|
|
KÜÇÜK BURJUVA OPORTÜNİZMİNDEN KARŞI-DEVRİM UŞAKLIĞINA: TROCKİZM ( 1. Bölüm ) |
|
|
Açıklama Klasikleşmiş hale gelen “Doğu Blok’unun çöküşü” ile başlayan cümleler genelde tehlikeli unsurlar içerir. Tehlike, bir bulanım ve ideolojik karmaşanın göstergesidir. Bu, yalnızca filozoflar, sosyologlar veya iktisatçılar arasındaki tartışma, mücadele ve polemikler nedeniyle ortaya çıkan bir bunalım değildir. Stalin’in ölümünden sonra 1956 yılında toplanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) 20. kongresinde Kruşçevci klik parti ve dolayısıyla devletin yönetimini ele geçirdi. Böylece 1950’lere kadar (eksiklikleri olsa da) büyük başarılar kazanmış sosyalist inşa yolundan dönülmesi ve proletarya diktatörlüğünün tasfiye edilmesi süreci başlamış oldu. Kruşçev kliği sadece SBKP yönetimini ele geçirmekle kalmadı; sosyalist inşa sürecindeki Doğu Avrupa ülkelerindeki Komünist Parti yöneticilerini de çeşitli yöntemlerle ‘hizaya getirdi’. Bu yöntemler bazı partilerde suikast, cinayet, bazılarında da ideolojik zaaflardan yararlanarak SSCB’nin devasa gücünün de baskısıyla kendine tabi kılma biçiminde gerçekleşti. Sovyetler Birliği’nde süregelen sosyalist inşa “komünizme geçiyoruz” sloganları eşliğinde tasfiye edildi. Artık sosyalizmin kazanımlarını koruyan, proletaryanın çıkarlarını ifade eden bir parti mevcut değildi. SBKP Kruşçev’in yönetiminde böyle bir parti olamazdı. Komünist partideki nitelik değişimi, komünist partinin yönetimi olmadan yaşayamayacak olan proletarya diktatörlüğünün de yok olması ve burjuva devlet aygıtına dönüşmesi anlamına geliyordu. SSCB’de burjuva devlet aygıtına sınıfsal temel sağlayabilecek unsurlar mevcuttu. Dahası bu unsurlar çok zayıf olsalar dahi hedefine kapitalizmi restore etmeyi koymuş revizyonistler tarafından güçlendirileceklerdi. Bu güçlendirme sadece bölüşüm ilişkilerine değil giderek üretim ilişkilerine de yayıldı. Ücret farklarının arttırılması, işletme yöneticilerine imtiyazlar verilmesi ile başlayan süreç, sosyalizmin temeli olan merkezi planlamanın yerine bölgesel planlamanın geçirilmesiyle hızlandı. Bu üretim anarşisine doğru ilk adımdı. Sosyalizmin en büyük başarılarından birisi olan kolektif çiftliklerin temel üretim araçlarının toplumsal mülkiyetten grup mülkiyetine geçirilmesi de özel mülkiyete doğru atılan büyük bir adımdı. Stalin ‘Son Yazılar’ında tarımdaki üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyeti kaldırmak isteyenlere karşı çetin bir polemik yürütmüş, öncesinden revizyonistlerin olası girişiminin komünizme değil kapitalizme yönelmek olduğunu belirtmişti. Ülkede zengin yönetici-bürokrat tabaka giderek burjuvaziye dönüşmüştü. Üretilen değerin büyük bir kısmına el koyuyordu. Halk yığınları sosyalizmin mevcut kazanımları dolayısıyla sefalet içinde olmasa dahi yaşam koşulları giderek geriliyordu. Artık toplum; sınıflara bölünmüş ve sömürücü sınıf ve devleti tarafından yönetilen bir toplumdu. Sosyalizme yönelik altyapıdaki saldırılar üstyapıda da kendini göstermeden gerçekleştirilemezdi. ‘Sosyalizm’ etiketi Sovyet proletaryası ve emekçi halkının baskısı altında asla vazgeçilemeyecek bir etiketti. Ama boş bir etiket. Kruşçev’in reformları eski ideolojik çizgiye savaş açmadan mümkün olamazdı. İlk iş sosyalizmin başarıları ile özdeşleşen Stalin’e saldırmaktı. 20. Kongrede geçmiş dönem ve Stalin lanetlendi. Proletarya devletinin ve proletaryanın sınıfsal egemenliğinin artık gerekli olmadığı, Sovyet devletinin bundan sonra ‘halk devleti’ olduğu ilan edilerek 19. yüzyılın sonlarında Marks’ın şiddetle karşı çıktığı ‘halk devleti’ yaygarasını kopartan Alman Sosyal Demokratların ilkel ama 1960’lı yıllarda karşı-devrimci çizgisine geldiler. Emperyalizmle barış içinde sonsuza kadar yaşanabilineceği iddia edildi. Kapitalist ülkelerde devrime gerek kalmadığı reformlarla ve barışçıl parlamenter yollarla iktidara gelinebileceği ilan edildi. ‘Barış sevdalıları’ kendi çizgisinde ısrar edenlere veya revizyonist SBKP’den daha hızlı ilerlemek isteyenlere de pratik bir sonuç veriyordu. SSCB içindeki revizyonist geri dönüş ve kapitalizmin restarasyonu dış politikada da kendini işgal ve darbeler ile gösterdi. Yeni bürokrat burjuva sınıf ülke dışında da sömürü alanları istiyordu. Çekoslovakya, Afganistan işgal edildi; birçok ülkede darbeler ile SSCB uydusu hükümetler başa geldi. SSCB emperyalist bir ülke haline gelmişti. İşçi sınıfı ve ezilen halklar dünya çapında büyük bir yenilgi almıştı. Arnavutluk dışındaki bütün sosyalist ülkelerde kapitalist restarasyon süreci yaşanmıştı. Bu süreç ‘sosyalizm’ slogan ve biçimleri ardına kendini gizleyerek ilerledi. Bu hem tarihsel bir yenilgi hem de yenilginin farkında olunamayan bir ideolojik bunalımı ve bahsettiğimiz tehlikeyi doğuruyordu. Sosyalizm kavramı çarpıtıldı. Kapitalizme özgü kategoriler sosyalizme maledildi ve değişmez kabul edildi. Kapitalizmin ‘iyi yönleri’, sosyalizmin kapitalizm ile ortak yanları aranır oldu. Sosyalizme dair öne sürülen eski oportünist yaklaşımlar tekrar canlandı. İdeolojik olarak aşılan birçok oportünist görüşün itibarı ‘iade edildi’. Piyasa mekanizması insan doğasına en uygun sistemdi, sosyalizm olsa dahi piyasa mekanizmasını kendine temel almalıydı. Bunu kabul etmeyen bir sosyalizm modelinin yaşama şansı yoktu. Ki sosyalizm tek ülkede zaten yaşayamazdı. Kapitalist demokrasinin nimetleri reddedilemezdi. Sosyalizm burjuva demokrasinin çağdaşlığıyla renklendirilmeli, ‘yüz çiçek’ açmalı; ‘Sovyet partileri’ özgürce yarışabilmeliydi. Hatta yalnızca Sovyet partileri değil kapitalist partiler de bu yarışa katılmalıydı. Yenilginin yarattığı ideolojik tahribat Doğu Bloku ülkelerinin açık kapitalist biçimlere geçmesiyle daha net biçimler aldı. Artık kapitalizm sosyalizm üzerinde zaferi ilan etmişti. Kapitalizm ve onun kurumları, sosyalizmin değerlerinden daha güçlü olduğunu göstermişti. Elbette süreç ve ideolojik bunalım işçi sınıfının tek taraflı ve kendiliğinden yenilgisi biçiminde gerçekleşmedi. Emperyalist burjuvazi ile dünya proletaryası arasındaki mücadelenin sonucuydu yenilgi. Burjuvazinin gönüllü ve ‘sosyalist’ propagandacıları kapitalizme övgüler düzerken sosyalizmi yeniden tarif ediyorlardı. Bütün bu ideolojik ‘karmaşa’ ve yenilgi sürecinin sonucunda resmi (veya ‘reel’) ‘sosyalizm’ ile gerçek sosyalizm arasında benzerlik kalmadı. Proletarya diktatörlüğünün olmadığı sosyalizm, demokratik sosyalizm, çevreci sosyalizm, feminist sosyalizm, barışçıl sosyalizm, özyönetimci sosyalizm gibi revize ‘sosyalizm’ türleri ortaya çıktı. Elbette bu çarpıtma ve tahribat kampanyasına karşı mücadele eden devrimci komünist, proleter bir çizgi her zaman varoldu. Kruşçevci modern revizyonizme karşı mücadele eden Enver Hoca önderliğindeki Arnavutluk Emek Partisi tasfiye edilene kadar bu çizginin kararlı bir savunucu oldu. Sosyalizm kavramı ve sosyalist üretim biçimi, Marksizm-Leninizm’in yaklaşık 150 yıllık birikimi ve sosyalizmin inşasının deneyimleri üzerinden yeniden Marksist temelde ortaya konulması bugün hem reformizme hem de ‘sol’ oportünizme karşı mücadelede önemli görevlerden birisidir. Dünya proletaryası için önemli bir moral kaynağı olan ve anti-emperyalist direnişe güç katan Venezüella, Küba, Bolivya vb. Latin Amerika ülkelerindeki değişimler ve reformların anlaşılması açısından da bu tahlil önemlidir. Kapitalizmle sosyalizm arasındaki temel ayrım çizgileri silikleştirildiğinde, sosyalizmin oportünist yorumları esas alındığında bu ülkelerdeki gelişmelerin doğru bir analizi de yapılamaz. Her kamulaştırmanın sosyalizm, anti-emperyalist karşı çıkışların sosyalist direniş anlamına gelmediğini bilmek ancak bu ülkelerin anti-emperyalist tutumlarının sosyalizmin yolunu açtığını da görmek gerekir. Emperyalizmin sömürü, baskı ve tahakkümü işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkileri keskinleştirirken ezilen halklar ile emperyalizm arasındaki çelişkiyi de keskinleştirmektedir. Artık tüm dünya ülkeleri sosyalist devrim için olgunlaşmıştır. Sorun sosyalist devrime hangi özgünlüklerle ve stratejik harita ile gidileceği, yığınların nasıl kazanılacağıdır. Ülkelerin farklı özgünlükleri ve farklı koşullar farklı stratejileri getirmekte, sömürge ülkelerde anti-emperyalist demokratik devrim ilerici niteliğini ve güncelliğini korumaktadır. Strateji tartışmalarında Marksizm-Leninizm’e yönelik ‘sosyalist’ çarpıtma çabaları demokratik devrimin inkarı noktasında varmıştır. Öyle ki yığınların elde silah iktidarı egemenlerin elinden almasını öngören demokratik devrim reformizm olarak damgalanmak istenmektedir. Ülkemizdeki ideolojik ve siyasal mücadele açısından bu konuda netleşmek şarttır. Çünkü ülkemiz, emperyalizmin sömürüsünün yaşandığı, ulusal baskının halklar arasındaki düşmanlığı körüklediği, faşist örgütlenmelerin ciddi bir ağırlığa sahip olduğu bir ülkedir. Demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi gözardı edilecek veya ‘sosyalizmde nasıl olsa çözülecek’ denilerek üstesinden atlanacak bir konu değildir. Bu konuda kafa netliğine sahip olmayan hiçbir devrimci komünist sınıf mücadelesine uzun soluklu bir perspektifle katılamaz ve başarıya ulaşamaz. Devrimci mücadele ulusal sınırlar içerisinde sınırlı bir mücadele değildir. Ulusal alandaki mücadeleler dünya proletaryasının emperyalist burjuvaziye karşı mücadelesinin bir parçasıdır. Ancak bu alanda da netleşmeye ihtiyaç var. Her komünist dünya devrimini savunur ve savunmalıdır. Dünyanın her köşesindeki sınıf hareketinin gelişmesi komünistler için güç verici bir gelişmedir. Bir ülkedeki devrimci bir ilerleme başka ülkelerdeki devrimin de önünü açabilir, en azından devrimci moral ve etkide bulunur. Ancak dünya devriminin savunulması tek ülkede sosyalizmin dünya devriminin hemen gerçekleşmediği koşullarda mümkün olmadığı anlamına gelmez. Oportünizmin temel çarpıtma noktalarından birisi de dünya devrimi ile tek ülkede sosyalizmi birbirinin karşısına koyması ve arasındaki bağlantıyı koparmasıdır. İdeolojik mücadelenin bir alanındaki eksiklik, çarpıtma ve bunun kabullenilişi diğer alanlarda da büyük çatlaklara yol açar. Bu yüzden; proletarya diktatörlüğü, sosyalizm, tek ülkede sosyalizm, dünya devrimi, emperyalizm-demokrasi, demokrasi-sosyalizm arasındaki ilişki, parti vb. konularda belirsiz ve ‘tarafsız’ kalmak çözüm değil, ideolojik yenilgiye giden yoldur. Bu konularda devrimci komünistler ‘onaylayan’ bir birliktelikle yetinmemeli, bilinçli bir birliğe doğru yürümelidir. Devrimci eylem devrimci teori ile birleştirilmelidir. Neden Trockizm? Türkiye gibi Trockist hareketin hiçbir ciddi etkisinin bulunmadığı bir ülkede neden Trockizm üzerine bir tartışma? 1923 yılı sonundan itibaren SSCB ve tüm dünyada etrafında saf tutulan bir tartışma olarak ortaya çıkan tek ülkede sosyalizm ve ‘sürekli devrim’ tartışması özünde sosyalizm, proletarya diktatörlüğü, demokrasi, parti, demokratik devrim vb. birçok konuyu ele alan bir tartışma idi. Bu niteliğiyle Trockizm, 1990’lı yıllarda emperyalist burjuvazinin yengisi ve dünya proletaryasının yenilgi ve yeniden toparlanma koşullarında sosyalizme yönelik saldırıların temeli haline gelmiş, sosyalizme saldıran her akım Trockizm’e ‘itibarını iade etmiştir’. Trockizm’i Leninizm geleneğinin mirasçısı olarak sunmuş, Stalin’i emperyalist propaganda merkezlerinin diliyle itham etmiştir. Trockizm; çünkü sosyalizmin çarpıtılmasında açık davranan reformistlerin ve oportünistlerin aksine o, ‘sol’ ve devrimci söylemlerle bu çarpıtmayı saklamaya çalışır. Proletarya diktatörlüğünü sosyalizmden koparır, bağımsız bir olgu haline getirir. Leninist parti teorisini çarpıtarak hizipli, ‘demokratik’ parti modelini savunur. Sömürge ülkelerde devrimin görevleri konusunda ezberci davranarak tüm özgünlükleri ve aşamaları devrimcilik adına ihmal eder. Emperyalist sömürü, ulusal baskı, faşist zulüm karşısında yığınları devrim saflarına kazanmanın zorunluluğunu ifade eden Leninist stratejiye karşı ‘sol’ sürekli devrim kuramını yani ‘sosyalist devrim’ sloganını savunur. Ülkemizde bu hem stratejik hem de taktik açısından belirleyici bir durumdur. Bu konuda netliğe sahip olmadan devrimci bir çizgide ilerlenemez. Strateji ve taktik konusunda Trockizm’in açıktan bir etkisi olmasa dahi dolaylı etkisi göz ardı edilemez. Ülkemiz devrimi, sınıflar arasındaki ittifaklar ve politik biçimleri, demokrasi ve bağımsızlık, Kürt ulusal hareketine yaklaşım; bütün bu konularda Trockizm ile hesaplaşmadan ilerlemek kolay değildir. Bu yüzden Trockizm eleştirisi yalnızca sosyalizm üzerine ideolojik bir tartışma ve Marksizm-Leninizm’in korunması ve geliştirilmesi değil devrim yolunda stratejik ve taktik meselelerin çözülmesi, günlük politik çalışmanın temelindeki hedeflerin kavranması için gereklidir. Devrimci teori için sorunları düşünsel planda çözmek amaç değil araçtır. Asıl olan yığınları devrime kazanacak olan devrimci pratiğin yolunu açmak ve onu daha bilinçli/sürekli hale getirmektir. *** Kitap genel olarak üç bölümden oluşuyor: Birinci bölüm, Trockizm’in Marksizm’e taban tabana zıt olan temel önermelerini inceleyen bölümdür: Trocki’nin sosyalizm anlayışı, tek ülkede sosyalizm meselesi, ‘sürekli’ devrim teorisi, sömürge ülkelerde devrimin görevleri, proletarya diktatörlüğüne yaklaşım ve sendikalar sorunu ele alınmıştır. İkinci bölüm, Trockizm ile Leninizm arasındaki ideolojik mücadelenin tarihsel gelişimi ele alır: Trockizm’in 1917 Ekim Devrimi öncesi ve sonrasında aldığı biçimler ve Leninizm’e karşı politik mücadelesi incelenmiştir. Bu bölüm de ayrıntılı bir tarihsel araştırma olma iddiasında olmayıp “dar” bir derlemedir. Üçüncüsü; Trockistlerin SSCB içindeki ve dışındaki karşı devrimci faaliyetlerini anlatan bölüm. Bu konu üzerinde yazılmış çeşitli kaynak ve kitaplar mevcut. Yazıda bu bölümün yer almasının sebebi Trockizm’in kendi sonucuna vardığını; yani karşıdevrimci cephenin bir parçası haline geldiğini göstermektir. Bu bölüm; bunca geniş tarihsel araştırmaların varlığı yanında olsa olsa çok küçük (ve eksik) bir özet olabilir. Marksizm-Leninizm’i yeniden keşfetmeye, ‘revize’ etmeye gerek yoktur. Onun temel önermelerini ortaya koymak, günümüz koşullarına (Marksizm’in devrimci özünü tüm ‘reform’ girişimlerinden koruyarak) uygulamak devrimci komünistlerin görevidir. 1. Giriş Toplumsal hayat siyah ve beyazdan ibaret değildir. Bu iki rengin arasında grinin sayısız tonu vardır. Bu beylik doğru, özellikle, farklı sınıf ve çıkarlar söz konusu olduğunda geçerlidir. Toplumlar tarihi, bize, karşıt sınıfların mevcut olduğu toplumlarda karşıt fikir ve görüşlerin mücadelesinin zorunlu olduğunu göstermiştir. Politik akımlar, kabaca burjuva ve proleter akımlar olarak ayrılamaz. Bu iki ‘saf’ görüşün (zaten burjuvazinin çıkarlarını yansıtan tek bir görüş yoktur) arasında birçok politik akım ve görüş ortaya çıkmıştır. Bunu, (maddi koşulların sınırlaması temelinde) düşüncenin nispi tasarım özgürlüğüyle açıklamak yeterli olmaz. Küçük burjuvazinin toplumdaki kaygan zemini, burjuvazi ve proletarya arasındaki gel-git konumu, farklı katmanlara sahip olması birçok politik akım ve görüşün nesnel zeminini oluşturmuştur. Elbette her politik akım, (maddi toplumsal koşulların sonucu olan) sınıfların kısa veya uzun vadeli çıkarlarına denk düşer. Bu yüzden sorun sadece farklı görüşlerin tartışılması, fikir münazarası yapılması sorunu olmaktan çıkar ve sınıf mücadelesinin bir alanı haline gelir. Toplumsal sınıf mücadeleleri üç temel alanda cereyan eder. Ekonomik, politik, ideolojik. Elbette; bir alandaki mücadele diğer alanlardaki mücadele ile etkileşim halindedir. Bir alandaki mücadelenin gelişmesi diğer alandaki mücadelenin önünü açar. Ama bütün mücadele alanlarının tabi kılındığı mücadele biçimi politik mücadele ve onun hedefi olan iktidar mücadelesidir. Proletarya, iktidar mücadelesinde burjuvazinin sadece ekonomik, politik, askeri saldırılarıyla karşılaşmaz. Burjuvazi, proletaryanın bilincini köreltmek, onu hareket edemez hale getirmek, kapitalizmin tek alternatif olduğuna ikna etmek için propaganda araçlarını kullanarak ideolojik bir kuşatma yaratır. Proletaryanın burjuva ideolojisinin karşısında kendi bağımsız ideolojisi vardır. Bu Marksizm-Leninizm’dir. Proletarya, bağımsız bir sınıf olarak hareket etme olanağına ancak bu ideolojik perspektif ile hareket ettiği zaman kavuşabilir. Bu yüzden sosyalist devrimin başarısı, sosyalizmin inşası ve komünizme doğru ilerleyebilmek için proleter ideoloji kendi saflığını korumalıdır. Bahsedilen yalnızca burjuva ideolojisi karşında bir bağımsızlık ve korunma değildir. Aynı zamanda şu veya bu şekilde kapitalizme bağlanan, reformist veya ‘radikal’ söylemlerle kapitalizme karşı çıkarak proletaryayı maceraya sürükleyebilen, sonuç itibarıyla sınıf mücadelesinin en keskin anında burjuvaziye hizmet eden küçük burjuva akımlara karşı proleter ideolojinin saflığı ve bağımsızlığının korunmasıdır. Küçük burjuvazinin çıkarlarını, istikrarsızlığı, sistemden beklentilerini veya sisteme karşı tutarsız öfkesini yansıtan politik görüşler, toplumsal yaşamın farklı kesitlerinde farklı roller oynayabilirler. Bir dönem proletarya ile müttefik olurken, başka bir dönemde proletaryanın karşısına çıkabilirler. Devrimci bunalım döneminde ise iki seçenek kalmıştır; ya proleter ideoloji ya da burjuva ideolojisi. Proletaryanın iktidar mücadelesi toplumsal yaşamın tüm karmaşıklığı, çeşitliliği ve ‘rastlantıları’ içerisinde gelişir. Bu ‘karışıklık’ içerisinde proletaryanın mücadelesinin bilimsel bir tahlil, strateji ve taktik ile yönetilmesi, iktidarın en doğru ve kesin yoldan alınabilmesi, en geniş müttefiklerin kazanılarak iktidarın korunabilmesi, sosyalizmin inşası ve komünizme yürümek. Bütün bunların gerçekleşebilmesi için kapitalizm öfke duymak yetmez. Onu bilimsel olarak tahlil etmek ve Marksizm-Leninizm’in bilimsel kılavuzluğuna sahip olmak gerekir. Bu olmadan adım atmak söz konusu olsa bile, kapitalizmi tasfiye etmek ve sosyalizmi inşa etmek asla mümkün değildir. Tarih bize bunu göstermektedir. Proletaryanın ve onun Marksizm-Leninizm’i benimsemiş öncüsünün önderlik yapmadığı toplumsal hareketler tüm sosyalizm söylemlerine rağmen kapitalizmi tasfiye edememiş, bu niyeti öznel olarak taşısa bile tekrar kapitalizme ve burjuvaziye bağlanmıştır. Küba, Vietnam, Yugoslavya’daki devrimler ve sözde komünist partilerin iktidarları Marksizm-Leninizm’i benimsemiş bir önderlik olmadığı sürece sosyalizmin inşa edilemeyeceğini göstermiştir. İleride detaylı olarak inceleyeceğimiz Trockizm, küçük burjuva bir politik akım olup devrimin belirleyici anında veya devrimden sonra burjuva karşı-devrim cephesine geçebilmektedir. Bu, onun küçük burjuva sınıfsal niteliğinden ve içeriğindeki anti-Marksist tezlerin özgüllüğünden kaynaklanır. Trockizm, genel olarak, tek ülkede sosyalizmin gerçekleşebilme çabasına ve olanağına karşı çıkışıyla akla gelir ve bilinir. Tek ülkede sosyalizmin gerçekleşemeyeceğini, bu yüzden Lenin, Stalin ve SBKP yönetimindeki SSCB’nin umutsuz bir koşu içinde olduğunu çeşitli tezlerle birlikte iddia eder. Ona göre tek çözüm dünya devrimi sonucu gerçekleşecek dünya sosyalizmidir. ‘Dünya devrimi’. Ne kadar da hoş görünüyor. Kim karşı çıkabilir ki dünya devrimine? Ancak göründüğü kadar masum değil. Bolşevik Partinin birinci dünya savası sonucu gerçekleşeceğini umduğu dünya devrimi gerçekleşmemiştir. Proletarya tek ülkede iktidara gelmiştir ve sosyalizmin inşasına başlamıştır. Sorun da buradadır, Trocki’ye göre dünya devrimi gelmediği (çok yakın zamanda da gözükmediği) için SSCB yıkılmaya mahkumdur. Sosyalizmin inşası bir hayal ve propagandadan ibarettir. Dolayısıyla boş ve gerici bir çabadır. İşte dünya burjuvazisinin, anti-komünist propagandacıların, SSCB içindeki karşı-devrimci unsurların umudu haline gelen Trockizmin temel tezi budur. Trockizm, tek ülkede sosyalizmin gerçekleşebilirliğini inkar ederek emperyalist burjuvazinin umutlarını, çıkarlarını ‘dünya devrimi’ sloganıyla savunabilmek ‘yeteneğini’ gösterir. Birinci Bölümün Sonu |
|||
|
Eleştiri, Öneri ve Değerlendirmelerin için, okul@gencliginsesi.net Bu Site Bir GencliginSesi.Net Projesidir |