|
|
KÜÇÜK BURJUVA OPORTÜNİZMİNDEN KARŞI-DEVRİM UŞAKLIĞINA: TROCKİZM ( Ek ) |
|
|
Ek 1: Trockizmin Taktik Platformuna İki Örnek 1. ‘Sol’ Sloganlar ve Yığın Hareketinin Aşamalarının Atlanması 2. Gerici Sendikalarla İttifaklar ve Yığın Hareketinin Aşamalarının Atlanması Ek 1: Trockizmin Taktik Platformuna İki Örnek 1. ‘Sol’ Sloganlar ve Yığın Hareketinin Aşamalarının Atlanması Trocki, Marksizm’in strateji bilimini inkâr ettiği gibi taktik bilimini de inkâr eder. Taktik platformu belirleyen stratejik hedeftir. Taktik bilimsel stratejiye hizmet ettiği ölçüde devrimcidir. Taktik dönemsel atılımları içerdiği gibi geri çekilmeleri ve tavizleri de içerebilir. Geri çekilme taktiği, bilimsel stratejiyle çelişmez (Brest-Litovsk anlaşması gibi). Komünist stratejinin (hem sömürge hem de emperyalist ülkelerdeki) temel görevi proletaryanın çoğunluğunun güven ve desteğini kazanmak, proletaryanın en ileri kesimini de komünizm davasına kazanmaktır. Taktik platform bu temel stratejik göreve hizmet etmelidir. Leninist strateji ve taktik biliminin temel ilkeleri vardır. Sınıf mücadelesi; geleceğe dair ütopyalar üzerinden değil sınıfların nesnel çıkarlarının karşılıklı çatışmasında hayat bulur. Yığınlar büyük devrimleri ‘ütopya’ tasarımları, 20-30 yıl sonrasında dair umutlarla değil acil talepleri üzerinden gerçekleştirmiştir (bahsedilen öncü değil yığınlardır). Talepler üzerinden yükselen devrimci mücadeleler ilerici ideallerin savunulması ve kitleler tarafından benimsenmesi için gerekli zemini yaratmıştır. Fransız devriminin eşitlik, özgürlük, kardeşlik bayrağı, aslında yığınların feodal kölelikten kurtulma, hukuksal eşitlik, iyi bir yaşam vb. talepleri ifade ediyordu. 1917 Ekim Devrimi de yığınlar için barış, toprak, ekmek ve özgürlük anlamına geliyordu. Talepler ve sloganlar her devrimde yığınların kazanılmasında belirleyici önemdedir. Bu işçi sınıfının en ileri unsurlarının komünizme kazanılmayacağı anlamına gelmez. İşçi sınıfının geniş yığınlarına (bugünün koşullarında) ‘yaşasın komünizm’ sloganlarıyla gidilmemesi gerektiği anlamına gelir. Bu, kısa süre sonra işçi sınıfından ve emekçilerden “ümidi kesmeye” yol açan küçük burjuva tarzdır. Sorun; propaganda sloganı ile ajitasyon sloganını ve eylem sloganını karıştırmaktır. Propaganda sloganı proletaryanın ve halkın en dirençli ve mücadeleci unsurlarını kazanmaya yöneliktir. Ajitasyon sloganı, geniş yığınları kazanmayı hedefler. Eylem sloganı ise, yığınlar ikna olduklarında onları doğrudan eyleme geçirmeyi hedefler. Stalin bu konuda örnek verirken şöyle söyler: “Mücadelenin çeşitli hedeflerine göre, ya bütün bir tarihi dönemin ya da ilgili tarihsel dönemin tek tek aşama ve evrelerini kapsayan çeşitli sloganlar vardır. İlk kez ‘Emeğin Kurtuluşu’ grubu tarafından 1880’lerde ortaya atılan ‘Kahrolsun Otokrasi’ sloganı bir propaganda sloganı idi, çünkü bu slogan, en kararlı ve en dirençli mücadelecileri tek tek ve gruplar halinde partiye kazanmayı hedefliyordu. Otokrasinin istikrarsızlığının işçi sınıfının geniş tabakaları tarafından az çok anlaşıldığı Rus-Japon savaşı döneminde bu slogan bir ajitasyon sloganı oldu; çünkü bu slogan artık milyonlarca emekçiyi kazanmayı hedefliyordu. Çarlığın, kitlelerin gözünde artık kesin olarak iflas ettiği 1917 Şubat devrimi öncesi dönemde ‘Kahrolsun Otokrasi’ sloganı artık bir ajitasyon sloganı olmaktan çıkıp bir eylem sloganına dönüştü; çünkü bu slogan milyonlarca kitleyi Çarlığa karşı saldırıya geçirmeyi hedefliyordu.” (Stalin, Strateji ve Taktik, Sf. 59) Yığınları kazanmak, onlara siyasal bilinç vermek ve harekete geçirmek için sloganlar çok önemlidir: “On milyonlarca, yüz milyonlarca halk kitleleriyle ve onların çeşitli talep ve gereksinimlerinin söz konusu olduğu siyasal alanda ise, sloganlar çok daha büyük bir öneme sahiptir.” (Stalin, Strateji ve Taktik, Sf. 58) Stalin’in verdiği örnek; yığınlara yaklaşırken sloganların nasıl kullanılması gerektiğine verilen güzel bir örnektir. Bolşevikler, 1900’lerin hemen başında ‘Kahrolsun Otokrasi’ sloganını bir ajitasyon sloganı olarak kullanmaya başlasalardı büyük bir hata yapmış olurlardı. Çünkü milyonlarla ifade edilen emekçi yığınlar henüz böyle bir slogana hazır değildi. Bu sloganının ajitasyon sloganı olarak kullanılması “Otokrasinin istikrarsızlığının işçi sınıfının geniş tabakaları tarafından az çok anlaşıldığı” Rus-Japon savaşı döneminde mümkün oldu. Propaganda sloganın ajitasyon sloganı ve eylem sloganıyla karıştırılması proletaryanın öncüsünü kesin başarısızlığa sürükler. Stalin’in ‘Kahrolsun Otokrasi’ sloganıyla ilgili verdiği örnek mekanik tarzda anlaşıldığında yanlış sonuçlara yol açabilir. Bolşevikler ‘Kahrolsun Otokrasi’ sloganını propaganda sloganını kullandığı dönemde işçi sınıfının ekonomik ve demokratik taleplerini öne çıkardıkları ajitasyon sloganlarını da kullanıyorlardı. Hatta her dönemde ajitasyon sloganı ve eylem sloganı işçi sınıfı ve emekçilerin (milyonlarla ifade edilen yığınların) acil “talep ve gereksinimlerinin” ifadesidir. Bu yüzden komünist parti, sadece devrimin yükseldiği dönemde yığınlarla ilişkiye geçmeye çalışan “seyirci” değil, yığınların en ileri kesimlerini kazanma çabasıyla birlikte, yığınları acil talep ve gereksinimleri üzerinden mücadeleye sevkeden; bu acil talep ve gereksinimleri formüle eden partidir. Lenin, fabrikada sıcak su için mücadele etmeyen işçinin sosyalizm için mücadele edemeyeceğini söylemişti. Bu, bir işçinin sosyalist olması için önce sıcak su için mücadele edeceği anlamına gelmez. Anlatılmak istenen, işçi sınıfının acil talep ve gereksinimleri için mücadelenin (ajitasyon sloganının); yığınlara kendi deneyimleri temelinde sınıf bilincinin verilmesinin önemidir. Ajitasyon sloganını ile propaganda sloganını karıştırmak; yığınlardan tecrit olmayı getirir. Oysa komünist taktiğin en temel ilkesi, yığınların ne çok önünde ne de gerisinde; ama onlarla beraber hareket etmektir: “Yığınların hareketinin önünde gitmemek, yığınların hareketini kararnamelerle yönetmemek, yığınlardan kopmamak, tersine, yığınlarla birlikte hareket etmek, onları sloganlarımıza çekerek ve sloganlarımızın doğruluğuna, kendi öz deneyimleriyle kolaylıkla inandırarak onları ileri götürmek komünist ilkesi” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sf. 385) Ekim devriminin hemen öncesinde ayaklanmadaki Bolşevik taktiğe bir bakalım: “Bolşevikler savunma kisvesi altında saldırı hazırladıkları gerçeği, durumu Geçici Hükümet için daha karmaşık yapıyordu. Savunma kisvesi altında saldırıyı kamufle etmek, o günlerdeki Bolşevik taktiklerin ana özelliğiydi. Birliklerin başkentten çekilmesinin önlenmesi devrimin başlangıcını işaret ediyordu, fakat Petrograd’ı Almanlar ve karşıdevrimcilerden koruma ricası üzerine adım atıldı. Askeri Devrim Komitesi devrimin savaş karargahı olarak kurulmuştu, fakat bu şehrin savunmasını güçlendirme adına yapılmıştı. Alaylara komiserler atanması devrimci güçlerin seferber edildiğini gösteriyordu fakat bu Petrograd Sovyetlerini muhtemel saldırılardan korumak adına yapılmıştı. Stalin’in yazdığı gibi: ‘Devrim kendi yörüngesi içinde kararsız ve tereddütlü unsurları hayata geçirmek için savunma bahanesiyle saldırgan operasyonlarını maskeliyordu.’ Bu başarılı manevra ile Bolşevikler Geçici Hükümeti sivil savaşa neden olmak bahanesi ile suçlamışlar ve Geçici Hükümet’in geçici unsurları seferber etmesini engellemişlerdi.” (1917 Sovyet Devrimi, 2. Cilt, Sf. 181) Bolşevikler sosyalist ayaklanmasının hemen öncesinde dahi açıktan saldırı sloganları değil savunma sloganları kullanarak ayaklanmayı başlatmışlardır. Neden? Bu soruya Stalin “kararsız ve tereddütlü unsurları harekete geçirmek için” cevabını veriyor. Yalnızca bu durum bile sloganları belirlerken yığınların bilinç ve durumuna verilen önemi göstermek için yeterlidir. Ajitasyon sloganlarını, yığınların bilinç ve örgütlenme düzeyine göre; onları harekete geçirecek ve ilerletecek sloganlar olmalıdır. Yığınların siyasal bilinç ve deneyimleri göz ardı edilerek sloganlar belirlenemez. Lenin yığınların siyasal deneyiminin öneminden bahsederken şöyle der: “Ama gerçekten tüm sınıfın, gerçekten emekçilerin ve sermaye tarafından ezilenlerin geniş kitlelerinin bu konuma gelmesi için, bunun için yalnızca propaganda, yalnızca ajitasyon yeterli değildir. Bunun için bu kitlelerin kendi öz deneyimi gereklidir. Bu, tüm büyük devrimlerin temel yasasıdır.” (Lenin, ‘Sol’ Komünizm) Stalin de bu konuda Leninist ilkeyi şöyle özetler: “milyonlarca kitlenin politik eğitimi için tek başına propaganda ve ajitasyonun yetmeyeceği, bunun için kitlelerin bizzat kendi politik deneyimlerinin gerekli olduğu doğrusunun mutlaka dikkate alınması ilkesi.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sf. 361) Bu nokta belirleyicidir. Buradan yola çıkarak Stalin ajitasyon sloganı ile propaganda sloganı veya benzer anlama gelmek üzere perspektif olarak formüle edilen sloganla, günün şiarı olarak ortaya atılan sloganın birbirinden ayrılması gerektiğini belirtir: “Yakın gelecek için perspektif olarak ortaya atılan bir formülle, günün şiarı olarak ortaya atılan bir formül arasında sıkı bir ayrım yapılmalıdır.” (Stalin, Eserler, 9. Cilt, Sf.274) Halk yığınlarının bilinç ve örgütlenme düzeyine denk düşen sloganlarla, onları acil talepleri üzerinden harekete geçirerek, kendi deneyimleri temelinde siyasal bilinç verilmesi. Bu, Leninist taktik biliminin temel ilkelerinden biridir. Bu, yığınlara siyasal bilinç kazanmasında/verilmesinde tek başına ajitasyon ve propagandanın yeterli olmadığı, bununla birlikte yığınların kendi deneyimleri ile sloganlara ikna edilmesi gerektiği gerçeğine dayanır. Örnek vermek gerekirse bir işçi yıllarca geçen ‘barışçıl’ dönemde ikna olmadığı sloganlara, bir grev döneminin deneyimiyle ikna olabilir. Normal koşullarda yıllarca süren ajitasyon ve propagandanın işlevini, işçilerin bir grevi ve çatışması görebilir. Burada anlatılmak istenen ajitasyon ve propagandanın önemsiz olduğu değildir. Bu olmadan yığınlara komünist partinin önderliği ve siyasal sınıf bilincinin verilmesi düşünülemez. Ancak ajitasyon ve propaganda yığınların bilinç düzeyi ve siyasal deneyimlerinden bağımsız kalırsa anlamsızlaşır ve yığınlardan tecrit olmaya neden olur. Bu yüzden Lenin 1905 ayaklanmasının deneyimleriyle yığınlara, normal koşullarda onlarca yılda verilemeyecek siyasal bilicin kazandırıldığını söylerken haklıydı. Sloganları öncünün kavramış olması yetmez. Sorun sloganları yığınların kavrayabileceği şekilde formüle etmek; onların harekete geçeceği ve sınıfsal mücadelenin birleştirilmesine hizmet eden talepleri belirlemektir. Yoksa “doğru” ama zamansız sloganları atmak anlamsız, anlamsız olmaktan öte zararlıdır. ‘Sol’ sloganlar, yığınlardan kopmanın ve küçük burjuva devrimciliğinin temel özelliklerindendir. Çünkü tek başına, yığınlardan tecrit olmuş ve tecrit olmakta ısrar eden öncü komünist parti olamaz. Stalin, Trockizm’in “sol” sloganlarını eleştirirken şöyle der: “Muhalefet, önemli olanın, eğer bununla başını alıp giderek devrim davasına zarar veriyorsa, bir şeyi ‘ilk olarak’ söylemiş olmak değil, bilakis bunu zamanında söylemek, kitleler tarafından kavranıp eyleme geçirilecek şekilde söylemek olduğunu kavramıyor.” (Stalin, Eserler, 9. Cilt, Sf.283) Stalin “eğer bununla başını alıp giderek devrim davasına zarar veriyorsa” derken ‘sol’ sloganları kastediyor. ‘Sol’ sloganlar; kitle hareketinin içinde bulunduğu aşamayı atlayan, yığınların hareketini ilerletmeyi ve sınıfsal-politik bir perspektif vermeyi değil ona kendi sloganlarını dayatmayı amaçlayan yaklaşımdır. Stalin’in üzerinde durduğu “yığınlardan kopmamak, tersine, yığınlarla birlikte hareket etmek” ve sloganları “kitleler tarafından kavranıp eyleme geçirilecek şekilde söylemek” atlanmaması gereken önemli bir noktadır. Trockizm’in bu konudaki temel hatası; yığınları mücadele hattına çekmeyi ve ilerletmeyi temel almayan yaklaşımıdır. Trockizm gelecekteki hedefleri formüle ederek yığınlara hazır olmadığı ‘sol’ sloganlarla yaklaşmayı savunur. Yığın hareketinin içinde bulunduğu aşamayı atlamak, yığınlar geride dururken “alıp başını gitmektir”; bürokratizmdir Trockizm. Stalin, Trockizm’in yığınların durumunu ve bilincini dikkate almayan taktik ve sloganlarını eleştirirken şöyle diyordu: “Muhalefet devrimin yalnızca öncü tarafından, yalnızca parti tarafından, ‘yüksek’ de olsa tek tek ‘şahsiyetler’ tarafından değil, bilakis her şeyden önce ve esas olarak milyonlarca halk kitlesi tarafından ‘yapıldığını’ unutuyor. “Ne tuhaf şey ki muhalefet, milyonlarca halk kitlesinin durumunu, bilincini, kararlı eylemlere hazır olup olmamasını dikkate almıyor.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sf. 277) Stalin, kitlelerin durumunu, bilincini ve siyasal deneyimlerini dikkate almayan Trockist sloganları eleştirirken sloganları yalnızca öncünün kavramasının yeterli olmadığını kitlelerin de kavrayacağı sloganların formüle edilmesi gerekliliğini söylüyor. Yığın hareketinin içinde bulunduğu aşamayı atlayarak, yığınlara ‘sol’ sloganlar dayatmak “milyonlarca halk kitlesinin durumunu, bilincini, kararlı eylemlere hazır olup olmamasını dikkate” almamaktır. *** Ülkemizde de küçük burjuva ‘sol’ gelenek, sloganlar konusunda Trockizm’in “aşamaları atlama” eğilimiyle uzlaşmış durumdadır. Öyle ki, bu durumu teori düzeyine yükseltme çabasına da girmiş bulunmaktadır. Küçük burjuva hareketler, nesnel koşulları, yığınları temel almak yerine ‘öncü’yü temel alan idealist bir yaklaşım içindedirler. Buna göre taktikler ve sloganlar yığın hareketini ilerletmeyi değil öncünün ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlar. Bu açık olarak ifade edilmese bile pratik (hatta teorik) olarak böyledir. Bu küçük burjuva anlayışa göre, devrimci bunalımın en yüksek olduğu dönemler yığın hareketinin yükseldiği değil örgütlerinin adam sayısının arttığı dönemlerdir. “Öncü savaşı” ile doruk noktasına çıkan bu idealist anlayış her zaman “saf” biçimiyle kendini göstermez. Örneğin yapılan bir eylemi ve eylemde çıkan bir çatışmayı; milyonlarla ifade edilen emekçilerin bilicindeki etkisiyle değil de kendi üyelerinin moral ve motivasyonları ile değerlendirmek bu bakış açısının sonucudur. Bu yığınlarla öncüyü karıştıran, hatta yığınların yerine kendisini (“öncü”yü) koyan idealist bir anlayıştır. Yığınları değil ‘öncü’yü, onun “moral ve motivasyonunu” temel alan yaklaşımlar elbette yığın hareketinin düzeyine denk düşen, yığınları devrim mevzisine çeken sloganları değil kendi ihtiyaçlarına ve üyelerinin morallerini “yükseltmeye” yönelik sloganları benimserler. İşçi sınıfının devrimci mücadelesi ile çakışmayan (stratejik hedefe ve onun bir parçası olan doğru taktik platforma bağlanmayan) bir “moral ve motivasyonun” devrimci olması zaten mümkün değildir. Bu bakış açısı Trockizm’in yığın hareketinin aşamalarının atlanması anlamına gelen ‘sol’ sloganlarla çakışmaktadır. Örneğin, küçük burjuva anlayışlar, özelleştirmenin söz konusu olduğu bir işletmede işçilere yaklaşımda (ki yaklaşmaları dahi söz konusu değildir) kullandığı sloganlar; işçilerin mücadele eğilimlerini güçlendiren, onları durum ve bilinç düzeylerine uygun olarak ilerleten sloganlar değil, genel olarak ‘doğru’ olan ama işçilerin siyasal deneyimleri ile kavrayamayacak durumda oldukları sloganlardır. Özelleştirmeye karşı bile mücadele etmekten çekinen (ya da bu konuda henüz adım atmış) işçiye ‘Yağma yok, sosyalizm var’, ‘Kurtuluş devrimde, sosyalizmde’, ‘Tek yol devrim’ vb. “doğru” ama zamansız, yığınların siyasal düzeylerini dikkate almayan sloganlarla yaklaşmak yığınlardan tecrit olmayı getirir. Oysa işçi sınıfını ilerletmek için “doğru”ları söylemek yetmez. “Zamanından söylemek, kitleler tarafından kavranıp eyleme geçirilecek şekilde söylemek” (Stalin) gerekir. Bu tam da Stalin’in bahsettiği propaganda sloganın ile ajitasyon sloganını karıştırmak; dolayısıyla yığın hareketinin içinde bulunduğu “aşamayı atlamak”tır, Trockizmdir. SSCB’de Stalin’in onayıyla yayınlanan devrim tarihini anlatan eserde, Kazakların yaşadığı bölgelerdeki ajitasyondan bahsederken şöyle deniyor: “Bolşevik ajitasyon somut sorunlara dayanıyor ve Kazakların kolayca anlayacağı bir dilden yürütülüyordu.” (1917 Sovyet Devrimi, II. Cilt, Sf. 87) Halkın anlayabileceği bir dilden ve yığın hareketinin düzeyine uygun ajitasyon sloganlarını kullanmak Çarlığın ‘vazgeçilmez’ askeri Kazakları kazanmak için zorunluydu. Bu konudaki sekterlik artık bir yanılgı olmaktan çıkıp küçük burjuva karakterin verdiği ve desteklediği bir taktik platform haline gelmiş; teori düzeyine çıkarılmıştır. ‘Sol’culuğun, ‘devrimciliğin’ göstergesi, yığınlarla gelişmiş bağlar kurmak, onları ilerletmek değil en ‘sol’ sloganları atmak olmuştur. Kim en ‘sol’ sloganları atarsa, kim en ‘sol’ eylemleri yaparsa onun en ‘devrimci’ olduğu konusunda yanlış bir anlayış ortaya çıkmıştır. Oysa slogan ve eylem biçimleri yığın hareketini geliştirme ve devrimci mevzilere kazanma stratejik hedefine bağımlıdır. Yığınlardan tecrit olmaya götüren, yığın hareketinin aşamalarının atlanmasına götüren sloganlar ‘devrimci’ değil oportünist (Lenin’in üzerine broşür yazdığı ‘sol’ sapma) sloganlardır. Özünde yığın hareketinin dışına düşen, burjuva etkisinin hakim kılınmasına yardımcı olan sağ sapmadır. Leninist taktik ilkelere karşı çıkan, Trockizm ile ifade edilen ‘sol’ oportünizmin temel özelliği budur. Zamanında söylemek. Elbette propaganda sloganının ajitasyon sloganına hatta eylem sloganına dönüştüğü durumlar sözkonusudur. Bu sloganları kullanırken dikkat edilmesi gereken ilke: “Yeni ve daha radikal sloganlara geçilirken Leninist siyasi taktiğin şu temel kuralına dikkat edilmelidir: Parti, kitlelerin devrimci bir duruma gelmesin şekilde rehberlik etmeli ki, kitleler partinin siyasetinin doğru olduğuna kendi tecrübeleriyle inansınlar. Eğer bu kurala dikkat edilmezse parti kaçınılmaz olarak kitlelerden kopar ve darbecilik hatasına düşer; komünizm ideolojik bakımdan yozlaşarak ‘sol’ dogmatizme ve küçük burjuva ‘devrimci’ maceracılığa kayar.” (Komünist Enternasyonal Programından) Trockist taktik platformun ve sloganların mantıksal sonucu ülkemizde iki biçimde kendini göstermiştir. Birincisi, ‘sol’ sloganlar benimsenmediği, benimsenme olanağı da gözükmediği için işçi sınıfından ve halktan ümidin kesilerek ‘öncü’yü temel alan idealist anlayışın kuvvetlenmesi. Buna göre kapitalizm halk yığınları ‘uyuşturuyor’. Devrimin belirleyici gücü nesnel alandan öznel alana yani ‘öncü’nün ‘moraline’, ‘kararlılığına’ vb. geçmiştir. Artık yığınlar olmadan da devrim gerçekleştirilebilir veya yığınlar kendilinden devrimci ‘öncü’yü destekler. Bu anlayış ile yığınların siyasal düzeyi dikkate alınmadan dayatılan ‘sol’ sloganların yığınlardan tecrit olmayı getireceğini belirtmiştik. İkincisi yaklaşım, yığınların siyasal düzeyinin geri olduğunu, ve bunun kapitalizmin barışçıl gelişme dönemlerinde normal olduğunu (“egemen kültür egemen sınıfın kültürüdür”) tespit eder. Tespit genel olarak doğrudur. Ancak doğru tespitten yanlış sonuçlara varılır. Buna göre barışçıl gelişme dönemlerinde öncü yığınlarla ileri düzeyde ilişki kuramaz, bu dönemlerde yığın hareketini güçlendirmek, ona öncülük etmek gerçekçi değildir. Bu dönemde yapılabilecek olan en fazla ‘öncü’yü güçlendirmektir. Bu anlayış kendini tezler haline ifade ederse şu sonuca ulaşır: “Sosyalistler, çelişkilerin kendilerini ‘davet’ ettikleri dönemin adamıdırlar.” (Sosyalist Devrim Teorisi, Sf.81) Sosyalistler, devrimci bunalım dönemleri dışında ‘birinci adam’ durumunda değillerdir. Ancak çelişkiler kendilerini davet ettikleri zaman ‘dönemin adamı’ haline gelirler; ve kendilerine önder bekleyen halka önderlik ederler. Aslında Trocki’nin ifade etmediği ama içinden geçenlerin ifadesi bu olsa gerek. Evet, devrimci bunalım dönemleri sosyalistlerin kitlelerle ilişkilerinin arttığı, genişlediği dönemlerdir. Hatta komünist partilerin hızla güçlendiği, yığınlara önderlik ettiği/etmeye çalıştığı özel dönemlerdir. Bu durum, sosyalistlerin barışçıl gelişme dönemlerinde yığınlara önderlik etmeyeceği/edemeyeceği anlamına gelmez. Yığınların durumu, siyasal bilinci devrimci kalkışma için hazır olmayabilir. Yığınlar, siyasal bilinci kendi pratik deneyimleri olmadan kazanamazlar. Bu yüzden yığınların her kendiliğinden eylemi, grevi, hak alma mücadelesi ve demokrasi mücadelesi karşıt sınıfların karşı karşıya gelmesini sağladığı için önemli olanaklardır. Yığınların siyasal bilinç kazanmasında önemli dönemeçlerdir. Bolşevikler ve kapitalist ülkelerin komünist partileri yalnızca devrimci bulanım dönemlerinde değil ‘olağan’ dönemlerde birçok greve, hak alma mücadelesine önderlik etmişler; sosyalist devrim söz konusu olmasa bile yığınların ‘birinci’ adamı haline gelmişlerdir. Mevcut pratik durum teori düzeyine çıkartılıp oportünist tezler üretilmemelidir. Türkiye’de bugün sosyalistler yığınlardan nispeten tecrit olmuştur (buna karşı ciddi bir mücadele verilmekte ve birçok başarılı örnek sağlanmaktadır), ancak bu kabul edilmesi değil değiştirilmesi gereken bir durumdur. Sosyalistler sadece devrimci bunalım dönemlerinin ‘adamı’ değil, barışçıl dönemlerin de ‘adamı’dır veya öyle olmalıdır. Her hak alma mücadelesine sosyalistler müdahale/önderlik etmeli, kendiliğinden hareketi desteklemeli, ona sınıfsal perspektiften yön vermeye çalışmalıdır. Bu yön verme elbette kabaca kendi sloganlarını dayatarak değil yığınları sınıfın perspektifine kazanarak olmalıdır. Sosyalistler kendiliğinden mücadeleyi küçümsemezler. Onun sınırlılıklarını bilerek ilerletmeye çalışırlar. Bu yüzden sosyalistler barışçıl dönemlerde de yığınların ekonomik, demokratik mücadelesine önderlik ederler. Kitlelerle doğru tarzda ilişki kurarak onları kazanmaya çalışırlar. Şimdiden devrime hazır olmadıkları için onlara ‘düşman’ olmaz veya kendilerine düşman etmezler.(1) Günümüzde küçük burjuva devrimcilerinin yığınlardan tecrit olmayı teori düzeyine çıkardıkları, bunu ‘devrimciliklerinin’ göstergesi saydıkları olgudur. Bu tutum (‘sol’ sloganlar vb.) yığınlardan daha da uzaklaşmayı getirmektedir. Oysa komünist parti yığınların bilinç ve örgütlenme düzeyini; içinde bulundukları koşulları ve taleplerini göz önünde bulundurur; onlardan gereksiz yere tecrit olmayı değil birleşmeyi amaçlar. Ajitasyon sloganlarını da buna göre belirler. Hiçbir hareket bütün aşamaları atlayarak yoktan varolmaz. Devrimci kalkışmanın nesnel koşulları bahis konusu olunca, ezilen sınıfların eskisi gibi yaşamayı kabul etmemeleri ve kendiliğinden hareketin yükselmesi gereği göz ardı edilemez. Komünist partinin görevi, kendiliğinden hareketin sunduğu olanak ve kitle bağlarını değerlendirerek devrimci kalkışmayı başarıyla gerçekleştirmektir. Bu yüzden komünist parti kendiliğinden hareketi önemsemezlik edemez. Onun içinde yer alır; ilerletir. Bu yüzden sosyalistler sadece devrimci bunalım dönemlerinin ‘adamları’ değil barışçıl dönemlerdeki kendiliğinden harekette yer alan ve önderlik eden, dönemin ‘adamları’ olmak zorundadırlar. Bunun inkar edilmesi, işçi eylemleri ve hak alma mücadelelerinin (kendiliğinden hareketin) önemsenmemesi, sosyalist olmamasından dolayı ‘eleştirilmesi’, yığınlardan tecrit olunmasıdır. Sonra yanlış pratik teori haline getirilerek sosyalistler her ‘dönemin adamı’ değildir denir. Kendiliğinden harekete kibirle bakılır. SEKA işçileri dincidir, özelleştirme karşıtı eylemlerde sosyalist sloganlar atılmamaktadır; bu yüzden sosyalistler SEKA işçilerinin ‘adamı’ olmamalıdırlar. Zaten işçiler de sosyalistlerin ‘adamı’ değillerdir. Hele bir yığınlar ayaklansın, o zaman dönemin ‘adamı’ olacaklar nasıl olsa. Yığınlar, kendi hak alma mücadelelerine tepeden kibirle bakanları, üstten “öğütler” verenleri, yığın hareketinin aşamalarını görmeyen Trockistleri devrim döneminde baş tacı yapacaklar nasıl olsa! Trocki, bu tespitin mantıksal sonucunu şöyle ifade eder: “Gelişen kapitalizm döneminde, en iyi parti önderliği bile bir işçi partisini oluşturulmasını hızlandırmaktan öte bir şey yapamazdı.” (Trocki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Sf. 74) Sosyalistler, barışıl dönemlerin ‘adamı’ değilse, “en iyi parti önderliği bile bir işçi partisini oluşturulmasını hızlandırmaktan öte bir şey yapamaz”. Kendiliğinden harekete katılmak ve önderlik etmek, yığın hareketini ilerleterek (partinin asıl rolü) yığınlara siyasal bilinç vermek; böylece devrimde yığınlara önderlik edebilmek; bütün bunlar söz konusu olamaz. Trockistlere göre yapılabilecek tek şey sözde işçi partisinin oluşumunu hızlandırmaktır. Bu yüzden Arnavutluk halkı Komünist Partisi önderliğinde bağımsızlık için savaşırken, Trockistler sosyalizm için mücadele söz konusu olmadığından “işçi partisinin oluşumunu hızlandırmak”la uğraşıyorlardı. Bu noktadan tekrar konumuza dönersek; madem sosyalistler barışçıl dönemlerde (kendiliğinden –ekonomik, demokratik- hareket içerisinde) yığınların ‘önderi’, ‘adamı’ olamaz; öyleyse sloganları yığınların siyasal bilinç düzeyini dikkate alarak belirlemenin bir anlamı yoktur. Öyleyse, öncü “devrimin güncelliğini yaşamak” amacına hizmet eden sloganları formüle etmelidir. Bu noktada Trockist tezlere kaynak olarak Lenin’in ‘Ne Yapmalı?’ kitabı gösterilir. Elbette içeriği ve anlamı çarpıtılarak. Lenin ‘Ne Yapmalı’da kendiliğinden (ekonomik) mücadelenin kapitalizmin sınırlarını aşmayan bir mücadele olduğunu, Bolşeviklerin ekonomik ajitasyonla yetinmeyip yığınlara siyasal bilinci taşıması gerektiğini söylüyordu. Buradan Trockistlerin çıkardıkları sonuç ekonomik mücadelenin bir anlamının olmadığı, sosyalistlerin kendiliğinden hareketi önemsememeleri gerektiğidir. Oysa Lenin, ekonomik mücadelenin sınırlılığını belirtirken; eleştirdiği ona katılmak ve önderlik etmek değil; onu ekonomik sınırlar içerisine hapseden ekonomist anlayıştır. Zaten Bolşevikler de kendiliğinden hareketin dışında kalıp; onu sosyalist olmadığı için ‘kibirlice’ eleştirmemişlerdir. Kendiliğinden harekete katılıp (güçleri oranında) ona önderlik ederek bilinçli harekete ilerletmeye çalışmışlardır. Sloganlarını da yığınların deneyim ve siyasal bilinç düzeyini dikkate alarak formüle etmişlerdir. Trockizm’e farklı noktalardan ulaşılabilir; ülkemiz de bu konuda çeşitlilik sahibidir.
2. Gerici Sendikalarla İttifaklar ve Yığın Hareketinin Aşamalarının Atlanması Trocki’nin hareketin aşamaları üzerinden atlama yaklaşımı ‘sol’ sloganlarla yığınlardan tecrit olmayı getirdiği gibi birçok taktiksel konuda da yanlış perspektiflere neden olur. Bunlardan birisi de gerici sendikalarla ittifak konusudur. Trocki, gerici sendikalarla ittifakı, gericiliğe teslim olmak olarak görür. İngiliz İşçi Sendikalarıyla Rusya İşçi Sendikaları arasındaki kurulan ittifak ve İngiliz-Rus komitesi hakkında şöyle der: “‘Gerici sendikalar’ kendi emperyalistlerine karşı mücadele yürütebilselerdi, gerici olmazlardı. Stalin artık gerici ve devrimci kavramlarını birbirinden ayırt edememektedir. İngiliz sendikalarını alışılageldiği üzere gerici olarak nitelemekte, ama gerçekte onların ‘devrimci ruhlarına’ ilişkin sefilce hayaller beslemektedir. … Uluslararası durum keskinleştikçe, İngiliz-Rus Komitesi İngiliz ve uluslar arası emperyalizmin bir silahı haline gelecektir.” (Trocki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Sf. 118-119) Oysa Stalin İngiliz İşçi Sendikalarının ‘devrimci ruhlarına’ ilişkin bir beklenti içinde değildi. İngiliz Sendika Bürokratları işçi sınıfına ihanet etmiş hainlerdi. Peki, neden Stalin İngiliz İşçi Sendikalarıyla bir ittifakı savunuyordu? Hem de gerici bir sendikayla ittifak? Bu Bolşevik Partinin devrimciliğine “halel” getirmez mi? Öncelikle gericiler ve gerici sendikalarla ittifak konusunda Lenin’in ne dediğine (Stalin’in konu ile ilgili yaptığı alıntıya) bakalım: “Henderson, Clynes, MacDonald ve Snowden’in onmaz biçimde gerici oldukları doğrudur. Aynı şekilde, iktidarı ele geçirmek istedikleri (ama burada, geçerken belirtelim ki, burjuvaziyle bir koalisyonu yeğledikleri) aynı geleneksel burjuva kurallara göre ‘yönetmek’ istedikleri, bir kez iktidara geldikten sonra, kaçınılmaz olarak aynen Scheidemann ve Noske gibi davranacakları da doğrudur. Bütün bunlar doğrudur. Ama bundan hiçbir biçimde, bu kişilerin desteklenmesinin devrime ihanet olduğu sonucu çıkmaz.” Başka bir yerde: “Komünist Partisi için, mutlak bir kaçınılmazlıkla, manevra yapma, çeşitli proleter gruplarla, işçilerin ve küçük mülk sahiplerinin çeşitli partileriyle anlaşmalar, uzlaşmalar yapma zorunluluğu, mutlak zorunluluğu çıkıyor. Mühim olan, sadece, bu taktiği, proleter sınıf bilincinin, devrimci ruhun, mücadele – ve zafer yeteneğinin genel seviyesinin düşmesine değil yükselmesine katkıda bulunacak biçimde uygulamayı bilmektir.” Stalin bu alıntıları yaptıktan sonra şu sonuca varıyor: “Demek ki, sendikaların gerici liderleriyle blok yapmak caizdir. Belirli koşullar altında bu zorunludur.” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf.165) Reformist İngiliz Sendikalarıyla ittifak konusu ile tartışmayı biraz daha genişletebiliriz. Stalin İngiliz sendikalarıyla yapılan blokun önüne iki görevi koyduğundan bahseder: “Birinci görev, sendikalarımız ile İngiltere sendikaları arasında bağ kurulması, sermayenin saldırısına karşı birleşik hareketin örgütlenmesi, Amsterdam’la İngiliz sendikal hareketi arasında ortaya çıkmış olan ve bizim her türlü araçla derinleştireceğimiz çatlağın derinleştirilmesi, son olarak, reformistleri sendikalardan uzaklaştırmak ve kapitalist ülkelerin sendikalarını komünizme kazanmak için zorunlu önkoşulların yaratılmasıdır. Bu blokun ikini görevi, genelde yeni emperyalist savaşlara karşı ve özelde de (özellikle) Avrupa’nın en güçlü emperyalist gücü İngiltere’nin ülkemize yönelik bir müdahalesine karşı geniş bir işçi sınıfı hareketini örgütlemektir.” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf.165) Gerici sendika önderleriyle emperyalist İngiltere’nin SSCB’ye karşı saldırısına karşı işçi sendikalarının bir bloku. Blokun önüne koyduğu görevlerin ilerici niteliğini tartışmaya gerek yok. Sorun İngiliz-Rus komitesinin bu amaca hizmet edip etmediğidir. Sovyet sendikaları emperyalizmin saldırısına karşı, uluslar arası proletaryanın desteğini almak ister; ki olağandır. Bu talebe İngiliz reformist sendikaları destek verirse ve asgari konularda ortaklık sağlanırsa Sovyet sendikaları bu desteği kabul etmemeli mi? Bu desteği reformistler veriyor diyerek böyle bir desteği elinin tersiyle itemez. Bu Sovyet sendikalarının İngiliz reformist sendikalarını (çeşitli nedenlerle) yedeklemesidir bir bakıma. Stalin bu desteğin ve ittifakın kabul edilmesi gerektiğini söyler: “Ülkemiz sendikaları bu konuda, reformist de olsalar İngiliz sendikaları tarafından desteklenirse, bunun yalnızca memnuniyetle karşılanabileceği açık değil mi? … Eğer İngiltere gerici sendikaları, ülkemizin devrimci sendikalarıyla birlikte, ülkelerinin karşıdevrimci emperyalistlerine karşı bir blok oluşturmaya hazırsa – bu blok neden memnuniyetle karşılanmasın?” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf.161) Bu ittifak; reformist sendika bürokratlarının ‘dostça’ duygularından kaynaklanmıyor. Sendikalarda örgütlü İngiliz işçi sınıfının SSCB’ye olan sempatisi reformist sendika liderlerini böyle bir bloka yöneltti/zorladı. İngiliz reformist sendika bürokratları SSCB’ye karşı açıktan bir tutum, karşıdevrimci bir tutum almaya cesaret edemiyorlar. Blokun amaçlarına baktığımızda, İngiliz işçi sendikaları, Sovyet sendikalarının platformuna “ikna” edilmiştir, bu platforma destek vermek zorunda bırakılmıştır. Trocki, bu blokta İngiliz sendikalarının samimi olmadığı gerçeğini ifade ediyor. Doğrudur, ancak ittifaklar ‘iyi niyetler’ üzerinden yapılmaz; somut güçler ve programlar üzerinden yapılır. Yoksa sosyalistler yalnızca sosyalistler ile ittifak yapmak zorunda kalırdı, bu da yığınlardan tecrit olmayı getirir. Reformist sendikalarla geçici anlaşmalar ve ittifaklar yapılabilir. İngiliz sendikalarıyla devrimci bir program üzerinden yapılan ittifak; İngiliz emperyalizminin SSCB’ye yönelik olası bir saldırısında İngiliz reformist sendikalarının destek vermesini engelleyen veya azaltan bir faktör olacaktır. Çünkü yığınların gözü önünde yapılan bir anlaşmayı çiğnemek kolay değildir. Ama reformistlere ve gericilere güven olmaz. İngiliz emperyalizmine açıktan uşaklık da yapabilirler. Bu sefer İngiliz işçi yığınları reformist sendikaların ikiyüzlü ve emperyalist politikasını görecek; ve reformist sendika önderlerinin etkisinden kurtulacak veya kurtulma yolunda büyük bir adım atacaktır. Her iki olasılıkta da Sovyet sendikaları kaybetmeyecek, kazanacaktır. Çünkü kendini inkar eden, kendiyle çelişmek zorunda kalan ve bunun sıkıntılarını (yığınların gözünde teşhir olmak) çekecek olan reformist işçi sendikalarıdır. Benzer bir örnek Ekim Devrimi sırasında ‘Sol’ Sosyalist devrimcilerle yapılan bloktur. Bu bloğun amacı Ekim devrimine yoksul köylülerin desteğini sağlamak, köylüleri ‘sol’ sosyalist devrimcilerin etkisinden kurtarmaktır: “18 Kasım’da yapılan ‘köylü kongresinde’ Lenin, Bolşeviklerin ‘birçok köylü onlara güvendiği için’, ‘sol’ sosyalist devrimcilerle anlaşmaya istekli olduklarını belirten son bir konuşma yaptı. ‘Sol’ sosyalist devrimcilerle blok, Bolşeviklere ‘sol’ sosyalist devrimcileri soyutlama ve köylü yığınlarını kazanma imkanı verecek birleşik cephenin özel bir şekliydi. Bu bloğu kurmakla Bolşevikler programlarının bir noktasından bile ödün vermiyorlardı. Onlar için önemli olan şey kararsızları karşı devrimin saflarından uzaklaştırmak ve geçici ittifaklarının yardımına koşmaktı.” (1917 Sovyet Devrimi, II. Cilt, Sf. 560) Komünist olmayanlarla, her an devrimden dönebilecek olan oportünistlerle ittifak yapılmıştır. Ki ‘sol’ sosyalist devrimciler bir süre sonra Bolşeviklere karşı savaşmışlar ve isyanlar çıkarmışlardır. Ancak bu ‘sol’ sosyalist devrimcilerle yapılan bloğun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bloğun ilkeleri ilericiydi. Evet, müttefik güvenilir değildi, ama Bolşevikler ‘kararsız’ ve ‘güvenilmeyen’ unsurları da yedeklemek zorundadır. Bu durumda ‘sol’ sosyalist devrimciler Bolşevikleri desteklemek zorunda kaldılar ve böylece köylü yığınları Bolşevik partinin programını destekledi. Bolşevikler köylü yığın hareketinin “‘sol’ sosyalist devrimci” aşamasının üstünden atlayamazdı ve bu gerçeği görmezden gelemezdi. Programa ihanet eden ‘sol’ sosyalist devrimciler sonradan yığınlarda tecrit oldu. Reformistlerle, ‘kararsız’ ve ‘güvenilmez’ unsurlarla ittifaklar, yığınların kendi siyasal deneyimleri üzerinden kazanılmasında önemli taktiklerdir. Bu yüzden (doğru program etrafında) en geniş ittifaklar caizdir. İnkar edilemeyecek olgu İngiliz işçi sınıfının reformist sendikaların etkisi altında olmasıdır. Bu yüzden İngiliz işçi yığınlarını kazanma çabası bunu görmezden gelerek başarıya ulaşamaz. Trockizm işçi hareketinin içinde bulunduğu aşamayı, işçilerin reformist sendikaların etkisinde olduğu gerçeğini atlamayı savunur. Öncünün kavradığı (ama yığınların kavrayamadığı) sloganları kullanır. Ona göre İngiliz sendikaları reformisttir, gericidir; bu yüzden ittifak yapılmamalıdır. Ancak İngiliz işçi sınıfını bu sendikaların etkisi altındadır. Trocki, İngiliz işçi sınıfına değil kendi ideallerine dayanmaya çalışıyor. Stalin bu konuda şöyle der: “Trocki, kendisinin etkili jestler konusunda, somut insanlardan, İngiltere’de yaşayan ve mücadele eden somut ve canlı işçilerden değil, tepeden tırnağa devrimci olan bir takım ideal, cisimsiz insanlardan hareket ediyor. Fakat politikada yalnızca budalaların, ideal, cisimsiz insanlardan yola çıkabileceğini kavramak bu kadar zor mu? Bu sebepten dolayı, etkili jestler politikasının, Genel Konsey’i Moskova’dan ve sadece Moskova’nın güçleriyle devirmeyi öngören politikanın, gülünç, maceracı bir politika olduğu görüşündeyiz.” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf.165) Leninizmin yığınlarla birlikte hareket etme taktik ilkesini inkar eden Trocki, yığın hareketinin içinde bulunduğu aşamayı göz ardı ederek İngiliz-Rus komitesine karşı çıkar. Benzer bir durum ülkemiz için de geçerlidir. Geniş işçi yığınları reformist-gerici sendikaların etkisi altındadır. Bu bir olgudur. Leninizm ve sosyalizm adına ortaya çıkan görüşler, sendikaların reformist-gerici oldukları gerçeğinden yola çıkarak onlarla ittifakları yadsıyor ve reformistlik olarak suçluyor. Örneğin 1 Mayıs konusu, Trockizmin açık etkisinin kendisini gösterdiği örneklerden birisidir. Bazıları işçi sendikalarından ayrı 1 Mayıs’ın devrimci olduğunu iddia ederek, yığınların etkisinde bulunduğu sendikaları görmezden geliyor. Kendisini sınıfın yerine koyarak, sınıfın içinde bulunduğu durumu göz ardı ederek kendi taktik ve sloganlarını belirliyor. Benzer bir yaklaşımda 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması gerektiğini söyleyerek, sendikaların etkisini göz ardı ediyor. İşçi sınıfıyla ciddiye alınacak bir bağa sahip olmayan bu görüşler, işçi yığınlarının reformist-gerici sendikaların etkisinde olduğu gerçeğini göz ardı ederek, “jest politikasıyla” yığınların devrimcileşmesini ve sendika bürokratlarının etkisinden kurtulmasını istiyor. Oysa Leninistler, yığınları sendikal önderliğin işe yaramazlığına “laf”la (hele tepeden söylenen lafla hiç) değil yığınların kendi deneyimleri temelinde siyasal bilinç vererek ikna etmeye çalışırlar. Yığınların durumunu, siyasal deneyim ve bilinç düzeyini atlamak Trockizmdir. Bolşeviklerin iktidarı ele geçirdikten sonra Kurucu Meclis’i toplamaları bu konuda iyi bir örnektir. Kurucu meclis Sovyet iktidarı koşullarında büyük bir geri adımdır. Ama Bolşevikler buna rağmen Kurucu Meclis’i toplamışlardır. Stalin bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Biz, Parti, Lenin, Kurucu Meclis seçimlerine katıldığımızda ve Kurucu Meclis’i Petrograd’da topladığımızda, onun Sovyet iktidarı sistemiyle bağdaşmadığını biliyor muyduk? Evet, biliyorduk. Peki niye onu toplantıya çağırdık? Nasıl oldu da burjuva parlemantarizminin düşmanı olan Bolşevikler, Sovyet iktidarının kurulmasından sonra, sadece seçimlere katılmakla kalmadılar, bilakis aynı zamanda Kurucu Meclis’i bizzat topladılar? Bu, ‘kuyrukçuluk politikası’ olayların gerisinde kalmak, ‘kitleleri tutmak’ ‘uzun vadeli’ taktiği ihlal etmek demek değil miydi? Elbette değil. Bolşevikler, geri halk kitlelerinin Kurucu Meclis’in işe yaramazlığına, bu meclis’in gerici ve karşıdevrimci karakterine kendi gözleriyle kanaat getirmelerini kolaylaştırmak için bu adımı atma kararı aldılar. Milyonlarca köylü kitlesini kazanmak ve Kurucu Meclis’in dağıtılmasını kolaylaştırmak ancak böyle mümkün oldu.” (Stalin, Eserler, 9. Cilt, Sf.278-279) Lenin de bu konuda şöyle der: “Eylül-Kasım 1917’de Rusya’nın burjuva parlamentosu olan Kurucu Meclis seçimlerine katıldık. Taktiğimiz doğru muydu, değil miydi? … Eylül-Ekim 1917 döneminde biz Rus Bolşevikleri, Rusya’da parlamentarizmin siyasi bakımdan, miyatını doldurmuş olduğunu varsaymak için Batıdaki herhangi bir komünistten daha çok hakka sahip değil miydik? Elbette sahiptik, çünkü mesele burjuva parlamentolarının uzun ya da kısa vadede varolması değil, bilakis emekçilerin geniş kitlelerinin Sovyet düzenini benimsemeye, burjuva-demokratik parlamentoyu dağıtmaya (ya da dağıtılmasına izin vermeye) ne derece (ideolojik, politik, pratik olarak) hazır olduklarıdır. Rusya’da Eylül-Kasım 1917’de kentlerin işçi sınıfının, askerlerin ve köylülerin, bir dizi özel koşulların bir araya gelmesi sonucu Sovyet düzenini tanımak ve en demokratik burjuva parlamentosunu dağıtmak için olağanüstü hazırlıklı olduğu – bu hiç tartışma götürmez ve gayet pekin bir tarihsel olgudur. Ve buna rağmen Bolşevikler, Kurucu Meclis’i boykot etmemişler, bilakis siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinden hem önce hem de sonra seçimlere karılmışlardır. “Buradan hiç tartışma götürmez şu sonuç çıkar: Sovyet Cumhuriyetinin zaferinden birkaç hafta önce, evet hatta bu zaferden sonra bile burjuva-demokratik parlamentoya katılımın devrimci proletaryaya zarar vermemiş olmamakla kalmadığı, bilakis proletaryanın bu tür parlamentoların dağıtılmayı neden hak ettiklerini geri kitlelere kanıtlamasını kolaylaştırdığı, bu tür parlamentoları başarıyla dağıtmasını kolaylaştırdığı, ve burjuva parlamentarizminin ‘siyasi bakımdan miyadını doldurmasına’ katkıda bulunduğu kanıtlanmıştır.” (Lenin) Kurucu Meclis Sovyet iktidarı altında burjuva bir organ olmasına rağmen Bolşevikler tarafından kuruluyor. Çünkü yığınların düzeyi Kurucu Meclis’in kurulmamasına tam olarak hazır değildir. Bolşevikler bizzat Kurucu Meclis toplayarak, yığınlara kendi deneyimleri üzerinden Kurucu Meclis’i teşhir ediyor ve onun dağılmasını hızlandırıyorlar. Sendikalarla ittifak da benzer bir durumdur. İşçi kitleleri sendika bürokratlarının etkisinden kurtulacak durumda değiller. Sendikalarla mücadele temelinde kurulacak ittifaklar sendikaları ya ileri bir mevziye gelmeyi zorlayacak ya da sendikalar geri bir tutuma devam ederek yığınların gözünde teşhir olacaktır. Trockistler işçi sınıfı hareketinin içinde bulunduğu geri aşamayı atlayarak, kendi kavradıklarını işçilerin deneyimlerini göz ardı ederek dayatmaya çalışırlar. Leninistler ise hareketin aşamasını tahlil ederek işçi sınıfının siyasal deneyimlerini geliştirmeyi (ajitasyon ve propaganda ile birlikte), bunun üzerinden işçi sınıfını sendika bürokratlarının etkisinden kurtarmayı amaçlar. Bitti... |
|||
|
Eleştiri, Öneri ve Değerlendirmelerin için, okul@gencliginsesi.net Bu Site Bir GencliginSesi.Net Projesidir |