü tanımakla mümkün olabileceğini söylüyor: “istisnasız bütün diğer ezilen ve eşit olmayan ulusların ayrılma özgürlüğünü talep ediyorsak, ayrılmadan yana olduğumuz için değil, yalnızca zorla birleşmeden farklı olarak özgür, gönüllü birlik ve kaynaşmadan yana olduğumuz için talep ediyoruz. Yegane neden budur!”[58] Halkların özgür birliği ancak ulusların kaderlerini tayin hakkı tanındığı sürece mümkün olabilir. Tersi, yani UKKTH’ın tanınmaması halkların zora dayalı birliğine onay vermek, bir şovenist haline gelmek demektir. Ayrılma hakkı tanınan ezilen ulus işçileri, kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşayabileceğini samimi bir şekilde ifade eden ezen ulus işçileriyle ortak düşmana karşı mücadele birleşebilir. Ancak ezen ulus işçileri bu hakkı tanımadığı sürece, ezilen ulus işçileri ezen ulus işçilerine güven duymaz, duyamaz. 1990’ların başında SSCB’nin dağılmasıyla ulusal hareketlerin ilerici niteliğini kaybetme döneminin başladığı iddia ediliyor. Ancak ulusların kaderlerini tayin hakkının gericileştiği tespiti nedense on yıl sonra yapılıyor. Yani on yıl boyunca gerici bir talep savunulmuş oluyor. Eğer SSCB’nin dağılmasıyla UKKTH emperyalizmin ilkesi haline gelmişse, Yuvoslavya örneği bu savı doğruluyorsa 2001 yılına kadar ‘teorisyen’lerimiz farkında olmadan emperyalizmin çıkarlarına mı hizmet etti? Ya da 2001 yılına kadar UKKTH devrimciydi; ulusal talepleri savunan Kürt ulusal hareketi ilericiydi, Kürt ulusal hareketi zerre kadar “milliyetçilikten etkilenmemişti”, “enternasyonalistti”, “işçi sınıfının çıkarlarını temel alıyordu” da 2001’den sonra her şey tepetaklak değişti mi? UKKTH gericileşti, Kürt ulusal hareketi “düzen” partisi haline geldi, “milliyetçi” oldu, “işçi sınıfını önemsemedi” mi? Öyle ki; 2001 yılına kadar ‘teorisyen’lerimiz Kürt illerinde örgütlenme ihtiyacı bile duymuyor.[59] Ulusal hareketin varlığını ve ilerici niteliğini Kürt illerinde örgütlenmemenin gerekçesi olarak açıklıyor. Nasıl bir anlayış? İşçi sınıfının devrimci öncüsü; ezilen ulus hareketiyle ittifak olsun veya olmasın; demokratik hareket içinde, işçi sınıfının ağırlığını hissettirmesi için mücadele eder; işçi sınıfının sınıf bilincine ulaşması için çaba gösterir. “İttifak” adına işçi sınıfını ezilen ulus burjuvazisine terk ederse; ezilen ulus burjuvazisine kuyrukçuluk yapmış olur. Kuyrukçuluk, oportünizm; sağdan ‘sol’a savrulmakla maluldür. Dün Kürt ulusal hareketine kuyrukçuluk, Kürt işçileri içinde örgütlenmeyi gereksiz görmek; bugün Kürt ulusal hareketinin ilerici niteliğini hatta bunun da ötesinde UKKTH’nı inkar etmek ve şovenizm yolunda “emperyalizm karşı mücadele” adına ilerlemek. ‘Doğu’dan gelen seslere benzetmemek elde değil... “Emperyalizmle ilişkiler”, Kürt hareketinin AB’den “beklentileri” vb. gerekçeler sosyal-şovenizmi gizleme amaçlıdır.[60] Kürt ulusal hareketinin niteliği bir yana Kürt halkının ulusal demokratik haklarını ve UKKTH’yı savunma olmazsa olmazdır. Kürt hareketi ilerici veya gerici –ki ilericidir-; bunu bir kenara koyarsak; Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı kayıtsız koşulsuz sosyalistler tarafından tanınır. Eşitliğin ve işçi sınıfının birliğinin gerçek zemini budur. Emperyalizmin işbirlikçisi iktidarın şoven milliyetçi ulusal baskı politikasına karşı ulusal/demokratik hakları ısrarla savunmak, bunu bedel ödeyerek savunan Kürt ulusal hareketiyle[61] ittifak yapmak –elbette kayıtsız-koşulsuz ittifak değildir-, egemen sınıfların ‘bölücülüğüne’ karşı halkların birliği için mücadele etmek emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin tekerine çomak sokmaktır; emperyalizme karşı sözde değil gerçek bir mücadele örgütlemektir. Kürt sorunun inkarı, Kürt sorunu ortadan kalmıştır demeye kadar varan egemen sınıflarla yakınlaşmanın mantıksal sonucuna varmaması beklenemezdi; sonuç: Ulusların kendi kaderini tayin hakkının inkarı. Bunun bir parçası olarak ulusal/demokratik talepler için mücadelenin askıya alınması. “İşçi sınıfı zemini”, “birlik” adına demokrasi mücadelesinden yan çizilmesi, “yan çizme” ile de sınırlı kalmayıp bu mücadelenin baştan sona reddedilmesi. Ezen ulus milliyetçiliğine karşı savaşmak yerine “Kürt ulusal hareketiyle aralarındaki mesafeyi hızla açmak”[62], ezen ulus milliyetçiliğinin “kanı ve canı” ile savunduğu sınırlara “siper olmak”[63], “bölünme tehlikesi” gerekçesiyle egemen sınıfların temel felsefesini “sosyalist” kılıf geçirerek yeniden üretmek, “cesurca” sahiplenmek. Daha da uzatılabilir… ‘Teorisyen’lerimiz safını seçmiştir. “2001 yılından itibaren” ‘yoğun mesai harcanan’ UKKTH’nın “somut koşullarda Marksizm-Leninizmde tuttuğu yerin yeniden tarif edilmesi”[64] süreci tamamlanmış; sosyal-şovenizmin ‘kapalı’sından açık biçimlere geçiş yapılmıştır. Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesi –yani demokrasi mücadelesi- ile sosyalist mücadeleyi birleştirmek; demokratik görevleri atlamadan –böylece demokrasi talebiyle mücadele eden/etmek zorunda olan yığın hareketini es geçmeden- “bütün zorluklarına” rağmen işçi sınıfının enternasyonalist ve sosyalist bilince ulaşması için çaba göstermek; halkların gericiliğe, emperyalizme ve kapitalizme karşı birlik ve mücadelesini yükseltmek; sözde “birlik” –ama zorunlu birlik- lakırdılarının perdelediği şovenizmi yenecek; işçi sınıfının sosyalizm yürüyüşünü yükseltecek temel görevlerdendir. Bu yüzden bugün gericiliğin, kontr-gerilla ve faşist güçlerin, emperyalizm ve işbirlikçilerinin tüm saldırılarına ve bunların ‘sol’ yankılarına karşı ulusların kaderlerini tayin hakkını ısrarla savunmak, ısrarla enternasyoanlizme bağlı kalmak, Kürt halkının demokratik taleplerini en zor koşullarda bile savunmak; bunu işçi sınıfının iş, ekmek, özgürlük, halkların emperyalizme karşı bağımsızlık talepleriyle birleştirmek; özeti itibarıyla demokrasi mücadelesini kapitalist sömürü düzenine karşı mücadeleyle birleştirmek sosyalizme giden yolun olmazsa olmazıdır. Ötesi şovenizm ve onun ‘sol’dan yakısı sosyal-şovenizmdir.
[1] Özgür Şen, Gelenek, Sayı: 98, “Bir Taktiği Güncelleme Zorunluluğu”, Sf. 53 [2] Kemal Okuyan, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 16 [3] Gerici nitelikli ulusal hareketlerin olmadığı anlamında kullanmıyoruz. Ancak mesele ilerici, anti-emperyalist ve demokratik nitelikte burjuva/ulusal hareketler mümkün müdür, değil midir? Bu kapsamda Kürt ulusal hareketiyle ilişki biçimi nasıl olacaktır? Egemen sınıfların saldırı dalgası karşısında ‘bizi ilgilendirmez’ denilip köşeye çekilmek mi, yoksa ilerici nitelikteki ulusal harekete destek/ittifak mı? [4] Metin Çulhaoğlu, Gelenek, Sayı: 98, Kuru Gürültüyü Aşmak, Sf. 69 [5] Aytek Soner Alpan, “Devrimin Kaderini Tayin Hakkı” başlıklı yazısında şöyle diyor: “TKP, UKKTH’ye getirmiş olduğu bu yorum ertesinde, bu taktik ilkeyi başka bir taktik ilke ile değiştirmiştir. TKP için bugün savunulması gereken sınırların değişmezliğidir.” (Vurgu Alpan’a ait) [6] Stalin, “Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu”, Sol Yayınları, Sf. 27 [7] Özgür Şen, Gelenek, Sayı: 98, “Bir Taktiği Güncelleme Zorunluluğu”, Sf. 49 [8] Aytek Soner Alpan, Gelenek, Sayı: 98, “Devrimin Kaderini Tayin Hakkı”, Sf. 113 [9] Lenin, ulusların kaderlerini tayin hakkını incelerken proletaryanın çıkarları açısından ulusun hangi biçimde örgütlenmesi gerektiğini detaylı olarak ele almıştır. Ancak alıntıda yazar bundan bahsetmiyor. Lenin’in UKKTH’nı “her daim geçerli bir hak olarak” tanımlamadığını iddia ediyor. [10] Özgür Şen, Gelenek, Sayı: 98, “Bir Taktiği Güncelleme Zorunluluğu”, Sf. 51 [11] Özgür Şen, agy, Sf. 49 [12] Özgür Şen, agy, Sf. 58 [13] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”, Sol Yayınları, Sf. 62 [14] Lenin, agy, Sf. 131 [15] Kemal Okuyan, Gelenek, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 17 [16] Kemal Okuyan, Gelenek, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 18 [17] Lenin, “Emperyalist Ekonomizm”, Koral Yayınları, Sf. 64 [18] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı”, Sol Yayınları, Sf. 69 [19] Lenin, agy, Sf. 78 [20] Stalin, Marksizm, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sf. 27 [21] Özgür Şen, Gelenek, Sayı: 98, “Bir Taktiği Güncelleme Zorunluluğu”, Sf. 55 [22] Stalin, Marksizm, agy, Sf. 27 [23] Metin Çulhaoğlu, Gelenek, Sayı: 98, “Kuru Gürültüyü Aşmak”, Sf. 68 [24] Lenin, “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm” isimli eserinde emperyalizmin “kesinlikle” egemen olduğu tarihi şöyle ifade eder: “Avrupa için, yeni kapitalizmin, eskisinin yerini kesinlikle aldığı tarih, oldukça belirgin bir biçimde gösterilebilir: 20. yüzyılın başıdır bu. … Böylece tekellerin tarihindeki başlıca evreler şöyle beliriyor: (1) Serbest rekabetin gelişmesinin en yüksek noktaya eriştiği 1860-1880 yılları. Tekeller, ancak farkedilir embriyonlar halindedir. (2) 1873 bunalımından sonra, kartellerin önemli gelişme dönemi; böyle olmakla birlikte, bunlar henüz istisna halindedir. Oturmuş bir durumları yoktur. Henüz geçici bir niteliktedirler. (3) 19. yüzyılın sonundaki ilerleyiş ve 1900-1903 bunalımı; bu dönemde, karteller, baştanbaşa ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geliyor. Kapitalizm, emperyalizme dönüşmüştür.” [25] Yazar, “burjuva devrimler” çağı ile 20. yy’ın başında sonlanmış Avrupa’daki “burjuva devrimler” çağını ve 20. yy’da başlayan Doğu ülkelerindeki “burjuva devrimler” çağını birleştirdiğini söyleyebilir. Öyle olsa bile kapitalizmin birinci evresinden emperyalizm aşamasına geçişi gözardı edip genel bir “burjuva devrimler çağı” tarif etmek bilimsel yöntemle çelişir; yanlıştır. [26] Emperyalizm çağında da feodal gericiliğe karşı burjuva devrimler devam etmiştir. Ancak kapitalizmin birinci evresindeki burjuva devrimlerden farklı olarak emperyalizme karşı yani burjuvaziye karşı “burjuva devrimler” biçiminde devam etmiştir. Ve bu “burjuva devrimler”, yeni bir çağın, “emperyalizm ve proleter devrimler” çağının “burjuva devrimler”idir. [27] Burjuva devrimler son bulmamıştır; “egemen burjuvazinin” “ilerici” bir rol oynadığı “burjuva devrimler çağı” son bulmuştur. Artık burjuva/demokratik devrimler, işbirlikçi, faşist, gerici ve anti-demokratik burjuvaziye karşı gerçekleşmektedir. [28] Metin Çulhaoğlu, agy, Sf. 69 [29] 1917 Ekim Devrimi gerçekleşmemiş olsaydı; anti-emperyalist ulusal hareketlerin büyük bir destekten/itici güçten mahrum kalacağı açıktır. [30] Metin Çulhaoğlu, agy, Sf. 69 [31] Çulhaoğlu olguları nesnel zemin, üretim ilişkileri/ekonomik ilişkiler bağlamında tartışmak yerinde öznelliğe abartılı bir rol biçerek idealizme düşüyor. Mahir Çayan’ın ‘üçüncü bunalım döneminde SSCB’nin varlığı nedeniyle emperyalist savaşlar mümkün değildir’ derken düştüğü öznelliği tekrarlıyor. Çayan emperyalizmin ekonomik temelini ve bu temelden kaynaklı emperyalistler arasındaki kutuplaşmanın nesnel/zorunlu dinamiklerini görmezden gelerek; SSCB’nin varlığını nesnel zeminin önüne koyarak dünya savaşının imkansız hale geldiğini söylüyordu. Benzer bir akıl yürütme ve idealizm Çulhaoğlu için de geçerlidir. Çulhaoğlu emperyalizmin ekonomik temelini ve bu ekonomik temelden kaynaklı zorunlulukları (ulusal sömürü ve baskı siyaseti ile buna karşı ulusal tepkiler) görmezden gelerek SSCB’nin yıkılmasının, emperyalizmin nesnel niteliğinden kaynaklı olguları ortadan kaldıracağını iddia ediyor. Buna göre; artık emperyalizme karşı ulusal hareketler mümkün değildir; dolayısıyla ulusların kaderlerini tayin hakkı güncelliğini yitirmiştir. [32] Metin Çulhaoğlu, agy, Sf. 69 [33] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Koral Yayınları, Sf. 81 [34] ‘Emperyalizm nitelik değiştirmiştir’ denmese de, emperyalizm aşamasında, hem de SSCB’nin mevcut olmadığı ilk dönemlerinde –ve günümüzde- anti-emperyalist ulusal hareketlerin mevcut olduğu tarihsel bir gerçek iken, bugün yine “SSCB’nin dağılması” gerekçesiyle emperyalizme karşı ulusal hareketlerin mevcut olamayacağını söylemek, emperyalizmin ‘küreselleşmeci’ bir niteliksel değişimini varsayar. [35] Metin Çulhaoğlu, Gelenek, Sayı: 98, “Kuru Gürültüyü Aşmak”, Sf. 62 [36] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yayınları, Sf. 197 [37] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf. 179 [38] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yayınları, Sf. 201 [39] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.139–140 [40] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.80 [41] Aydemir Güler, Gelenek, Sayı: 98, “Yeniden Doğu Sorunu”, Sf. 38 [42] Aydemir Güler, agy, Sf. 39 [43] Kemal Okuyan, Gelenek, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 17 [44] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.81 [45] Lenin, agy, Sf. 81 [46] Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, Sol Yayınları, Sf. 335 [47] Kemal Okuyan, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 9 [48] Lenin 1916 yılında emperyalist ekonomizm savunucularının sahte “sosyalist devrimci”iğini yerden yere vurmuş, görünüşteki ‘sol’culuğun sağ niteliğini sergilemiştir. [49] Elbette II. Enternasyonal partileri küçük burjuva hatta burjuva partiler haline gelmişlerdi. Ancak sosyal-şovenizm, II. Enternasyonal’den kopuşun temel unsurlarından birisiydi. [50] “En ‘adil’, ‘saf’, en ince ve en uygarı olsa bile, Marksizm milliyetçilikle bağdaşmaz.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.31) [51] “Eğer ezilen ulusun burjuvazisi, ezen burjuvaziye karşı savaşırsa, biz, her zaman ve her durumda, herkesten daha kararlı olarak bu savaşın yanayız; çünkü biz, zulmün en amansız ve en tutarlı düşmanlarıyız.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.69) [52] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.70 [53] Bunun zorlukları karşısında ezilmek; bunu hayalcilik olarak adlandırmak da sosyal-şovenizm’in “gerçekçiliğine” örnek gösterilebilkir: Gelenekten alıntı…. [54] Kemal Okuyan, Gelenek, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 18 [55] Kemal Okuyan, Gelenek, Sayı: 98, “Sosyalist İktidar Perspektifinden Kürt Sorunu”, Sf. 18 [56] Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.179 [57] Aydemir Güler “Sınırın Ötesinde de Yasalar Var” başlıklı yazısında Kürt sorununun ulusal sorun olarak ortadan kalktığını söylüyor: “Bu ‘Kürt sorunu’ değildir. Ya da Kürt sorununun son 25 yıllık etabı bütün özellikleriyle birlikte ortadan kalkmıştır.” (http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=15033) [58] Lenin, “Emperyalist Ekonomizm”, Koral Yayınları, Sf. 64 [59] “Burada altının çizilmesi gereken bir unsur STP’nin ilke olarak Kürt illerinde örgütlenmeme kararını sürdürüyor olmasıdır.” (Aytek Soner Alpan, Gelenek, Sayı: 98, “Devrimin Kaderini Tayin Hakkı”, Sf. 85) [60] ‘Teorisyen’lerimizin UKKTH’nı ve Kürt halkının demokratik talepleri için mücadeleyi inkar ederken kullandığı gerekçelerden birisi “emperyalizmin bu hakları savunması”dır. Oysa Lenin bugünden konuşurmuş gibi şöyle der: “bazı başka durumlarda bir başka ‘büyük’ devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olmaz.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.140) [61] Kürt ulusal hareketi savunduğu talepler gereği gerek AB, gerek ABD ile arasını açmak durumundadır. Emperyalizmin “demokratik haklar” savunusu bir aldatmacadan ibarettir. Emperyalizmin işbirlikçisi iktidara karşı demokrasiyi savunmak emperyalizme karşı mücadelenin önemli bir halkasıdır. Kürt ulusal hareketi, tüm eksiklik ve çelişkilerine rağmen bu çizgide bedel ödeyerek mücadele etmektedir. Kürt hareketinin içindeki farklı unsurların AB ve ABD’den farklı beklentileri olmakla beraber nesnel konumu itibarıyla ilericidir; emperyalizm karşıtıdır. Bu karşıtlık önümüzdeki dönem daha da gelişmeye açıktır. [62] Özgür Şen, Gelenek, Sayı: 98, “Bir Taktiği Güncelleme Zorunluluğu”, Sf. 65 [63] Özgür Şen, agy, Sf. 62 [64] Aytek Soner Alpan, Gelenek, Sayı: 98, “Devrimin Kaderini Tayin Hakkı”, Sf. 112
|
|||
|
Eleştiri, Öneri ve Değerlendirmelerin için, okul@gencliginsesi.net Bu Site Bir GencliginSesi.Net Projesidir |