|
|
KÜÇÜK BURJUVA OPORTÜNİZMİNDEN KARŞI-DEVRİM UŞAKLIĞINA: TROCKİZM ( 10. Bölüm ) |
|
|
10. Trocki’nin SSCB’ye Karşı Savaşında Yeni Dönem 10.1. Trocki’nin 1928 Sonrası SSCB Üzerine Değerlendirmeleri 10.3. Sosyalizm ve Çok Partili Demokrasi 10.4. Trocki’nin Karşı-Devrimci Örgütlenmesi 10.5. SBKP ve SSCB’ye İftira Kampanyası 10.7. Trocki’nin ‘Sınır-dışı’ Faaliyetleri 10.8. Stalin’e Yönelik Saldırılar 10. Trocki’nin SSCB’ye Karşı Savaşında Yeni Dönem 10.1. Trocki’nin 1928 Sonrası SSCB Üzerine Değerlendirmeleri Trocki partiden atıldıktan sonra bir süre Alma-Ata’da sürgünde kalır. Sürgünde de parti karşıtı platformunu sürdüren Trocki’nin Bolşevik-Leninistler dediği Sol Muhalefet grubu dağılır. Sol Muhalefet grubu, Trocki’nin Bolşevik-Leninistler tanımlamasına rağmen, fikir ve irade birliğine sahip bir grup değildir. İçinde Trockistlerden başka, Kamanev, Zinoviev gibi oportünistler, parti düşmanı grupların kalıntıları, eski Menşevikler ve sosyalist devrimciler ve daha birçok karşı devrimci öğe bulunuyordu. Bu farklı görüşlerin birleştikleri nokta sosyalizm ve parti düşmanlığıydı. Parti bu bloğu ideolojik olarak yenilgiye uğrattı. Kongrede ciddiye alınmayacak bir azınlık olarak kaldılar. Buna rağmen muhalefet ayrı bir merkez olarak örgütlenmesini, illegal karşı devrimci faaliyetlerini sürdürdü. Parti bu durum karşısında idari önlemleri uygulamak zorunda kaldı. Muhalefet bloğu bu müdahaleyle birlikte kendi parçalarına tekrar ayrıldı. Trocki’nin “Bolşevik-Leninistler” dediği blok oportünist görüş ayrılıkları ile dağıldı. Bloğun bir kısmı eski karşı devrimci görüşlerini açıktan açığa veya ufak revizyonlarla savunmaya devam etti. Bir kısmı eski görüşlerinden vazgeçtiğini söyleyip özeleştiri verdiler ama bu sadece bir manevraydı. Kalan kısmı eski görüşlerinden samimiyetle vazgeçti ve sosyalizmin inşasına katıldı. Trocki’nin Bolşevik-Leninist bloğu bu kadar ‘sağlam’ bir bloktu. Partiden atılan Trocki bir süre sonra İstanbul’a sürüldü. Burada 1929 yılında kendi görüşlerini (Lenin tarafından daha önce birçok kez mahkum edilmiş teorisini) formüle ettiği ‘Sürekli Devrim’ kitabını yazdı. Bu kitabında SSCB’de sosyalizmin inşasının imkansız ve tek ülkede sosyalizmin kesin olarak yozlaşmaya mahkum olduğunu görüşü anlatılıyordu. 1933 yılında yazdığı ‘Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri’ broşüründe Trocki, Sovyet iktidarının ikili bir karakter taşıdığını belirtiyordu: “Bu bize Stalinist aygıtın devrimci uluslar arası bir etmen olarak anlamını nasıl tamamen tükettiğini, ama hala proleter devrimin toplumsal kazanımlarının koruyuculuğunu yapma bakımından ilerici niteliğini bir parça olsun korumakta olduğunu göstermektedir.” (Trocki) Trocki, Sovyet iktidarının uluslararası alanda devrimci karakterini kaybettiğini, diğer yandan Ekim devriminin kazanımlarını koruduğundan devrimci niteliğini koruduğunu söylüyor. Ülke içinde devrimci, uluslararası alanda gerici! Her politik yönelim sınıf çıkarlarının ifadesidir. Ülke içinde proletaryanın çıkarlarını temsil eden (ve devrimci olan) Sovyet iktidarı (Trocki’nin deyimiyle ‘Stalinist’ aygıt) nasıl oluyor da uluslararası alanda proleter olmayan hatta gerici sınıfların temsilcisi oluyor. Bu açık çelişkiyi Trockistler de görmüşler ve itiraf etmek zorunda kalmışlardır: “Diyelim ki, Trocki’nin 1933’lerdeki bu yanılgısı, bürokrasinin yükselişinin böyle bir noktaya kadar ilerlediğini henüz görmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Ancak bu yine de onun değerlendirmesindeki bir çelişkiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü, Stalinist bürokrasinin politikalarının içte ayrı, dışta ayrı sonuçlar yaratabildiği biçimindeki bir yaklaşımın tutarsızlığını yine aynı broşürde bizzat kendisi eleştirmiştir.” (Marksizmin Işığında, SSCB Üzerine Trocki’nin Görüşleri, Sf. 2) Trocki çelişkiye düşmek pahasına, sosyalizmin anayurdunda gerçekleşen, işçi sınıfı ve emekçi halkların kazanımlarını görmezlikten gelememektedir. Karşı devrimciler dahi bu büyük değişim ve sosyalist inşanın kazanımlarına gözlerini kapayamamaktadır. Ülke içinde politik alanda yenilen ve sosyalizmin inşasıyla tartışma zeminini giderek kaybeden Trocki, kendi açığını uluslararası proleter devrimin henüz hayat bulmamış olmasından kapatmaya çalışıyor. Uluslararası devrimin gerçekleşmemiş olmasını da Sovyet iktidarının suçu olarak göstermeye çalışıyor. Ve uluslararası devrimin kaderini nesnel koşullara değil Stalin’in ‘iradi tercihlerine’ bağlıyor. Trocki’nin kızgınlığı artmakta ve Sovyet ülkesinde sosyalizmin başarıları arttıkça, kapitalist ülkelerde komünist partilerin etkinliği genişledikçe Sovyet iktidarının niteliği de ‘değişmektedir’. Trocki 1936 yılında yazdığı ‘İhanete Uğrayan Devrim’ kitabında Sovyet iktidarına yönelik tahlillerinde daha açık saldırılara geçmiştir. Buna göre Sovyet devleti işçi sınıfı karşısında ‘sömürücü’ bir işverene dönüşmüş, işçilerin denetimi tamamen ortadan kaldırılmış, işçi sınıfı köle haline getirilmiştir. Bürokrasi, işçi sınıfından bağımsız bir kast haline gelmiş ve çıkarları işçi sınıfıyla karşıt bir aygıta dönüşmüştür. ‘Bilindik’ bir sınıflı toplum olmasa da Sovyet toplumu, işçi sınıfının köleleşmesine ve bürokratik kastın egemenliğine dayanan bir toplum haline gelmektedir. Stalinist aygıt ilerici özelliğini büyük oranda yitirmiş ve dünya devrimi için bir engel haline gelmiştir. Proletarya politik olarak mülksüzleştirilmiştir. Sovyet proletaryasının görevi Sovyet iktidarını yetkinleştirmek ve desteklemek değil, ayrı bir (Trockist) parti kurarak iktidarı zor yoluyla (yeni bir politik devrimle) ele geçirmektir. Trocki’ye göre 1933 yılından itibaren Sovyetler Birliği’nde reform yoluyla değişim imkanı kalmamıştır. Hitler’in iktidara gelişi ve diğer gelişmeler hem Alman Komünist Partisinin hem de Sovyetler Birliği Komünist Partisinin ideolojik çöküşünü simgeliyordu. SSCB’de sosyalist bir iktidarın başa gelmesi için uzlaşma ve reform dönemi geçmiş, siyasal devrim zorunlu hale gelmişti. SBKP iktidarı bir devrimle yıkılmalı yerine Trockist bir parti geçmeliydi. Trocki’ye göre bürokrasi, proletarya diktatörlüğünde ifadesini bulan kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinde bir gerilemeyi ifade eder. ‘Bürokratik diktatörlük’ sosyalizme geçişin önünde engeldir. Buna rağmen Sovyet iktidarı (bürokratik diktatörlük biçiminde olsa da) bir işçi devletidir. Kapitalizme dönüş ancak ve ancak (zor yoluyla hayata geçirilen) bir burjuva karşı devrimle söz konusu olabilir. Sovyet iktidarının izlediği politika sosyalizme yönelen bir çizgi değil kapitalizmin restorasyonuna yönelen bir çizgidir. Trocki, Sovyet iktidarının ve ‘bürokrasinin’ giderek bir sömürücü sınıfa dönüştüğünü söylerken, diğer yandan SSCB’nin bir işçi devleti olduğunu söyler. Kendi söylemlerinde çelişkiler taşır. İşçi devleti nasıl olur da işçi sınıfı köleleştirip onu sömürebilir? Eğer böyle bir işlevi varsa nasıl işçi devleti olabilir? Trocki işçi devletinden kapitalizme dönüşün ancak açıktan bir burjuva karşı-devrimle olabileceğini, bu olmadığı sürece kapitalizme geri dönüşün söz konusu olamayacağını söyler. Trocki tezini şöyle ifade eder: “İktidarın bir sınıfın elinden diğerine geçmesinin çatışmalı niteliğine ilişkin Marksist kavrayış, yalnızca tarihin çılgınca ileri atıldığı devrimci süreçleri için değil, toplumun geriye yuvarlandığı karşı-devrimci süreçler için de geçerlidir. Sovyet hükümetinin proleterden burjuvaya doğru tecridi olarak dönüştüğünü söylemek yalnızca, deyim yerinde ise, reformizmin filmini geriye oynatmaktır.” (Trocki, Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri, Enternasyonal Yayınları, Sf. 8) Trocki, iktidarın tecridi olarak burjuvaziye geçemeyeceğini söyleyerek Sovyet halkının, büyük bir tehlike olarak tehdit eden bürokratik karşı devrime karşı mücadelesini engellemek istiyor. Oysa revizyonist klik iktidarı ‘sosyalist’ söylemlerle ele geçirebilir ve kapitalist restorasyonu gerçekleştirebilir. Bu teorik olarak mümkündür. Ve Stalin’in ölümünden sonra başa gelen Kruşcevciler, iktidarı ele geçirerek revizyonist karşı devrimi başlatmışlardır. Trocki’nin gerçekleşmesi imkansız dediği geri dönüş, Kruşcev’le birlikte gerçekleşmiştir. Bunu yalnızca Trocki’nin teorik hatalarından birisi olarak görmek yeterli değildir. Trocki, burjuva karşı-devrimin, açıktan bir karşı-devrim dışında gerçekleşemeyeceğini söylerek kendisinin yapacağı revizyonist girişimlerin de önünü açmış oluyor. Trocki’nin başaramadığı ‘çatışmasız’ karşı devrimi Kruşcev başarıyor. Trocki de Kruşcev’e büyük bir teorik destek sağlıyor. Trocki, daha 1903 yılında (hatta 1901) Lenin’e yönelik iftira ve çarpıtmalarının temel konusu olan ‘diktatörlük’, ‘bürokratik baskıcılık’ söylemlerini bu sefer de Stalin için kullanıyor. Lenin için 1903’te şöyle diyordu: “Lenin'e göre merkez komitenin görevi tamamen farklıdır. Merkeziyetçiliğin acımasız gözeticisi olmak zorundadır. Muhalifleri dağıtır ve partinin kapılarını kapatır. Lenin yoldaş kongrede, Merkez Komitenin anlamını açıklamak için, Merkez Komitenin siyasi sembolü olarak yumruğunu gösterdi (istiare yapmıyoruz). Bu merkezci işaretin tutanaklara girip girmediğini bilmiyoruz. Umarız öyledir, zira bu yumruk bütün yapıyı kaplamaktadır.” (Trocki, Sibirya Heyeti Raporu, Sf. 88) Aynı şuçlamalar bu sefer Stalin’e karşı iftira kampanyasının bir parçası haline getiriliyor. SSCB’de proletaryanın karşı-devrimciler üzerindeki baskıları, burjuva kalıntılar üzerinde proletaryanın diktatörlüğü; proleter demokrasinin burjuva için değil proletarya ve emekçiler için bir demokrasi olduğu gerçeği çarpıtılmıştır. Bu çarpıtma ile Sovyetlerdeki proletaryanın karşı-devrim üzerindeki diktatörlüğü, halk üzerinde Stalin’in diktatörlüğü olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Bu kampanyada Trocki ‘ezilen’ bir karşı devrimci olarak üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Trocki Lenin’e yaptığı ‘diktatör’ suçlamasını Stalin’e de yaparak ABD medyasıyla ortak bir dil kullanır: “Nihai tarihsel çözümleme, Sovyet demokrasisi toplumsal çelişkilerin baskısıyla berhava olmuştur. Toplumsal çelişkileri sömürerek, bürokrasi iktidarı kitle örgütlerinin elinden almıştır. Bu anlamda bürokrasinin ve hatta Stalin’in kişisel diktatörlüğünden bahsedebiliriz. Ancak, iktidara böylesi bir el konuşun mümkün olabilmesi ve bu iktidar üzerinde varlığını koruyabilmesi bürokrasinin diktatörlüğünün toplumsal içeriğinin proleter devrimce yaratılmış üretim ilişkileri tarafından belirlenmesi nedeniyledir. Bu anlamda proletarya diktatörlüğünün çarpıtılmış ama onun olduğu şüphe götürmez ifadesini bürokratik diktatörlükte bulduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.” (Trocki, Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri, Enternasyonal Yayınları, Sf. 50) Trocki, her zamanki gönül rahatlığıyla Stalin’i diktatör, Sovyet demokrasisini de bürokratik diktatörlük ilan eder. Lenin’i diktatör, Bolşeviklerin örgüt modelini terör cumhuriyeti olarak ilan ettiği gibi…
Trocki’nin bürokrasi üzerine laf kalabalığı ve karşı devrimci görüşleri felsefi olarak idealizme dayanır. İdealizme dayanır, çünkü devlet, özellikle de devlet aygıtının kaçınılmaz bir parçası olan bürokrasinin istenildiği zaman ortadan kaldırılabileceği fikriyle hareket eder. Oysa devlet aygıtı ve bürokrasi, üretici güçlerin seviyesine denk düşen sınıfların varlığına bağlıdır. Sınıflar var olduğu sürece devlet, devlet varolduğu sürece de az veya çok bürokrasi olmak zorundadır. Devlet kapitalizmde burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı ve egemenlik aygıtıdır. Sosyalizmde de iktidarı ele geçiren proletaryanın, burjuvazi ve her türlü karşı devrim üzerindeki baskı ve egemenlik aygıtıdır. Üretici güçlerin düzeyi işçi sınıfı ve köylülüğün varlığını desteklediği sürece devlet işçi sınıfının sosyalizmi inşa ve komünizm yolunda yürümesi için gerekli bir aygıt olmaya devam edecektir. İktidarı ele geçiren proletarya Trockistlerin iddiasının aksine devleti sönmeye terk edemez. Proletarya iktidarını korumak, emperyalist burjuvazinin savaş tehlikesi ve komplolarına karşı güvenliğini sağlamak, karşı devrimcileri bastırmak için hala burjuvazi üzerinde baskı aracı olarak devlet aygıtına ihtiyacı vardır. Devletin sönmesi bir yana, burjuvaziye karşı proletaryanın devleti daha da güçlenmeli ve sağlamlaşmalıdır. Devlet aygıtı bir yandan toplumun henüz sınıflı toplum olduğunu gösterir. İlk devlet örgütlenmesi, toplumun sınıflara bölünmesi yani üretim araçlarında özel mülkiyet ile ortaya çıkmıştır. Toplumun sınıflara bölünmesi, toplumun bir kısmının üretim araçlarına sahip olması, bir kısmının üretim araçlarından yoksun bulunması ve toplumsal işbölümünün nispeten daha da yetkinleşmesi anlamına gelir. Devletin doğuşu, yalnızca toplumun sınıflara bölündüğünün göstergesi değildir. Aynı zamanda kafa emeği ile kol emeğinin de birbirinden ayrıldığının göstergesidir. Toplum bir yandan kol emeğini, diğer yandan da zihinsel emeği kullanan kısımlara bölünmüştür. Tarımından zanaatın, tarımdan ticaretin ayrıldığı gibi kafa emeği de kol emeğinden ayrılmıştır. Böylece toplumsal işbölümü gereği devlet yönetimini üstlenen, kafa emeğini kullanan bürokrasi ortaya çıkmıştır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler ise giderek zihinsel emekten dışlanarak kol emeğine mahkum edilmiştir. Bu yüzden, devlet ve bürokrasi toplumun sınıflı yapısının ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin sonucudur. İktidarı ele geçiren proletarya, üretici güçlerin seviyesine denk düşen sınıfların varlığı (kent kır çelişkisi) nedeniyle devlet aygıtını korumak zorundadır (emperyalist burjuvazinin baskı ise bu aygıtı sadece korumayı değil güçlendirmeyi de gerektirir). SBKP bu gerçekten yola çıkarak, proletaryanın sosyalizmi inşa ve karşı devrimi bastırma görevi nedeniyle devlet aygıtını muhafaza etmiş ve güçlendirmiştir. Sovyet proletaryası ve emekçi halkının Faşist Nazi katillerine karşı savaşarak sosyalist anayurdu ve tüm dünya halklarını kurtarması SBKP’nin bu doğru politikasının sonucudur. Devletin ortadan kaldırılması veya Engels’in deyimiyle sönmesi iradi bir mesele değil üretici güçler düzeyinin yüksek derece gelişmesi sonucu maddi koşulların oluşmasıyla gerçekleşecek bir olgudur. Trockistler, proletaryanın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte devletin sönmesi gerektiği iddiası ise emperyalist burjuvazi karşısında proletaryanın teslimiyeti anlamına gelir. Bu sınıfların ortadan kalmasıyla gerçekleşen bir ‘sönme’ değil, Trockistlerin teslimiyetçiliği ile Sovyet halkının Nazi işgalcileri karşısında savunmasız bırakılması anlamına gelen bir ‘sönme’, intihar hatta ihanettir. Bürokrasi meselesi de benzer bir durumdur. Bürokrasinin varlığı kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin sonucudur. Proletarya iktidarı aldıktan sonra kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki henüz çözülmemiştir ve kısa zaman içerisinde de çözülemez. Çünkü kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki üretici güçlerin gelişme düzeyi tarafından belirlenir ve ancak üretici güçlerin yüksek bir gelişme düzeyine sahip olduğu komünizmin ikinci evresinde ortadan kalkar. Lenin bu durumu şöyle ifade eder: “Devletin büsbütün sönmesinin ekonomik temeli, kafa emeği ile kol emeği arasındaki tüm karşıtlık yok olacak ve dolayısıyla, çağdaş toplumsal eşitsizliğin, yalnız toplumsal eşitsizliğin, yalnız üretim araçlarının toplumsallaşmasının, yalnız kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinin hiçbir şekilde kökünü hemen kurutamayacağı başlıca kaynaklardan biri yok olacak kadar yüksek bir gelişme derecesine erişmiş komünizmdir.” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 106) Bürokrasinin ortadan kalkması devletin, yani kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmasını gerektirir. Bu yüzden komünizmin birinci aşaması sosyalizmde devletin varlığı gibi bürokrasinin varlığı da kaçınılmazdır. İradi bir mesele değil üretici güçlerin gelişme düzeyi ile ilgili nesnel bir zorunluluktur. Trocki’nin Stalin’e yönelik bürokrasi suçlamaları bu yüzden temelsiz, idealist gevezelikten öte bir şey değildir. Bürokrasi, SBKP’nin iradesiyle bir anda ortadan kaldırılamaz. Lenin bu konuda şöyle der: “Eyaletlere gitmedim ama, bu bürokrasiyi ve yaptığı zararları biliyorum. Senin yanılgın, bunların bir ülser gibi bir anda yok edilebileceğini ve ‘yeryüzünden silinip atılabileceğini’ düşünmenden geliyor. “Bu bir hata. Çarı kapı dışarı edebilirsin, toprak ağalarını kapı dışarı edebilirsin, kapitalistleri kapı dışarı edebilirsin. Ama köylü bir ülkede bürokrasiyi ‘kapı dışarı’ edemezsin; ‘yeryüzünden silip atamazsın’. Onu ancak ağır ve inatçı bir gayretle azaltabilirsin.” (Lenin, Mektuplar, Sf. 227) Bürokrasinin belli bir süre için zorunlu olduğunu belirten Lenin, partinin bürokratizme teslim olunmaması gerektiğini, yığınların kültür düzeyi ve aktivitesinin arttırılarak bürokratizme karşı mücadele edilmesi gerektiğini de belirtir: “bürokratizme karşı mücadelenin mutlak zorunlu bir mücadele olduğunu ve onun, küçük burjuva unsura karşı mücadele gibi zor olduğunu kavramamız zorunludur. Bürokratizm, devlet düzenimizde, Parti programımızda dahi kendinden söz ettirecek kadar önemli bir çıban haline gelmiştir. Çünkü bürokratizm, bu küçük burjuva unsurla ve onun parçalanmasıyla bağıntılıdır.” (Lenin) *** Komünizmin birinci evresi yani sosyalizm dönemi boyunca bürokrasi az veya çok varlığını koruyacaktır. Bu komünist partinin bürokrasiye, bürokratik alışkanlıklara karşı savaşmayacağı anlamına gelmez. Elbette üretici güçler geliştikçe bürokrasi ve bürokrasiye duyulan ihtiyaç azalacaktır. Üretici güçlerin gelişmesiyle kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki azalacak ve bürokrasinin ortadan kalkmasının koşulları giderek olgunlaşacaktır. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkması ile ifade edilen (üretici güçlerin gelişmesinin sonucu) emekçilerin zihinsel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmesi, entelektüel ve kültürel gelişimin önünün açılmasıdır. Bürokrasiye karşı savaşımın en önemli yanı bu yüzden halkın kültürel ve entelektüel gelişimini sağlamak; bilinç düzeyini yükselterek devlet yönetimine katılımı arttırmaktır. Çünkü devlet yönetimine aktif katılım belli bir kültürel düzeyi gerektirir. Sovyetler birliğinde daha kapitalizmin geri aşamasını dahi yaşamamış milyonlarca insanın dört yıllık emperyalist savaş, üç yıllık iç savaş, salgın hastalıklar, kıtlık ve sonrasında bin bir güçlük ve zorlukla yaşanılan ekonomik iyileşmeler içerisinde geçen on, onbeş yıl sonrasında kültürel yeterliliğinden söz edilemez. Buna rağmen Sovyetler Birliğinde büyük bir kültürel devrim yaşanmıştır. Yüzlerce okul, yüksek okul, bilimsel araştırma merkezleri, kütüphane, kültür merkezi vb. açılmış; eğitim tüm halkın ulaşabileceği ücretsiz ve eşit hale getirilmiştir. Okuryazar oranı devrim öncesine göre çok büyük oranda artmıştır. Çalışma saatleri, koşulları ve yaşam standartları dünyanın hiçbir ülkesinde görülmediği kadar iyileştirilmiş; yoksulluk, işsizlik ve diğer kapitalist hastalıklar ortadan kaldırılmıştır. Tüm bunlar, kültürel devrimin ve Sovyet halkının entelektüel gelişiminin yolunu açmıştır. Böylece halk yığınlarının devlet yönetimine katılımı arttırılmıştır. Lenin bürokrasiye karşı savaşımda yığınları devlet yönetimine çekmenin öneminden bahsederken şöyle der: “Bürokratizme karşı mücadele etmek istiyorsak, o zaman geniş kitleleri [işin içine - Stalin] çekmek zorundayız. … bürokratizm, işçileri ve köylüleri çekme dışında başka herhangi bir tarzda ortadan kaldırılabilir mi?” (Lenin) Bürokrasiye karşı savaşımın en önemli yanı olan halk yığınlarının kültürel düzeyinin ilerletilmesi Sovyetler Birliğindeki çok büyük hızla gerçekleştirilmiş ve sürekli ilerleyen bir çizgiye bağlanmıştır. Trockistlerin iftiralarının aksine bürokrasiye karşı savaşım ve halk yığınlarının kültürel düzeyinin ilerletilmesi SBKP’nin başlıca politikalarından olmuştur. Elbette bürokrasiye karşı savaşım yalnızca halk yığınlarının kültürel düzeyinin arttırılmasıyla sağlanamaz. Bürokrasiye karşı savaşım, devlet yönetiminin demokratikleştirilmesini de öngörür. Bu konuda Trockistlerin demokrasiden anladıkları Kaustky’nin 1918 yılındaki eleştirileriyle aynıdır. Trocki’nin demokrasi anlayışı burjuva demokrasisi anlayışıdır. Trocki, Sovyetler Birliğinde bürokrasiye karşı demokrasi kavramını, onu proleter anlamından uzaklaştırarak, burjuva bir içerik katarak kullanır. Sosyalist demokrasi, proletarya ve emekçiler için demokrasi, burjuvazi ve karşı devrimciler için diktatörlüktür. Bu atlandığı zaman, proleter demokrasi yerine ‘saf’ demokrasi, herkes için demokrasi gibi soyut, sınıflar üstü kavramlar kullanılır. Ama gerçek hayatta sınıflar üstü demokrasi olamaz; herkese hizmet etmesi ön görülen, diktatörlüğü dıştalayan demokrasi burjuva demokrasisinin propagandasından başka bir şey değildir. Trocki’nin demokrasi anlayışında, iktidardaki komünist partiler dışında karşı devrimci partiler var olabilmeli; propaganda, örgütlenme ve basın özgürlüğüne sahip olmalıdır. Burjuvazinin, proletarya diktatörlüğü altındaki isteklerinin ifadesi olan bu Trockist talepler; tüm karşı devrimciler ve Amerikan demokrasisi hayranları tarafından coşkuyla karşılanmıştır. Stalin egemen olan bürokratizmden şöyle bahseder: “Partinin önünde duran bir dizi engelin üstesinden gelmek gerekir. Kitlelerin kültürel geriliği, proleter öncünün kültür güçlerinin yetersizliği, hantallığımız, ‘komünistçe böbürlenmemiz’ vs. bunlara dahildir. Ama en ciddisi değilse, en ciddi engellerden biri, aygıtlarımızın bürokratizmidir. Burada sorun, Parti, devlet, sendika, kooperatif ve tüm diğer örgütlerimiz içinde bürokratik unsurların varlığıdır. Sorun, varlıklarını bizim hata ve zaaflarına borçlu olan, kitlelerin eleştirisinden, kitlelerin denetiminden ateşten korkar gibi korkan ve bizim özeleştiriyi geliştirmemizi engelleyen, zaaflarımızdan, hatalarımızdan kurtulmamızı engelleyen bürokratik unsurların varlığıdır. Örgütlerimizdeki bürokratizm yanlıca kırtasiye ve yazışma bürokratizmi değildir. Bürokratizm, burjuva etkisinin örgütlerimize bir yansımasıdır.” (Stalin, Eserler, 11. Cilt, Sf. 117) Bürokrasiye karşı savaşımın diğer bir yönü de, yönetici kademelerdeki görevlilerde oluşan bürokratik tarz ve alışkanlıklara karşı savaşımdır. Bu, eğitim yöntemi ve idari yöntem olmak üzere iki yönlü bir savaşımdır. Tüm bürokratlar; bürokratik hastalığa karşı eğitilmeli ve kendisini eğitmelidir. Bu SBKP parti kongrelerinde bürokratik alışkanlıkların tartışılması ve ortaya koyulması; sonrasında da hayata geçirilmesi ile gerçekleşmektedir. Tabandan eleştiri ve özeleştiri mekanizması geliştirilmelidir. Stalin bu konuda şöyle der: “Özeleştiriyi gerçekten geliştirmek ve inşamızdaki kusurlardan kendimizi arındırmak istiyorsak, örgütlerimizin bürokratizme karşı mücadeleyi daha da büyük bir kararlılıkla yürütmeliyiz. “Milyonlarca işçi ve köylü kitlesini, bürokratizme karşı en önemli panzehir olan tabandan eleştiri, tabandan denetim için daha da büyük bir kararlılıkla harekete geçirmeliyiz. … “Ama milyonlarca kitleyi ‘çekmek’ için, işçi sınıfının bütün kitle örgütlerinde ve her şeyden önce de bizzat Parti içinde proleter demokrasiyi geliştirmek gerekir. Bu koşul olmaksızın özeleştiri bir sıfırdır, bir hiçtir, boş laftır.” (Stalin, Eserler, 11. Cilt, Sf. 118) Elbette, bürokratik alışkanlıklara karşı mücadele basit bir eğitim sorunu değil; kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin beslediği ama komünist partinin sürekli savaşması gereken bir alışkanlıktır. Ama partinin bürokratik alışkanlıklara karşı savaşması, sorunun çözümünün partinin iradesine bağlı olduğu anlamına gelmez. Partinin iradesinin dışındaki etkenler bu alışkanlıkları destekler niteliktedir. Bürokratik tarza karşı mücadelede diğer yöntem de; zararlı tavırlara karşı idari önlemlerdir. Bu ise ancak uzun ikna ve eğitim çabalarından sonra uygulanan bir yöntemdir. Proleter demokrasisiyle kastedilen Trockist burjuva demokrasisi değil; yığınların devlet yönetimine daha ileriden katılımını öngören demokrasidir. Yığınların devlet kademelerine seçilmesinin atamalar yerine giderek seçimle yapılması, seçmenler tarafından belli düzeylerde geri çağırma olanağının açılması (Merkez Komite üyeleri dahil), yasaların Sovyetlerde tartışılarak hazırlanması ve karara bağlanması; yığınların aktif siyasete çekilmesi bürokrasiye karşı savaşımda proleter demokrasisinin uygulamalarıdır. Sovyet Anayasası, milyonlarca emekçinin katıldığı, binlerce toplantıda tartışılmış; yine milyonlarca emekçi bu toplantılarda söz alarak Anayasa’nın hazırlanmasına katkıda bulunmuştur. İnsanlık tarihinde ilk kez Sovyet halkı, milyonlarla ifade edilen bir halk kendi Anayasasını hazırlamıştır. Parti bürokratizme karşı mücadelede etkin önlemler almıştır: “Parti bu maksatla, daha önce parti içerisinde yaygın olan demokratik merkeziyetçilik ilkesinin ihlaline bir son verdi ve parti tüzüğüne uygun olarak, parti örgütlerinin öncü organlarının seçim sistemini yeniden düzenledi. “Parti, istikrarlı demokrasinin uygulanmasını sağlamak için birçok ek önlem aldı: Atama uygulamasını kaldırdı; parti organlarının seçiminde liste usulünü yasaklayarak yerine kişilere oy sistemini getirdi; bütün parti üyelerine adayları sınırsız eleştirme hakkı verdi; parti organlarının seçiminde gizli oylamayı getirdi; parti aktifinin şehir toplantılarının, büyük şehirlerde ise bölge toplantılarının periyodik olarak düzenlenmesini zorunlu bir kural haline getirdi.” (Jdanov, SBKP 18. Kongresinde Tüzük Değişiklikleri, Sf. 54) Sovyet iktidarı bürokrasiye karşı savaşımı her yönüyle sürdürmektedir. Trocki ve Trockistlerin iddialarının tersine bürokrasi iradi bir sonuç değildir. Bu yüzden SBKP’nin (eksiklikleriyle beraber) bürokrasiye karşı savaşımı yüksek düzeydedir. Bürokrasinin var olmasının sebebi ise SBKP’nin Trockistler tarafından söylenen ‘yanlışları’ değil üretici güçlerin düzeyinden kaynaklanan kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkidir.
10.3. Sosyalizm ve Çok Partili Demokrasi Sosyalizm, çalışan sınıfların sömürüsü üzerine kurulmuş bir sistem değildir. Proletarya diktatörlüğü bu nedenle işi sınıfı ve emekçilerin diktatörlüğüdür. İşçi sınıfı ve emekçilerin sömürüsüne dayanan kapitalizm koşullarında her devlet bütün demokratik biçimlerine rağmen burjuva diktatörlüğüdür. Burjuvazi, demokratik veya faşist devlet biçimlerini kullanarak emekçi yığınlar üzerinde kendi diktatörlüğünü uygular. Emekçi yığınların sömürüsü üzerinden yükselen burjuva diktatörlüğü, bu yüzden emekçileri aldatmak; onları çeşitli demokratik biçimlerle tarafsızlık konusunda ikna etmek zorundadır. Demokratik kazanımlar, elbette işçi sınıfının mücadelesi için çok önemlidir; ama her şey değildir. Burjuvazi, kendi diktatörlüğünü sınıflar üstü, her sınıfa eşit mesafede duran, vatanı-milleti koruyan örgütlenme olarak sunar. Demokratik reformları da bunun kanıtı olarak sunmaya çalışır. Yani işçi sınıfı ve emekçilere yalan söyler. Seçim hakkı, siyasi parti kurma ve örgütlenme özgürlüğü vb. burjuvazinin verdiği/vermek zorunda kaldığı tavizler de zaten emekçilerin mücadeleleri sonucu kazanılmış haklardır. Burjuva diktatörlüğünün tersine proletarya diktatörlüğü yalana değil gerçeğe dayanır. Devlet burjuvazinin de içinde bulunduğu ‘millet’in elinde değildir. Çünkü milletin içerisinde her zaman büyük bir ekonomik, siyasi ve askeri gücü elinde bulunduran burjuvazi egemendir. ‘Millet’ egemenliği ile kastedilen burjuvazinin egemenliğidir. Proletarya diktatörlüğü ise işçi sınıfı ve emekçilerin diktatörlüğüdür. Proletaryanın yalan söylemeye ihtiyacı yoktur; çünkü proletarya diktatörlüğü tüm emekçilerin iktidarıdır. Proletarya diktatörlüğü yalana değil gerçeğe dayanır. Burjuvazinin kapitalizm koşullarında proletaryaya vermek zorunda kaldığı tavizleri, proletarya burjuvaziye vermek zorunda değildir. Proletarya kendi diktatörlüğünü gizlemez. Burjuvazi üzerinde bir baskı ve egemenlik aracı olduğunu; burjuvazinin elinden bütün özgürlüklerin alındığını saklamaz. Yalan söylemeye ihtiyaç duymaz. Proleterya diktatörlüğü; işçi sınıfı ve emekçiler için tarihte görülmemiş bir demokrasi, burjuvazi için diktatörlüktür. Proleter demokrasi, burjuvazi üzerinde diktatörlüğü dışlamaz; tersine varsayar. Çünkü her demokrasi bir devlet biçimi ve her devlet de bir diktatörlüktür. Proleter demokrasiyi işçi sınıfı ve emekçiler için demokrasisi olma anlamından soyutlarsak, demokrasiyi sınıflar üstü yani toplumsal hayatta karşılıksız bir kategori haline getirmiş oluruz. Her demokrasi egemen sınıflar için demokrasi, ezilen sınıflar için diktatörlüktür. Bu yüzden proleter demokrasi de burjuvazi üzerinde diktatörlüktür. Trocki, demokrasiyi sınıfsal anlamından soyutlayarak ‘saf’ demokrasiyi; yani burjuvazi üzerinde diktatörlük olmayan bir demokrasiyi savunuyor. Lenin, 1918 yılında Kautsky ile polemiğinde ‘saf’ demokrasi diye bir şey olmadığını, proletarya diktatörlüğünün burjuvazi üzerinde diktatörlük olduğunu söylüyor: “Eğer Marksist olarak düşünülürse, şöyle denecektir: Sömürücüler, devleti (oysa, söz konusu olan demokrasidir, yani devlet biçimlerinden biri), kaçınılmaz olarak kendi sınıflarının, sömürücüler sınıfının, sömürülenler üzerinde bir egemenlik aleti durumuna dönüştürürler. Bu nedenle demokratik devlet de, çoğunluk üzerinde, sömürülenler üzerinde egemenliklerini uygulayan sömürücüler olduğu sürece, kaçınılmaz olarak sömürücüler için bir demokrasi olacaktır. Sömürülenler devletinin böyle bir devletten temelden farklı olması gerekir; sömürülenler için bir demokrasi olmalı ve sömürücüleri bastırmalıdır o; oysa, bir sınıfın bastırılması o sınıfın eşitsizliği, ‘demokrasi’den dıştalanması anlamına gelir.” (Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, Sf. 32) Bunun anlamı (yalan söylemeye ihtiyaç duymadan) burjuvaziye örgütlenme, propaganda, siyasi parti kurma vb. özgürlüklerin verilmemesidir. Proletarya, burjuvaziye taviz vermek zorunda değildir. Aksine, proletarya diktatörlüğünü yıkmaya çabalayan, bunun için illegal faaliyetler örgütleyen burjuvaziye diktatörlük uygulanmalı, “demokrasiden dıştalanmalı” ve gerekli önlemler alınmalıdır. Lenin bu durumu şöyle açıklar: “Diktatoranın zorunlu göstergesi, kesin koşulu, sömürücülerin sınıf olarak kesin bastırılması ve bunun sonucu bu sınıf karşısında ‘arı demokrasi’nin yani eşitlik ve özgürlüğün çiğnenmesidir. “Sorun teorik bakımdan işte böyle, ve ancak böyle konulabilir. Oysa Kautsky, sorunu başka türlü koyarak, Bolşeviklere teorisyen olarak değil, ama oportünistlere ve burjuvaziye yürekten bağlı bir muhbir olarak saldırdığını tanıtlamıştır. “Sömürücüler için demokrasinin kısıtlanmasının, çiğnenmesinin şu ya da bu önlemlerinin hangi ülkelerde, şu ya da bu kapitalizme özgü hangi ulusal koşullar içinde (büsbütün ya da özellikle) uygulanacakları, şu ya da kapitalizmin, şu ya da bu devrimin ulusal özelliklerine bağlıdır. Teorik bakımdan sorun kendini başka türlü, şu biçimde gösterir: Sömürücüler sınıfına karşı demokrasi çiğnenmeksizin proletarya diktatorası olanaklı mıdır?” (Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, Sf. 38) Bu durum bazı ‘saf’ demokrasi savunucuları açısından kabul edilemez bir durumdur. Onlara göre sosyalizmde burjuvaziye arzu ettiği özgürlük verilmelidir. Böylece emperyalist ajanların, karşı devrimci aydınların, sosyalizmden nefret eden kalıntıların örgütlenmeleri için yeni olanaklar sağlanmalıdır. Burjuvaziye basın özgürlüğü, karşı-devrimci örgütler kurma özgürlüğü, sosyalizmi karalama ve pisliklerini yayma özgürlüğü verilmelidir. Ne adına? Kutsal bir görev olan, sınıflar üstü ‘saf’ demokrasi adına. Emperyalist burjuvazinin duygu ve düşüncelerini temsil eden kalıntılar ve yeni burjuva öğeler karşısında proletarya eli kolu bağlı ‘demokratik’ bir yarışa girmeli. Burjuvaziye böyle bir ‘demokratik’ hak sağlamalıdır. Böyle bir demokrasi burjuvaziye demokrasi anlamına gelir ve proleter demokrasi değil burjuva demokrasisidir. Bu kabul edilemez. *** Bir diğer sorun da sosyalizmde birden fazla partinin varlığıdır. Trocki başlangıçta SSCB’de tek parti yönetiminin zorunlu olduğunu ifade etmektedir: “Devrimci dikatörlüğün yasa ve mantığı çerçevesinde, Sovyetler Birliği’nin herhangi bir ülkesinde kafasını doğrultacak bir burjuva devletinin ajanları gibi çalışan hiçbir partiye izin verilemez. Başka bir deyişle, biz geçici devrim dönemi sırasında yönetimi üzerine almak için bir komünist partiye hak tanıyabiliriz.” (Trocki, Gündelik Hayatın Sorunları, Sf. 131) Trocki daha sonra fikrini değiştirir. Birden demokrasinin yılmaz savunucusu kesilir. Muhalif bir konuma düşmesi, partiye karşı açıktan mücadeleye başlamasıyla başka partilerin de mevcut olması gerektiğini söyler, programını buna göre belirler: “Önce Sovyet Bürokrasisinin, eski Bolşevizmin tüm özelliklerine sahip, dahası son dönemde biriken dünya deneyimiyle de zenginleşmiş bir devrimci parti tarafından devrildiğini varsayalım. Böyle bir parti işe, sendikalara ve Sovyetlere demokrasiyi geri getirmekle işe başlayacaktır. Sovyet partilerinin özgürlüğünü de geri getirebilecek, aslında zorunlu olarak bunu yapacaktır.” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 345) Sosyalizmde komünist partinin tekliği ve önderliği sorunu proleter demokrasi sorunuyla bağlantılıdır. Proletaryanın, burjuvaziye sosyalizmi yıkma ve örgütlenme özgürlüğü vermeyeceğini söylemiştik. Bu yüzden sosyalizmde proletaryanın çıkarlarını ve iradesini temsil eden; onun öncü müfrezesi olan komünist parti dışında bir parti var olamaz. Proletaryanın partisi dışındaki burjuva partilerin varlığı kapitalist restorasyon için hazırlık anlamına gelir ve komünist parti için kabul edilemezdir. Üzerinde durulması gereken iki karşı tez vardır. Birincisi, evet, sosyalizmde burjuvaziye özgürlük yoktur; proletaryaya özgürlük vardır. Bu yüzden proletaryanın farklı kesimlerini ifade eden farklı partiler kurulabilir. İktidarda hangi partin olacağı seçimle belirlenir. İkincisi; birinci tezden yola çıkarak; tek bir “parti diktatörlüğü”nün engellenerek proletaryanın “tamamının” iktidarının sağlanması gerektiğini söyler. İkinci tezi daha önce; sendikalar meselesinde tartışmıştık. Proletarya diktatörlüğünde; diktatörlük doğrudan tüm proletarya tarafından uygulanmaz. Çünkü kapitalizm koşullarında proletarya; sömürü ve baskı koşullarında yaşamakta ve bilimsel bilgi üretiminden uzak kalmaktadır. Bu yüzden sosyalizmin inşası gibi; bilimsel bir perspektife dayanan görev; kültürel açıdan yeterli durumda olmayan proletaryanın geri kesimlerinin yönettikleri bir görev değil; proletaryanın ileri kesiminin öncülüğünde gerçekleşen bir görevdir. Proletarya diktatörlüğü; tüm sınıfın doğrudan uyguladığı bir diktatörlük değil proletaryanın öncüsünün tüm proletarya ve emekçi yığınlar adına ve onunla birlikte uyguladığı bir diktatörlüktür: “Proletarya diktatörlüğü ise, bütün proletaryayı kapsayan bir örgüt tarafından gerçekleştirilemez, çünkü sadece bizde, en geri kapitalist ülkelerden birinde değil, aynı zamanda tüm diğer kapitalist ülkelerde de proletarya hâlâ öyle dağınık, öyle ezilmiş, (tek tek ülkelerdeki emperyalizm tarafından) yer yer öylesine bozulmuştur ki, bütün proletaryayı kapsayan bir örgüt, proletaryanın diktatörlüğünü doğrudan gerçekleştiremez. Diktatörlüğü ancak sınıfın devrimci enerjisini içine almış öncü gerçekleştirebilir.” (Lenin, Sendikalar, Mevcut Durum ve Trocki’nin Hataları Üzerine, Alt çizgi bizim) Bu nettir. Proletarya, partisi aracılığıyla diktatörlüğünü gerçekleştirir. Birinci tezde belirtilen ise proletaryanın farklı kesimlerini ifade eden partilerin olabileceği iddiasıdır. En tehlikeli saldırılar; en ‘sol’ ve ‘demokratik’ söylemlerle gelir. SSCB’de karşı devrimciler; açıktan burjuva ve karşı-devrimci sloganlarla başarıya ulaşamayacaklarını biliyorlardı. Trocki’nin ‘işçi sınıfının farklı kesimlerinin parti kurması’ anlamında demokrasi anlayışı; yeni örgütlenecek burjuva revizyonizminin aradığı biçilmiş kaftandır. Yeni bir parti, burjuva restorasyonun, ‘sosyalist’ söylemleri kullanarak bir parti kurmasıdır. Trocki proletaryanın tek bir parti tarafından temsil edilemeyeceğini, dolayısıyla sosyalizmde birden çok partinin varlığının demokrasinin gereği olduğunu söyler: “Gerçekteyse sınıflar türdeş değildir; iç uzlaşmazlıklarla kaynarlar ve ortak sorunlarında çözüme varmaları, eğilimler, gruplar, partiler arasındaki iç mücadeleden başka bir yolla olmaz. Belli kayıtlar düşerek ‘partinin sınıfın bir parçası’ olduğunu teslim etmek olanaklıdır. Ama sınıfın birçok ‘parçası’ –kimi geriye bakan, kimi ileriye- olduğuna göre, gene aynı sınıf birden fazla parti yaratabilir. Aynı nedenle bir parti değişik sınıfların parçalarına da dayanabilir. Bir sınıfa tekabül eden bir parti diye bir şey siyasal tarihin tamamında yoktur – kuşkusuz polis görüntüsünü gerçeklik olarak kabul edecek olmazsanız.” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 366) Proletarya diktatörlüğü işçi sınıfının geri kesimlerinin doğrudan yönetimi anlamına gelmez. Proletaryanın farklı kesimlerinin çıkarlarını yansıtan ‘sosyalist’ partiler ile ifade edilen Marksizm-Leninizmi benimsemiş proletaryanın öncü müfrezesi olan partinin inkarı olan reformist, oportünist, işçi sınıfına ihanet etmiş akım ve partilerdir. Bu partiler; kapitalizm koşullarında görece ilerici bir rol oynayabilirler. Ancak devrimin belirleyici anında karşı devrim kampına geçerler. Rusya’da Menşevikler ve Sosyal-Devrimciler, bütün sosyalist söylemlerine rağmen karşı devrim kampına geçmişlerdir. Almanya’da sosyal demokrat parti önderleri; Cumhuriyeti korumak adına burjuvaziyle işbirliği yaparak Karl Liekbent, Rosa Lüxemburg ve diğer proleter önderleri katletmişlerdir. Oportünist önderler; kapitalist ülkelerde devrimin belirleyici anında burjuvazi ile proletarya arasında tercihlerini burjuvaziden yana kullanmışlar ve karşı devrim kampına geçmişlerdir. İşçi sınıfı içersinde belli oranda güç sağlayan bu partiler; proletaryanın ayrıcalıklı tabakası olan işçi aristokrasisinin temsilcileri olarak proletaryaya ihanet etmişlerdir. Bu yüzden proletaryanın farklı kesimlerinin çıkarlarını ifade eden partilerin gerçek hayattaki karşılığı oportünist, reformist veya ‘sol’ komünist yani proletaryaya ihanet etmiş ve edecek olan ‘işçi’ partileridir. Bu partilerin perspektifi; üyelerinin iyi niyetlerinden bağımsız olarak kapitalizmin restorasyonudur. Devrimin belirleyici anında karşı-devrim cephesine geçen bu partiler, sosyalizm koşullarında, proletaryanın partisi karşısında muhalif burjuvazinin çıkarlarının temsilcisi olurlar. SSCB’de Muhalefet’in; Menşevikler, Sosyal-Devrimciler, Çarcı generaller ve Rus milyonerlerinden aldığı övgüler ve destek, sosyalist söylemlerle proletarya partisinin karşısına çıkan hiziplerin dahi burjuvazinin çıkarlarını yansıttığını gösteriyor. Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın ‘herhangi bir’ kesimi ile değil proletaryanın güvenini kazanmış, devrimci mücadele içerisinde çelikleşmiş, devrimin önderliği gerçekleştirmiş proleter öncü aracılığıyla uygulanır. Proletaryanın ‘herhangi bir’ kesiminin partisinin, sosyalizm koşullarında karşı-devrimci bir rol oynayacağını belirttik. Her parti toplumsal sınıfların çıkarlarının ifadesidir. Sınıflar üstü bir parti yoktur. İçerisinde birbirine karşıt çıkarları barındıran köylülük gibi kategorilerde farklı katmanların çıkarlarını ifade eden partilerden bahsedebiliriz. Ancak proletarya içerisinde farklı çıkarları barındıran katmanlara ayrılmamıştır. Proletaryanın farklı kesimleriyle ifade edilen mesleki, politik vb. öznel ayrımlardır. Metal işçileri, gıda işçileri, tekstil işçileri, petro-kimya işçileri vb. proletaryanın farklı kesimlerinin çıkarlarını ifade etmek, proletaryanın politik açıdan belirleyici olmayan ayrımlarından yola çıkmak demektir. Bu ise partilerin işi değil sendikaların işidir. Çünkü proletaryanın tarihsel ve politik çıkarlarının ifadesi tektir. Proletaryanın bir kısmının çıkarı sosyalizmden bir kısmının çıkarı kapitalizmden yana değildir. Proletaryanın komünist partisi; proletaryanın mesleki çıkarlarının temsilcisi değil en temel talepleri de içeren tarihsel-sınıfsal çıkarlarının temsilcisidir. Bu yüzden proletaryanın farklı kesimlerinin partisi ile kastedilen burjuva ‘sosyalist’ partilerdir. Saf demokrasi hayalleriyle sosyalizmi yorumlayan “sosyalistler” ne proletaryanın tarihsel rolü ne de proleter demokrasisi hakkında doğru bir anlayışa sahiptir. Burjuvazi üzerindeki baskı aracı olarak proletarya diktatörlüğü farklı ‘burjuva’ ve sözde sosyalist partilerin varlığıyla bağdaşmaz. Lenin’in Kaustky ile polemiğinde ‘saf’ demokrasi ve farklı partilerin varlığı anlayışını eleştirmişti. Bu görüşün burjuva niteliğini ortaya koymuştu. Ülkemizde eski revizyonist görüşler, ‘demokrasi’, ‘özgürlükçü’ ‘çağdaşlık’ ve ‘insancıllık’ etiketleri altında yeniden üretiliyor. Trockizm’in en temel safsataları Marksizm adına sunuluyor. Marksizm, Trockizm’le değiştirilmeye çalışılıyor. Sosyalizmde ‘demokrasi’yi savunmak ayrım noktası olarak sunuluyor. Ancak savunulan demokrasi proleter değil burjuva nitelikte bir demokrasidir. Leninizm değil karşı devrimci cephede yer alan Trockizm’dir.
10.4. Trocki’nin Karşı-Devrimci Örgütlenmesi Trocki 1917 Ağustosunda Bolşevik partiye katıldı. Bolşevik partiye katılması, onun eski Trockist görüşlerinden vazgeçtiği veya partinin yön değiştirerek Trockist olduğu anlamına gelmez. Trocki, kendi görüşlerinin büyük bir kısmını muhafaza ederek ama saklayarak, her keskin dönemeç zamanında ise yeniden ortaya çıkarmak üzere partiye girdi. Lenin’le ve Bolşevik Partiyle ilk büyük polemiği, çok önemli bir zamanda, Sovyet iktidarının ölüm-kalım savaşı verdiği bir dönemde Brest-Litovk Barış görüşmeleri deneniyle oldu. Sovyet iktidarının kesin barışa ve zaman kazanmaya ihtiyacı varken Lenin’in kesin talimatına rağmen, Trocki barışa karşı çıkıyordu. Daha o zamanlarda Lenin ile Trocki arasındaki ayrılıkları ve çatışmaları gören İngiliz istihbarat servisi “Trocki ile Lenin arasındaki anlaşmazlık”tan yararlanılması gerektiğini düşünüyordu. (İngiliz İstihbarat Sevrsi ajanı Bruse Lockart’ın anılarından) 1921 yılında toplanan parti kongresinde Stalin Parti Genel Sekreteri seçildi. Trocki’nin bireysel hırsları bunu kaldırabilecek durumda değildi. Trocki, kendi yardakçılarının oluşturduğu şöhret ve gücünü kaybediyordu. Bunu kabullenemeyen Trocki kendi illegal örgütlenmesini ve karşı devrimci muhalif çalışmalarına başlamıştı. Trocki, 1938’de yazdığı bir broşürde kendi ağzından illegal komplo çalışmalarını itiraf etmekten çekinmiyordu: “1923’de Leon tamamen muhalefet çalışmasına daldı. Böylelikle on yedisinde tam anlamıyla bilinçli bir devrimcinin yaşamını sürmeye başladı. Komplo çalışması, illegal buluşmalar ve muhalefet belgelerinin gizlice çıkarılıp dağıtımı sanatını çabucak kavradı. Komsomol (Komünist Gençlik Örgütü) kısa sürede kendi muhalefet lider kadrolarını yetiştirdi.” (Trocki, Leon Sedov: Oğul-Dost-Savaşçı) Trocki’nin belirttiği gibi illegal komplo çalışmaları daha 1923 yılında, belki de daha önce başlamıştı. Trockistlerin karşı devrimci ve komplocu faaliyetleri, büyük bir mali desteğe ihtiyaç duyuyordu. Bu mali desteği de ancak sosyalizme karşı düşmanlıkları için taşeron arayan kapitalist ülkelerden bulabilirdi. Sovyetlerin Almanya Büyükelçisi olan Trockist Krestinski, Alman generalleriyle yaptığı görüşmeye Trocki’nin verdiği yanıtı şöyle aktarıyor: “Meseleyi Seeckt’e götürdüm ve 250.000 altın marklık bir meblağdan söz ettim. General Seeckt, yardımcısı kurmay başkanına (Haase) danıştıktan sonra ilke olarak kabul etti ve karşı talep olarak Moskova’da Trocki tarafından ve benim aracılığımla, düzenli olmasa da askeri nitelikte bazı gizli ve önemli bilgilerin kendisine iletilmesini önerdi. Ayrıca, casus olarak Sovyetler Birliği’ne gönderecekleri bazı kişiler için vize alma konusunda kendisine yardım edilecekti. General Seeckt’in bu karşı talebi kabul edildi ve 1923’de bu anlaşma yürürlüğe girdi.” (SSCB Yüksek Mahkemisindeki duruşma ifadelerinden alınmıştır) Böylece Trockist karşı devrim maddi desteğine de kavuşmuştu. 1924 yılının başında Lenin öldü. Trocki Lenin’in cenazesine katılmadı. O sırada hasta idi: “Sukhum’da günlerce denize bakan balkonda yattım. Ocak ayı olmasına rağmen güneş sıcak ve parlaktı… Deniz havasını içime çekerken, tarihsel haklılığımın verdiği güveni bütün varlığımda özümsüyordum.” (Trocki, Hayatım) Lenin öldüğünde, Trocki deniz havasını içine çekiyor ve tarihsel haklılığını özümsemekle vakit geçiriyordu. “Tarihsel haklılığı” ile karşı devrimci çalışmalarına Lenin’in ölümü sonrasında hız verdi. İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD (hatta Japonya) gibi emperyalist ülkeler, dünya egemenliği için kıyasıya mücadele ederken her türlü yol ve yönetimi kullanmaktan çekinmezler. Dünya egemenliği için rakip emperyalist ülkeler, sömürgeler ve sömürgeleri olamayan ülkelerde geniş bir istihbarat ağı kurmaya çalışırlar. Bu istihbarat-ajan çalışmasıyla yüksek mevkilerde casuslar, vatan hainleri yaratmak ve kendi politikasını az veya çok destekleyecek, kendi politikasıyla en azından dönemsel olarak denk düşen akımlarla ilişki kurmayı amaçlar. Emperyalist ülkelerin istihbarat servisleri kısa süreli planlarla birlikte, uzun vadeli hedefler doğrultusunda sabırlı bir çalışma yürütmekten de geri durmazlar. Kendi politikalarını destekleyebilecek her gruba ajanlarını sokma veya yöneticilerini ajan olarak kazanmaya çalışırlar. Sovyetler Birliğinde emperyalist istihbarat servislerinin çalışmasının esas yönü dünyanın tek proleter devletini ortadan kaldırma hedefinde yoğunlaşmıştır. Bu hedefi, yığınların büyük desteğini almış Bolşeviklere açıktan karşı çıkarak gerçekleştirmek imkansızdır. Emperyalizm uzun vadeli oynar, bu iş için stratejistlere büyük paralar harcamaktan çekinmez. Emperyalistler de bu durumu göz önünde bulundurarak, ülke dışındaki Beyaz Ordu kalıntıları ve çarlık yanlılarıyla birlikte ülke içinde de muhalefeti destekleme yolunu tutmuştur. Halk yığınlarının büyük desteğine sahip Bolşevikleri ve onların önderliğinde kurulan sosyalizmi yok etmenin yolu anti-sosyalist, anti-Sovyet sloganlar öne sürmek değildi. Sosyalist görünümler altında revizyonist, kapitalist restorasyoncu sağ veya maceracı sol sloganlarla yığınları aldatmak gerekiyordu. Bu hedef için Sovyetler Birliği’nde Trocki önderliğindeki (illegal yolları da kullanmaktan çekinmeyen) muhalefet biçilmiş kaftandı. Başındaki bencil ve kariyerist önderlik de emperyalizmin kolayca kullanabileceği bir maşaydı. Trocki’yle birçok kez görüşen ve ‘sıcak’ bir dostluk kurmuş olan Lockart, anılarını derlediği İngiliz Ajanı isimli kitabında Trocki hakkında şöyle diyordu: “Bana öyle geliyor ki, bu adam Rusya için seve seve savaşarak ölür, yeter ki bunu yaparken onu görecek kadar çok sayıda seyircisi olsun.” Diğer bir İngiliz ajanı Raymond Robins de anılarında Lockart ile benzer görüşleri paylaşıyor: “Şahsen Trocki’ye ilişkin olarak kafamda her zaman bir soru işareti olmuştur – ne yapacağı sorusu, belirli zaman ve yerlerde nerede bulunacağı sorusu – bunun nedeni ise onun aşırı egosu ve müsaade ederseniz, egosunun haddini bilmezliğidir.” Emperyalizmin, sosyalizme karşı kullanabileceği, yüksek mevki sahibi ve şarlatanlarca şişirilmiş bir üne sahip bir ‘önder’ belirmişti. Bu Trocki’ydi. Trocki’nin 1937’de “dostum, benim eski, gerçek dostum” dediği Christian Rakovski verdiği ifadede İngiliz subayların Sovyetlerin İngiltere’deki Büyükelçisine söylediklerini şöyle anlatıyor: “Agrement’ınızı neden İngiltere’de aldığınızı biliyor musunuz? Bay Eastman’a sizinle ilgili sorular sorduk ve Bay Trocki’nin hizbine bağlı olduğunuzu ve onunla yakın ilişki içinde bulunduğunuzu öğrendik. Ve istihbarat servisi yalnızca bunu göz önüne alarak bu ülkeye Büyükelçi olarak kabulünüzü onayladı.” Trocki’nin “gerçek dostum” dediği Rakovski’ye göre Trocki İngiliz istihbaratıyla ilişki kurulması gerektiğini söyledi. Kapitalist devletlerin, gözlerinin önünde gelişen sosyalist ülke karşısında elleri bağlı oturmaya hiç niyetleri yoktu. Sosyalizme karşı açık bir saldırı planları yapılıyordu. Bu saldırı için Almanya ile anlaşmazlıklar giderilmeli, Sovyetlere karşı tüm emperyalist ülkelerin birliği sağlanmalıydı. İşgal ve burjuva karşı devrim sonrası Rusya’da tüm proletaryayı ve onun öncüsü Bolşevikleri bastıracak bir askeri diktatörlük kurulmalıydı. Çarcı milyoner Vladimir Riabuşinski, 7 Temmuz 1930’da Paris’te yazdığı “Zorunlu bir savaş” başlıklı makalede şöyle diyordu: “Rusya’nın kurtuluşunu sağlamak için Üçüncü Enternasyonal’e karşı verilecek mücadele, kuşkusuz, tarihteki en haklı ve en gerekli savaşlar kategorisine yer alacaktır… Geçmişte, 1920’de ve 1925’e dek, uzmanlar bu operasyonu altı aylık bir süreçte ve 1.000.000 kişilik bir orduyla gerçekleştirmeye hazırlandılar. Masrafların 100.000.000 (İngiliz) poundu bulacağı hesaplandı… bu işi bitirmek için kabaca, 500.000 asker ve üç ya da dört ay yeterli olacaktır. Kuşkusuz, komünist grupların nihai olarak ezilmesi daha fazla zaman alır, fakat bu askeri operasyonlardan çok polisiye tedbirler niteliğindedir.” Riabuşinski, uzmanların yaptığı planlardan ve hazırlıklardan bahsettikten sonra burjuvaziye bu işin oldukça karlı olduğunu vaad ediyor: “şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki, dünyada, Rusya’nın kurtuluşunu başarmaktan, iş açısından daha haklı ya da daha kazançlı hiçbir girişim olamaz. “İnsanlık bir milyar ruble harcayarak, en az beş milyar, yani yılda yüzde beş yüz alabilecektir ki, kar oranının yılda yüz ila iki yüz artması da olasıdır. “Bundan daha iyi iş yapabileceğiniz bir yer var mı?” (Büyük Komplo’dan, Sf. 161) Emperyalist devletler, Çarcı burjuvazi ve karşı devrimciler Sovyetler Birliğine yönelik bir savaş için fırsat kolluyor. Sosyalizmi yıkmak için açık savaş da dahil her yolu göze alıyor. İşte bu dönemde Trocki, kendi görüşlerini şöyle ifade ediyor: “İyice bilindiği gibi, Almanlar Paris’e 80 kilometre mesafedeyken, Fransız hükümetine karşı ayaklanan Clemenceau’nun taktiklerini kullanmalıyız.” Kapitalist ülkeler Sovyetlere yönelik savaş için fırsat kolluyorken, Trocki mesajını vermekten çekinmiyor. Böyle bir savaş halinde Clemenceau’nun taktiklerini kullanarak Sovyet hükümetine karşı ayaklanacağız diyor. Trocki karşı devrimci, illegal komplocu amaçlarını açıktan ifade etmeye başlıyordu. Trocki’nin amaçları Sovyet hükümetini yok etmek isteyen emperyalist devletlerin amaçlarıyla uyum gösteriyordu. Bu yüzden emperyalist istihbarat servisleriyle Trockistler arasında blok daha da sağlamlaşıyordu. Stalin’in sözünü ettiği “Chamberlainden Trocki’ye kadar uzanan birleşik cephe gibi bir şey” kuruluyordu. Trocki’nin görüşleri, tüm parti üyelerini kapsayan genel bir referandumda 4.000’e karşı 740.000 oyla reddildi. Trockistler yüzde birden daha az oy alarak yenilgiye uğradılar. Trocki illegal karşı devrimci faaliyetleri tüm parti üyelerinin iradesini yansıtan referandum sonrasında da devam etti. Trocki, Hayatım kitabında referandumun hemen sonrasındaki komplo faaliyetlerinden şöyle bahseder: “Moskova ve Leningrad’ın çeşitli kesimlerinde düzenlenen gizli toplantılara, Muhalefet’in bir temsilcisini dinlemek için kadınlı erkekli yirmi ila yüz, hatta iki yüz kişilik işçi ve öğrenci grupları katılıyordu. Bir gün içinde iki, üç, bazen dört toplantıya gittiğim olurdu… Muhalefet içerden işgal edilmiş bulunan Yüksek Teknik Okul’un salonunda dev bir toplantıyı ustalıkla hazırladı. Yönetimin toplantıya son verdirme çabaları yetersiz kaldı. Kamanev’le ben yaklaşık iki saat kadar konuştuk.” Trocki’nin söylediği gibi karşıdevrimci komplo örgütü illegal toplantılar yapar. Muhalefet referandum’da yenildikten sonra, tüm güçlerini toparlayarak son bir darbe planı hazırladı. Bu plana göre, 7 Kasım’da (Ekim devriminin yıl dönümü) ülkenin stratejik noktaları ele geçirilerek, emperyalist istihbarat şeflerinin onayıyla karşı devrimci bir darbe gerçekleştirilecekti. Trocki, bu planı ve başarısızlığı Hayatım’da şöyle anlatır: “Muhalefetin önder grubu, bu finali dört gözle bekliyordu. Çok net biçimde kavrıyorduk ki, bizim düşüncelerimiz, diplomasi ve kaçamaklar yoluyla değil, ancak, pratik sonuçların hiçbirinden kaçınmayan açıktan mücadele ile genç kuşağa malolabilirdi. Buna rağmen kaçınılmaz çöküşü düşüncelerimizin daha uzak bir gelecekte zafer kazanmasının koşullarını hazırladığımıza inanarak göğüslemek üzere yola çıktık.” Ayaklanma girişiminin başlamasıyla bitişi bir oldu. Trocki’nin askeri muhafızları derhal yakalandı. Hükümet gizli matbaa ve silah depolarına baskınlar yaptı. Trocki taraftarı Japonya’da Sovyet Büyükelçisi Joffe yenilgi nedeniyle intihar etti. Trockistler, eski Beyaz subaylar, Sosyalist devrimci teröristler ve yabancı ajanlarla birlikte tutuklandılar. Trocki, Bolşevik partiden atıldı ve sürgüne gönderildi. Trocki sürgüne gönderildiği Alma Ata’da karşı devrimci faaliyetlerini ve dağılan illegal karşı devrimci örgütünü toparlama çalışmalarını hızlandırdı. Trocki, Alma Ata’daki faaliyetlerinden bahsederken şöyle diyor: “1927 kışında… Leon yirmi ikisini bitirmişti. O yıl Alma Ata’daki çalışması eşsizdi. Ona Dışişleri, Polis ve Haberleşme Bakanımız diyorduk. Ve tüm bu işlevleri yerine getirirken, illegal bir aygıta dayanması gerekiyordu… Bazen Moskova’dan da özel kuryeler gelirdi. Onlarla buluşmak ufak iş değildi… Dış bağlantıları tamamen Leon yürütüyordu.” Trocki illegal örgütünü yeniden kuruyordu. Sovyet hükümeti Trocki’nin karşı devrimci faaliyetlerinden tamamıyla haberdar olmadığından sıkı bir gözetim yoktu. Trocki böylece Alma-Ata’dan karşı devrimci faaliyetlerini rahatlıkla yürütüyordu. Sovyet Hükümeti Trocki’yi karşı devrimci faaliyetleri konusunda birçok kez uyardı ama Trocki dikkate almadı. Bunun üzerine dava açıldı. OGPU tutanaklarında bir bölümde şöyle denmektedir: “Gereği düşünüldü: Yurttaş Lev Davidoviç Trocki’nin, Ceza Kanunun 5810. maddesine göre, faaliyetleri son zamanlarda anti-Sovyet eylemler kışkırtmaya ve Sovyet iktidarına karşı silahlı ayaklanma hazırlığına yönelen bir illegal anti-Sovyet partinin örgütlenmesinde ifadesini bulan karşı-devrimci faaliyetle suçlandığı davada, “Karar: Yurttaş Lev Davidoviç Trocki’nin SSCB topraklarından sınır dışı edilmesine karar verilmiştir.” İllegal faaliyetlerini Trocki’nin kendisi zaten itiraf etmektedir. Bu koşullarda Sovyet proletaryası ülkesinde emperyalistlerin kuklası bir karşı-devrimciyi barındıramazdı. Trocki, 22 Ocak 1929’da Sovyetler Birliğinden sınır dışı edildi. 20 Şubat 1932’de karşı-devrimci faaliyetlerini sürdürmesi nedeniyle SSCB vatandaşlığından çıkarıldı. Trocki, sınır dışı edildikten sonra 13 Şubat 1929’da İstanbul’a geldi. Oradan Prinkipo adasına geçti. Prinkipo adasında Trocki’yi ziyaret eden Amerikalı dış muhabir John Gunther, Trocki’nin karşı devrimci faaliyetlerinden şöyle bahsediyordu: “Avrupa’nın hemen her yanında Trockist bir hareket gelişmektedir. Her ülkede Trockist ajitatörlerden oluşan bir çekirdek vardır. Emirleri doğrudan Prinkipo’dan alıyorlar. Çeşitli gruplar arasında, yayınları ve bildirileri, ama en çok özel mektupları yoluyla bir tür haberleşme vardır. Ayrı ayrı merkez komiteler, Berlin’deki uluslararası karargaha bağlıdırlar.” Dünya kapitalizminin temsilcilerinden Churchill, Büyük Çağdaşlar kitabında Trocki’nin karşı-devrimci komplosundan bahsederken şöyle diyordu: “Trocki… Avrupa’nın yeraltı dünyasını Rus ordusunu devirmek için bir araya getirmeye çalışıyor.” Trocki, Sovyet hükümetine karşı mücadelesinde, Çarlık subaylarının açıktan karşı devrimci propagandasından daha ince bir propaganda yürütüyordu. Sovyet hükümetinin zor yoluyla devrilmesi gerektiğini söylerken, bunu sağ söylemlerle değil, sol, radikal söylemlerle yapıyordu. Sovyet hükümetinin yeterince devrimci olmadığı için devrilmesi gerektiğini söylüyordu. Binbir türlü milliyetçi, sağcı karşıdevrimci propaganda Sovyetler Birliğinde zemin bulamazdı, bu yüzden Trocki’nin ve emperyalist burjuvazinin umudu ‘sol’ kılıflı Trockist propagandaydı. Trocki propagandasında öncelikle Sovyet iktidarına ve sosyalizme dair umutsuzluk yaratmayı amaçlıyordu. Propagandasının temel amacı buydu. Ona göre, Sovyetler birliği her an çökebilirdi, bir bunalım yakındı, savaş ise Sovyetler Birliğinin kesin sonu demekti. Bu propagandaya birkaç örnek: “Mevcut önderliğin, Stalin’in küçük grubunun politikası, ülkeyi son hızla tehlikeli krizlere ve çöküntüye götürüyor.” (Trocki, SBKP Üyelerine Mektup, Mart 1930) “Sovyet ekonomisinin yaklaşan krizi, kaçınılmaz olarak ve pek yakın gelecekte, (sosyalizmin tek ülkede inşa edilebileceği) tatlı efsanesini yok edecek ve kuşkumuz yok ki, pek çok can kaybına neden olacaktı. SSCB ekonomisinde yaklaşan krizin, işletmelerin zorunlu olarak kapatılması ve işsizlik gibi bir dizi sonucu olacaktır.” (Trocki, Sovyet Ekonomisi Tehlikede, 1932) Bu kriz Sovyetler Birliği’nde Trocki’nin öngörüsünün tersine hiç görülmedi. Sovyet ekonomisi ilerleyen bir çizgide sosyalist inşaya devam etti. Trocki, bütün başarılara rağmen, umutsuzluk ve güvensizlik yaratmayı amaçladı. Bunun üzerine Trocki, savaş üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Çıkacak savaşın Sovyetlerin yenilgisiyle sonuçlanacağını vaaz etmeye başladı. “İş ya da dış ilk sosyal şok, atomize Sovyet toplumunu iç savaşa sokabilir.” (Trocki, 4 Şubat 1933) “Sovyetler Birliği’nin gelecek büyük savaştan yenilgisiz çıkacağını tahmin edebilir miyiz? Bu dürüstçe konulmuş soruya, aynı dürüstlükle yanıt vereceğiz: Savaş sadece savaş olarak kaldığı taktirde Sovyetler Birliği’nin yenilgisi kaçınılmaz olacaktır.” (Trocki, Mart 1937) “Yeni savaş yeni bir devrime neden olmadığı taktirde, Sovyetler Birliği’nin yenilgisi kaçınılmazdır.” (Trocki, Nisan 1937) Bilindiği gibi Trocki’nin bu öngörüsü de gerçekleşmedi. Faşist istilacıların gücü, Sovyet sosyalizmini savunan Sovyet proletaryası ve emekçilerine yetmedi. Trocki sadece bir propagandist değil bir eylem adamıydı da. Yürüttüğü anti-sosyalist propagandanın yanına, kendi karşı devrimci örgütünü de yönetiyordu. Trockist karşı devrimciler hem SSCB içinde hem de kapitalist ülkelerde bulunuyordu. Trocki, SSCB’deki eski sempatizanlarını da kazanmaya çalışıyordu: “Leon, her zaman tetikte, Rusya’yla bağlantı yolu bulmak için hırsla uğraşıyor, dönen turistlerin, yurtdışına gönderilmiş Sovyet öğrencilerin, ya da yabancı temsilciliklerdeki sempatizan memurların peşine düşüyordu.” (Trocki, Leon Sedov: Oğul-Dost-Savaşçı) Trocki, SSCB içinde sempatizanların yeniden toparlanması ile karşı devrimci örgütünü yeniden organize ediyordu. Bu çalışmaların bir parçası olarak Radek’e yazdığı mektupta Trocki şöyle diyordu: “Geçmiş dönemin deneyimlerini unutmaksızın ve senin için artık geçmişe dönüş olamayacağını ve mücadelenin yeni bir aşamaya girdiğini ve bu aşamada yeni özelliğin ya Sovyetler Birliği ile birlikte yok olmamız ya da önderliği devrime sorununu ortaya atmamız olduğunu kavramalısın.” Buharin, komplocular arasındaki görüşmelerden bahsederken şöyle diyordu: “Ben Pyatakov, Tomski ve Rikov’la görüştüm. Rikov, Kamanev’le ve Zinoviev de Pyatakov’la görüştü. 1932 yazında Pyatakov’la Ağır Sanayi Halk Komiserliğinde bir ikinci görüşmem daha oldu. O zaman bu benim için çok basit bir işti, zira Pyatakov’un yönetiminde çalışıyordum. O zaman, o benim patronumdu. İş için onun özel ofisine girmem gerekiyordu ve bunu kuşku uyandırmadan yapabiliyordum. “1932 yazında gerçekleşen bu görüşmede Pyatakov bana, Sedov’la olan, Trocki’nin terörizm politikasına ilişkin görüşmesinden söz etti. Çok kısa zamanda ortak bir dil bulacağımıza ve Sovyet iktidarına karşı mücadelemizde farklılıklarımızın aşılacağına karar verdik.” Trocki, SSCB içinde birleşik komplocu terörist örgütünü kurmuştu. Trockist karşı devrimci örgüt, Sovyet ekonomisine zarar verici eylemler ve suikastlar düzenliyordu. 1934 sonbaharında Trockist terörist gruplar, ülkenin birçok bölgesinde faaliyet gösteriyordu. Bu gruplarda eski sosyalist devrimciler, Menşevikler, Nazi ve Japon ajanları, gangsterler ve eski Çarlık polisleri vardı. 1934 Eylülünde Molotov’a bir suikast düzenlendi ama başarıya ulaşmadı. Stalin’e yönelik üç suikast girişimi başarısız oldu. 1 Aralık 1934’te Leningrad Parti Sekreteri ve Stalin’in yakın çalışma arkadaşı Kirov, Trockist örgüt üyesi Lenoid Nikolayev tarafından Smolni Enstitüsündeki ofisinden çıktıktan sonra öldürüldü. Cinayetle ilişkileri olan Trockist örgüt üyesi Kamanev ve Zinoviev tutuklandı. Sağcılar ve Trockistler Bloğu, açıktan suikastlarla birlikte daha ince cinayet araçlarını da kullanıyordu. Zehir, kasti yanlış tedavi bunlardan bazılarıydı. OGPU Başkanı Menzhinski’nin öldürülmesi de bu türdendir. Bu “görevi” yerine getiren Dr. Kazakov kullandıkları tekniği şöyle ifade ediyor: “Yavaş yavaş bir grup ilaç verirken, ötekinden vazgeçildi. Kalbin faaliyetini arttıran bazı kalp uyarıcıları – digitalis, adonis, atrphontus – kullanmak gerekti: Bu ilaçlar şu sırayla uygulandı. Önce lisatlar uygulandı; sonra lisat tedavisine ara verildi; sonra kalp uyarıcıları kullanıldı. Bu tür bir tedavinin sonucunda tamamen güçten düşme gerçekleşti.” Menzhinski 10 Mayıs 1934 gecesi öldü. OGPU Başkanı olarak yerini Trockist Henri Yagoda aldı. Doktorları yönlendiren Yagoda, cinayetin sebebini şöyle açıklıyor: “Menzhinski’nin ölümüne neden olurken, kişisel nitelikte güdülerle hareket ettiğimi reddediyorum, OGPU başkanlığı görevini kişisel itibar için değil, komplo örgütümüzün çıkarları için istiyordum.” 25 Ocak 1935 günü, SBKP Siyasi Bürosu üyesi, Ulusal Ekonomi Yüksek Konseyi Başkanı, Stalin’in yakın çalışma arkadaşı Valerian V. Kuibyşev aynı yöntemle öldürüldü. Yagoda’nın talimatıyla cinayeti işleyen Dr. Levin uyguladığı tekniği şöyle tanımladı: “Organizmasındaki hassas nokta kalbi idi ve biz de oraya darbe indirdik. Kalbinin durumunun epeydir zayıf olduğunu biliyorduk. Kalp damar hastalığı emyovarditisten mustaripti ve hafif anjina pektoris krizleri geçiriyordu. Bu tip vakalarda, kalbi korumak, güçlü kalp uyarıcılardan kaçınmak gerekir, bunlar kalbin faaliyetini aşırı hızlandırır ve yavaş yavaş daha da zayıf düşmesine neden olurlar… Kuibyşev vakasında, o Orta Asya yolculuğuna çıktığı zamana dek, uzun bir dönem boyunca, aralıksız olarak kalp uyarıcıları kullandık. 1934 Ağustosundan başlayarak Eylül yada Ekime kadar aralıksız olarak kendisine özel iç salgı bezi özü ve öteki kalp uyarıcılarından enjekte edildi. Bu yoğunlaştı ve daha sık anjina pektoris krizlerine neden oldu.” Aynı yöntemlerle önce Gorki’nin oğlu Peşkov, daha sonra da büyük Sovyet yazarı Gorki 18 Haziran 1936’da öldürüldü. Sağcılar ve Trockistler Bloğu cinayetler dışında, Sovyet ekonomisine zarar vermek için her yolu kullanıyorlardı. Hayvanlara bulaşıcı virüsler bulaştırmaktan damızlık hayvanların öldürülmesine; işlerin geciktirilmesinden madenlerde patlamalara; yangınlara, tren kazalarından büyük fabrikalardaki sabotajlara ve yanlış hesaplamalarla büyük maddi kayıplara kadar her türlü zarar verici yöntem kullanılıyordu. Trocki 1935 yılında Radek’e gönderdiği mektupta savaş sırasında iktidarı ele geçirebileceklerini, bu yüzden Alman ve Japon Yüksek Komutanlığı ittifak halinde çalışmalarını yürütebileceklerini söylüyordu. İktidarı Almanya ve Japonya’nın yardımıyla alacakları için, onlara da bazı ödünler verilmeliydi. Trocki bu ödünleri şöyle sıralar: “Almanya’nın hammaddeye, gıda maddelerine ve pazarlara ihtiyacı var. Onun, maden cevheri, manganez, altın, petrol, apatitesten yararlanmasına izin vermek ve ona belirli bir süre gıda maddeleri ve yağları dünya fiyatlarından daha ucuza vermeyi taahhüt etmek zorundayız. “Japonya’ya Sakhalin petrolünü vermek ve Amerikayla savaş durumunda ona petrol sağlamayı garanti etmek zorunda kalacağız. Altın yataklarından yararlanmasına da izin vermek zorundayız. “SSCB’nin sosyal yapısını belirli ölçüde kapitalist ülkelerinkiyle aynı hizaya getirmedikçe blok hükümetinin iktidarda kalamayacağı kavranmalıdır.” İktidara gelmek için Nazi ve Japon faşistleriyle yaptığı anlaşmayı ve vermek zorunda kaldığı ödünleri böyle açıklayan Trocki mektubunu bitirirken şöyle diyor: “Her şeyi kabul etmek zorundayız ama sağ ve iktidarda kalırsak, o zaman, bu iki ülkenin zaferi (Almanya ve Japonya) sayesinde, yağma ve karlarının sonucu olarak, onlarla ötekiler arasında bir çatışma çıkacaktır ve bu da bizim gelişmemize, ‘Rövanş’ı almamıza yol açacaktır.” Trocki’nin sosyalist inşaya karşı mücadelesi onu karşı-devrimin saflarına itmişti. Bataklığa bir kez düştükten sonra başlangıç noktasından çok daha gerilere gitmek, bataklığa çok daha batmak kaçınılmazdır. Sosyalist inşaya karşı çıkış Muhalefet Blokunu eski Menşeviklerle, Çarlık’ın kalıntılarıyla ve emperyalizmle işbirliğine kadar sürüklemişti.
10.5. SBKP ve SSCB’ye İftira Kampanyası Sovyetler Birliğinde sosyalizm başarı ile inşa edilirken; emperyalist burjuvazinin erdemli bir şekilde izlemesi beklenebilir mi? Maalesef burjuvazi erdemli olma vasfını hiçbir zaman kazanamamıştır. Emperyalist burjuvazi, SSCB proletaryasının inşa ettiği sosyalizme karşı tüm karşı devrimci hareketleri desteklemek, ajan provokatörleriyle inşa çalışması baltalamak; sosyalizmi açık işgalle yok etmek amacındadır. Sosyalizm işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluş umudu olarak ortaya çıktı. Sosyalizmin inşasının başarısı, kapitalizmin insan doğasına bağladığı hastalıkların sosyalizmde ortadan kaldırılmış olması, ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin edebilmesi, halkların yüksek yaşam standardı ve kültürel düzeyi; kapitalist ülkeler işçi sınıfında ve sömürge ülkelerde sosyalizme karşı büyük sempati yaratıyordu. Bu kem kapitalist ülkelerdeki burjuvazinin iktidarını tehdit ediyor hem de SSCB’ye yönelik saldırıyı engelliyordu. Bunu gören emperyalist burjuvazi; sosyalizme karşı büyük bir yalan, iftira ve çarpıtma kampanyası başlattı. Bu kampanyada faşistlerden sosyal demokratlara; milliyetçilerden Trockistlere her türlü anti-sosyalist akım ve örgüt yer alıyordu. Bu iftira kampanyasında milyonlarca insanın açlıktan öldüğü, Stalin’in tarafından milyonlarca politik muhalifin idam edildiği, toplama kamplarında öldürüldüğü bol bol anlatılmış; unutuldukça tazelenmiştir. Stalin, ülkede hiç kimsenin konuşmasına dahi izin vermez olmuş, muhalif her ses ise idamla cezalandırılmış. SSCB’de milyonlarca insan açlıkla terbiye edilmiş, kolektif çiftliklerde silah zoruyla toplanmıştır. Bu propagandanın kaynağı nedir? Ya da emperyalist burjuvazinin her söylediğine biat edenlerin kıblesi neresidir? Hitler daha 1925 yılında Sovyet Ukrayna’sından vazgeçilmez bir bölge olarak bahsediyordu. Hitler’e göre Ukrayna ‘aşağı yaratıklardan’ kurtarılmalı ve Almanya’yı besleyecek tarım deposuna dönüştürülmeliydi. Hitler emperyalist amaçlarını gerçekleştirebilmek için kendi ulusunu bu hedefler konusunda ikna etmeli; dünya halklarını da Sovyetlere karşı yapılacak bir saldırı için yedeklemeliydi. Bu yüzden sosyalist diktatörlüğün tüm ‘zalimlikleri’ ortaya konulmalı, Ukrayna’daki Sovyet zulmü konusunda dünya bilgilendirilmeliydi. Naziler, SSCB’ye yönelik saldırılarına zemin hazırlamak için psikolojik savaşa ve anti-sovyet propagandaya giriştiler. Nazilere bu savaşta açıktan destek veren William Rondolph Hearst multi-milyoner Amerikan basın tekeliydi. Hearst 1935’te dünyanın en zengin adamlarından biri haline gelmişti. Hearst’ın gazeteleri ABD’de günde 13 milyona yakın satıyor ve 40 milyon kişi tarafından okunuyordu. Hearst aşırı muhafazakar, milliyetçi ve anti-komünistti. 1934’te Almanya’yı ziyaret etti ve Hitler tarafından misafir edildi. Bundan sonra Hearst’ın basını Sovyetler Birliğinde gerçekleşen sansasyonel olaylarla dolmaya başladı. SSCB’deki cinayetler, kölelik, halkın sefaleti vb. yalan haberler günde 40 milyon Amerikalı tarafından tarafsız gerçekler olarak okundu ve kabul edildi. 18 Şubat 1935’te Sovyetler Birliğinde 6 milyon insanın açlıktan öldüğü manşetten verildi. Tamamen uydurma bir haber gerçek diye insanlara sunuldu. Daha sonra kıtlıkta ölenlerin sayısı 15 milyona çıktı! Ukrayna’dan haber yapan muhabirin ise Colorado devlet hapishanesinden kaçan ve Ukrayna’ya hiç gitmemiş bir mahkum olduğu ortaya çıktı. Sağcı - Trockist karşı devrimci bloğun açığa çıkarılmasından sonra parti ve devlet aygıtında bir temizlik yapıldı. Bu temizlik, yakın dönemdeki gerçekleşecek faşist Nazi saldırısı karşısında ülke içerisindeki terörist, Nazi ajanı karşı devrimcilere yönelik bir harekâttı. Nazi ajanları, Nazilerle işbirliği halindeki Sağcı Trockist blok üyeleri duruşmalardan sonra cezalandırıldı. Sanıkların bir kısmı suikast, cinayet ve casusluk suçlarını kabul ettiler ve vatana ihanetten idam edildiler. Nazi saldırısı her an kapıdaydı. Ülke ekonomisi savaş sanayisine yönelmişti. Trockist karşı devrimcilere özgürlük, ülke içindeki Nazilere özgürlük anlamına geliyordu. Zaten Trockist blok birçok cinayet işleyerek Sovyet hükümetine karşı açıktan bir savaş başlatmıştı. Trockistler, 1937-38 duruşmalarında milyonlarca siyasi muhalifin idam edildiğini söylerler. Hatta 1937’den 1939’a kadar her yıl bir milyon muhalifin öldürüldüğünü iddia edilir. Emperyalist basın zaten kantarın topuzunu kaçırmıştır. Her yıl üç milyondan, 1937-39 arası dokuz milyon insanın idam edildiği söylenmektedir. Oysa Sovyetler birliğinde 1937-38 duruşmalarında söylendiği gibi milyonlarca değil yüz binden daha az insan idama mahkum olmuştur. Bunların çok büyük kısmı da çalışma kampı cezasına dönüştürülmüştür. Karşı devrimcilerin faaliyet ve cinayetleri, karşı devrimci terörist örgütlenmeleri önceki bölümde anlatılmıştı. Bu örgütlenmeye katılanlar doğal olarak yargılandılar ve cezalandırıldılar. Birçok karşı devrimci sağlam kanıtlar karşısında suçlarını itiraf etmek zorunda kalmış ve af dilemişlerdir. Duruşmalara katılanlar duruşmaların adil olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. ABD Moskova Büyükelçisi hukukçu Joseph Davies, Buharin’in duruşmasının tamamına katılmış ve Buharin’in duruşma boyunca serbestçe konuştuğunu ve kendini savunduğunu söylemiştir. Davies, Washington’a yazdığı mektupta, duruşmalara katıldıktan sonra tüm katılımcıların sanıkların suçlu olduğunu gördüklerini ve gizli bir komplonun açığa çıkartıldığını söyledi. Sovyetlerde hapis cezalarının ömür boyu sürdüğü de Trockist yalanlardan birisidir. 1939 Sovyet mahkemelerinin istatistiklerine göre beş yıla kadar olan cezalar yüzde 95,9, beş ile on yıl arası cezalar yüzde 4, on yıldan fazla olanlar ise yüzde 0,1’dir.
| |||