|
|
KÜÇÜK BURJUVA OPORTÜNİZMİNDEN KARŞI-DEVRİM UŞAKLIĞINA: TROCKİZM ( 2. Bölüm ) |
|
|
2.1. Trockist ‘Sosyalizm’ Anlayışı * a. Sosyalizm geri bir ülkede de kurulabilir * b. “Kapitalizmden Çıkan Yeni Toplum”: Sosyalizm * d. Sosyalizmde Çalışmanın Düzenlenmesi * e. Sosyalizmde Kafa ve Kol Emeği Arasındaki Çelişki * f. Devlet mülkiyeti-toplumsal mülkiyet ayrımı * g. Proletarya Diktatörlüğünün Ekonomik Temeli * h. Sosyalizm Üzerine Anarşistlerle Polemik * ı. Marks’ın Gotha Programını Eleştirisi * 2.3. Proletarya Diktatörlüğünün Görevi Sosyalizmin İnşasıdır. * Sosyalizm, komünizmin ilk (veya alt) aşaması olarak tarif edilir. Kapitalizmden komünizme geçiş iki nokta arasında dijital bir hareket değil toplumsal bir sürekliliktir. Ancak bu geçiş, toplumlar tarihindeki diğer üretim biçimlerindeki geçişlerden farklıdır. Sosyalizmden önce, tarihteki bütün devrimler bir sömürücü sınıfın yerine bir başkasının geçmesi sonucunu verdi. Ayrıca bu geçişlerin ebesi olan devrimler ve devrimleri yöneten sınıflar, yeni üretim biçiminin ekonomik altyapısını hazır (ya da hemen hemen hazır) buldular. Bu durumu Lenin şöyle ifade eder: "Burjuva devrim ile sosyalist devrim arasındaki temel farklardan birisi, feodalizmden doğan burjuva devrimi için feodal toplumun bütün yönlerini gittikçe değiştiren yeni ekonomik örgütlenmelerin eski düzenin bağrında yavaş yavaş ortaya çıktığının görülmesidir. Burjuva devrimi bir tek görevle karşı karşıyadır; eski toplumun bütün engellerini silip süpürmek, kaldırıp atmak, yok etmek. Bu görevi tamamlamakla, her burjuva devrimi kendisinden istenilen her şeyi yapmış olur; kapitalizmin gelişmesini hızlandırır.” (Lenin, Savaş ve Barış Üzerine Rapor) Feodalizmden kapitalizme geçiş örneği tipiktir. Kapitalist sanayi ve üretim ilişkileri feodalizm içerisinde gelişmiştir. Feodal üretim biçimi giderek kapitalist ekonomi tarafından geriletilmiştir. Topraklarda serf-efendi ilişkisi yerine ücretlilik ilişkisi, loncaların yerine kentlerde özgür emekçilerin çalıştığı manifaktürler, kendi kendine yeterli üretimin yerine pazar için üretim feodal ilişkilerin giderek tasfiyesini sağlamıştır. Kapitalist ekonomi, feodal ekonomiyi içten içe fethetmiştir. Kapitalist ekonominin temsilcisi konumundaki burjuvazi ekonomik anlamda feodalizm üzerinde zafer kazanmış, en azından bunun temellerini atmıştır. Burjuvazi için geriye kalan görev siyasal iktidarı feodal beylerin elinden almak ve kapitalizmin gelişiminin önünü açmak olmuştur. Sosyalizmde ise tersi geçerlidir: "Sosyalist devrimi, burjuva devrimden kesin olarak ayıran şey, burjuva devrimin kapitalist ilişkileri tam hazır biçimde bulmasıdır, oysa sovyetik –proleter– iktidar, aslında ancak sanayinin bazı doruklarına ulaşabilmiş, ama tarıma pek az girmiş bulunan kapitalizmin en gelişmiş biçimlerini hesaba katmazsak, bu ilişkileri hazır bulmaz.” (Lenin, Savaş ve Barış Üzerine Rapor) Kapitalist ekonomi içerisinde sosyalist üretim ilişkileri gelişemez. Proletarya iktidara geldiğinde sosyalist ekonomiyi hazır bulmaz. Sosyalist devrim feodalizme karşı yapılan burjuva devrimden bu yönüyle de farklıdır. Proletarya, üretim araçları üzerindeki burjuva özel mülkiyeti kaldırıp burjuvazinin maddi temelini ortadan kaldırır. Üretim araçları üretimi başta olmak üzere tüm halkın ihtiyaçlarını karşılama amacıyla, merkezi plan doğrultusunda sosyalist üretim geliştirilir. Komünizm ilk aşaması (yazımızda bunu ‘sosyalizm’ ile ifade edeceğiz) komünizmin ikinci aşamasına geçiş için zorunludur. Komünizmin ikinci aşaması veya üst evresi olarak tarif edilen tam komünizmde yalnız sömürücü sınıflar değil köylülük dahil tüm toplumsal sınıflar kaldırılır ve sınıfsal egemenlik aracı olan devlet aygıtı söner. Dünya çapında sömürü ortadan kaldırılır. “Herkesin yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesi bayraklara yazılır. Köylülüğün proleterleşmesi, tarımda makineli üretim ve yüksek emek verimliliği ile kent ve kır arasındaki çelişki ortadan kaldırılır. İşçi sınıfının maddi ve entelektüel ihtiyaçlarının karşılanması, kültürel gelişiminin önünün açılması ile işbölümüne olan kölelik ve kafa ve kol emeği arasındaki çelişki de ortadan kaldırılır. Üretici güçlerin yüksek gelişme düzeyi ile sınıfların ortadan kalması, insanın entelektüel ve kültürel gelişiminin önünün sınırsız açılması sonucu yeni bir insan, komünist kültür sahibi insanın ortaya çıkışının maddi temelleri hazırlanmıştır. Artık sınıfsız, sınırsız, savaşsız bir dünyada, kapitalizm tüm pislikleriyle dönmezcesine tarihin çöplüğüne atılmıştır. *** Proletarya iktidarı ele geçirdiğinde komünizmin ikinci evresinden henüz bahsedilemez. Kapitalist toplumun bıraktığı miras, üretici güçlerin düzeyi, sınıfların varlığı, sosyalist inşa için devlet aygıtının zorunluluğu ve daha birçok etken komünizmin ikinci evresine doğrudan geçişi engeller. Marksizm’in anarşizmle ideolojik mücadelesinin belli başlı noktalarından birisi de devletin niteliği ve varlığıdır. Anarşistlere göre devlet, yönetici azınlığın sivil toplum üzerindeki baskı aracıdır. Her türlü devlete karşı çıkılması gerekir. Kapitalizm yıkıldıktan sonra her türlü iktidar ve bu iktidarın aygıtı olarak her türlü devlet ortadan kaldırılmalıdır. Doğrudan komünizme (komünizmin ikinci evresine) geçilmelidir. Bu, toplumsal sınıfların varlığını, mücadelesini, devletin bu mücadele içindeki rolünü göremeyen sivil toplumcu bir tezdir. Marksizm gerek devletin doğuşunu, gerek tarihsel evrimi ve komünizme geçiş ile devletin sönmesinin koşullarını incelerken maddi gerçeklikten hareket eder. Devlet sınıfların ortaya çıkmasıyla doğmuş ve egemen sınıfın diğer sınıflar üzerinde egemenlik aracı olarak şekillenmiştir. Toplumsal sınıfların varlığı koşullarında devleti sınıfların dışında tanımlamak klasik burjuva yöntemdir. Kapitalizmde devlet burjuvazinin proletarya ve emekçi sınıflar üzerindeki egemenlik aracıdır. Anarşistlerin dediği gibi bir avuç kötü bürokratın tüm (burjuvazi de dâhil) sivil toplumu ezdiği bir makine değildir. Proletaryanın (ve her devrimin) en temel sorunu iktidar sorunudur. Yani proletaryanın iktidarı. Burada iktidar kavramı, günlük dilde kullanılan ve kapitalizm koşullarında her renkten burjuva veya burjuva ‘sosyalist’ partinin hükümette bulunması anlamında kullanılmamıştır. Burada iktidar kavramıyla bir sınıfın iktidarı kastediliyor. Proletaryanın iktidarı ile her renkten (sağ, sol, ‘demokrat’, ‘sosyalist’ partilerce yürütülebilen) burjuva iktidarının yıkılması ve proletaryanın, partisi aracılığıyla iktidarı ele alması ifade ediliyor. İktidarı ele geçiren proletaryanın, iktidar aracı nedir? Yani iktidarının toplumsal hayattaki karşılığı nedir? Elbette her egemen sınıf iktidarını devlet aygıtıyla hayata geçirir. Zaten iktidar kavramının kendisi, bir yöneten ve yönetileni, dolayısıyla da yönetme aracını zorunlu kılar. İşte bu yönetme ve egemenlik aracı devlettir. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra proletarya diktatörlüğünün (devletin) görevleri nelerdir? Proletarya diktatörlüğünün ilk görevi devrimin düşmanlarını gerekirse zor kullanarak bastırmaktır. Proletarya diktatörlüğünün yaşamını doğrudan tehdit eden tehlike koşullarında diktatörlüğün askeri görevleri öne çıkar. Bu devrimin ilk yıllarında baş gösteren iç savaş veya burjuva isyan koşullarıdır. Proletarya diktatörlüğünün diğer temel görevi de burjuvazinin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetine son vermek (mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek), yani üretim araçlarını en büyük ve stratejik kurumlardan başlayarak toplumsallaştırmaktır. Böylece burjuvazinin ekonomik gücü elinden alınmış, onun ülke içindeki maddi temeli ortadan kaldırılmış olur. Sosyalizmin mevcudiyeti için en temel kıstaslar bunlardır. Proletaryanın iktidarda olması, üretim araçlarının büyük oranda toplumsallaştırılmış olması, ekonominin kolektif işletmelerle denetim ve yönetim altına alınmış olması. 2.1. Trockist ‘Sosyalizm’ Anlayışı Trocki’nin sosyalizme dair anlayışının temelinde üretici güçlerin gelişme seviyesinin düşük olduğu bir ülkede sosyalizmin kurulmasının imkansızlığı yatar. 19. yy Marksizm’i sosyalist devrimin öncelikle gelişmiş kapitalist ülkelerde başlayacağını ve sosyalizmin öncelikle üretici güçlerin yüksek seviyede geliştiği ülkelerde zafere ulaşacağı öngörüsünde bulunmuştu. Bu öngörüde sosyalizmin üretici güçlerin yüksek gelişme seviyesinde kurulmasının kolaylığının yanında, güçlü bir proletaryanın varlığı da etkiliydi. (Bu konuyu bir sonraki bölümde daha ayrıntılı tartışacağız). Trocki bu öngörüden yola çıkarak sosyalizmin kapitalizmin ileri derecede geliştiği bir ülkede zafere ulaşacağını fikrini savundu. Trocki’nin temel fikri buydu. Sosyalizm geri bir ülkede ileri bir ülkeden önce zafer kazanamazdı. Bu geri bir ülkede sosyalist devrimin örneğin İngiltere’den önce zafer kazanamayacağı anlamına gelmiyor, sosyalizmin inşa sürecinin öncelikle İngiltere’de zafer kazanacağı anlamına geliyordu. Trocki konuyu açıklarken şöyle söyler: “Avrupa’da proletarya için iktidara gelmek çok daha zor olacaktır, çünkü düşman daha kuvvetlidir. Ama iktidara geldiği zaman da sosyalizmi kurması o oranda kolay olacaktır, çünkü eline geçecek miras çok daha bereketlidir. Kültürün zenginliği, teknolojinin ileriliği en sonunda etkisini gösterecektir. Biz İngiliz proletaryasından daha önce iktidara geldiysek, bu demek değildir ki, komünizmi bir yana bırakalım, tam bir sosyalizme onlardan önce ulaşalım.” (Trocki, Gündelik Hayatın Sorunları, Sf. 164) Sosyalizm öncelikle üretici güçlerin yüksek bir gelişme düzeyine sahip bir ülkede kurulabilir. Trocki’nin sosyalizm anlayışının birinci önemli noktası budur. Trocki bunu kanıtlamak için Marks’ın 1848 yılı öncesindeki görüşlerini donuklaştırır, ondaki diyalektik özü atar. Marks’ın sosyalizm anlayışını basitleştirerek şöyle söyler: “Marks kendi döneminin en gelişkin kapitalizminin üretici güçlerinin toplumsallaşması temelinde kurulacak topluma komünizmin alt aşaması adını veriyor” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 67) Vardığı sonuç: “ilk doğuş aşamasında bile komünist toplum (yani sosyalizm, yazar) burjuva toplumdan daha yüksek bir gelişim düzeyinde olmalıdır.” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 67) Sosyalist devrim geri bir ülkede zafer kazansa dahi üretici güçlerin geri olduğu bu ülkede sosyalizm kurulamayacaktır. Geri ülkede sosyalizmin kurulması ancak sosyalizmin zaferini ilk gerçekleştirecek olan gelişmiş kapitalist ülkelerin yardımıyla olanaklıdır. Sosyalizmin öncelikle üretici güçlerin yüksek gelişme derecesine sahip olduğu ülkelerde zafer kazanabileceği anlayışının vardığı mantıksal sonuç sosyalizmin tek ülkede (özellikle geri bir ülkede) zafer kazanamayacağıdır. Sosyalizm geri bir ülkede zafer kazanamayacaksa, ancak ileri kapitalist ülkelerin yardımıyla sosyalizm kurulabilecekse sosyalizmin tek ülkede kurulması imkansızdır. Trocki bu tespitini üretici güçlerin ulaşmış olduğu yüksek gelişme derecesine dayandırmaya çalışır. Kapitalizm üretici güçleri hızlı bir şekilde geliştirmiş ve 20. yy’ın başlarından itibaren engel olmaya başlamıştır. (bu kapitalizmin üretici güçleri hiç geliştirmediği anlamına gelmez). Üretici güçlerin gelişme düzeyi üretimi yerel-feodal sınırlılıklardan kurtardığı gibi ulusal sınırlardan da kurtarmıştır. Büyük bir dünya pazarı oluşturulmuş; kapitalizm bir dünya sistemi haline gelmiştir. Bu yüzden yanlızca kapitalizmin en ileri üretici güçleri üzerinde kurulacak sosyalizm, kapitalizmin aşmış olduğu ulusal sınırlara geri dönemez. Kapitalizmden daha yüksek bir temelde örgütlenecek olan sosyalizmin bu yüzden uluslararası bir sistem olması zorunludur. Aksi halde sosyalizm kapitalizmin aşmış olduğu ulusal sınırlara sıkışma tehlikesine girer ki bu da sosyalizm değil olsa olsa proletarya diktatörlüğüdür. Trocki’nin sosyalizmin öncelikle en ileri ülkede zafer kazanacağı tezinin mantıksal sonucu olan sosyalizmin tek ülkede kurulamayacağı tezi Trocki’nin sosyalizm anlayışının ikinci temel noktasıdır: “Sosyalizm ancak çağdaş teknolojinin en yüksek gelişme düzeyi ve uluslararası işbölümü temeli üzerinde gerçekleşebilir.” (Trocki, Faşizme Karşı Mücadele, Sf. 285) Trocki sosyalizm anlayışını bu iki nokta üzerinden inşa eder. Bu inşa nesnel gerçekliğin tahlili, sınıf mücadelesinin ve tarihsel materyalist bilimin ilkeleri üzerinden değil Trocki’nin temel argümanlarını doğrulama çabası üzerinden yürütülür. Üretici güçlerin en yüksek gelişme seviyesinde kurulabilecek olan dünya sosyalizmi. Trocki’ye göre olanaklı olan budur. Bunun üzerinden sosyalizm tanımlanmaya başlanabilir. Sosyalizm tek ülkede gerçekleşemiyor ise, ancak tüm dünyada sosyalist devrim sonucu hayata geçiyor ise artık kapitalist devlet kalmamış ve sosyalizmi tehdit eden bir güç bulunmamaktadır. Sosyalizm köylülük de dahil tüm sınıfların ortadan kalktığı, üretici güçlerin yüksek gelişmesinin kent ve kır arasındaki çelişkiyi çözdüğü sınıfsız bir toplumdur. Sınıfların ortadan kalkması, sosyalizm üzerinde baskı uygulayabilecek bir kapitalist gücün ortadan kalkması nedeniyle sosyalizmde devlet sönmüştür. Trocki sınıfsız ve devletsiz sosyalizm anlayışını böyle tanımlar: “Alt evresinden başlayarak en üst evresine kadar sınıfsız ve devletsiz olan yeni bir toplumsal formasyon." (Trocki, Tek ülkede sosyalizm, Sf. 16) Ama Trocki, Marksizm’in sosyalizm üzerine net çizgi ve açık tanımlamalarından kaçınamaz. Bunlar hem Marksizm tarafından net olarak ortaya konmuş hem de sınıf mücadelesi ve toplum biliminin en temel gerçeklerini yansıtmaktadır. Buna göre Trocki sosyalizmde hala ‘burjuva hak’ kavramının devam ettiğini kabul eder. Ayrıca kır ile kent arasındaki çelişki çözülmüş olmasına rağmen kafa emeği ve kol emeği arasındaki çelişki sosyalizmde değişik bir nitelikte olsa da varlığını devam ettirmektedir. Dolayısıyla çalışma insanların doğal bir ihtiyacı haline gelmemiş ve bir zorunluluk olarak kalmaktadır. Trocki’nin sosyalizm anlayışının temel özellikleri bunlardır. Trocki’nin tarihsel materyalizmin sosyalizme dair bazı görüşlerini kendi sosyalizm anlayışıyla birleştirme çabaları büyük çelişkilere yol açar. Bunları bir sonraki bölümde inceleyeceğiz. Trocki’nin sosyalizm anlayışını incelerken proletarya diktatörlüğü anlayışının da üzerinde durmak gerekir. Proletarya diktatörlüğünü tanımlarken de Trocki’nin dayandığı temel sosyalizmin öncelikle en ileri teknik temele sahip ülkede ve zorunlu olarak dünya ölçeğinde kurulabileceği tezidir. Tek ülkede gerçekleşen bir proleter sosyalist devrim sosyalizmi inşa edemez, çünkü sosyalizm ancak ileri kapitalist ülkelerde ve dünya çapında kurulabilir. Bu yüzden tek ülkede sosyalist devrimi gerçekleştiren proletarya sosyalizmi inşa sürecine giremez. Proletarya diktatörlüğünü aracıyla iktidarda kalarak dünya devriminin gerçekleşmesi için mücadele eder. Bu yüzden bu ülkedeki üretim sistemi sosyalizm olarak adlandırılamaz. Ama üretim araçlarının devletleştirilmesi (toplumsallaştırılması değil, ileride değineceğiz) ve proletaryanın devlet iktidarına sahip olması nedeniyle kapitalizm olarak da adlandırılamaz. Proletarya diktatörlüğü ne kapitalizm ne de sosyalizmdir; o bir geçiş rejimidir. Proletarya diktatörlüğü varlığını korudukça ve güçlendirdikçe sosyalizmden bahsedilemez, ancak proletarya diktatörlüğünün sönmesiyle sosyalizme geçilebilir. Trocki buradan yola çıkarak komünizme geçişi üç aşama olarak yorumlar:
Sosyalizmde sınıflar ve devlet olamayacağından proletarya diktatörlüğü sosyalizmden ayrı olarak varlığını sürdüren bir siyasal geçiş rejimidir. Komünizm, insan toplumunun evriminin (bilim tarafından öngörülen) son aşamasıdır. Bilimsel komünizm, filozofların, kapitalist toplumun eleştirisi üzerinden tasarladıkları “güzellikler dünyası” değildir. O, insanların tasarımları, iradeleri, düşleri veya eleştirileri üzerinden tarif edilemez. Bilimsel yöntemi, iradecilik ve idealizmden ayıran en temel yanlardan birisi de budur. Bilimsel yöntem kapitalizmin maddi temellerini, hareketinin yasa ve eğilimlerini, kısacası toplumsal gelişmenin nesnel yasalarını temel veri olarak alır. Ve buradan yola çıkarak komünizmin tarihsel bir zorunluluk olduğu sonucuna varır. Trocki ise komünizm ve onun iki aşamasını, toplumsal evrimin tarihsel hareketi ve zorunlulukları üzerinden değil, ekletik bilgileri ve iradeci tasarımları ile ifade ediyor. Sosyalizmin bir kısmını kabul ediyor, onun mantıksal sonucu olan diğer kısmını ise kabul etmiyor. Öncelikle yukarıdaki tanımlar üzerinden Trockizm’in proletarya diktatörlüğü ve sosyalizm anlayışının temel noktalarına bakalım:
Trocki’nin sosyalizm anlayışı üzerinde duracağımız başlıca konular bunlardır. a. Sosyalizm geri bir ülkede de kurulabilir Kapitalizmin üretici güçlerinin gelişmesi feodal üretim ilişkileri ve buna denk düşen feodal iktidarı parçalayarak burjuvaziyi iktidara getirdi. Burjuvazinin iktidara gelmesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi arasında ilişki ekonominin siyaset üzerinde belirleyiciliğinin göstergelerindendir. Tarihsel materyalizm; üretici güçlerin üretim ilişkileri, ekonominin siyaset, altyapının üstyapı üzerinde belirleyiciliğine dayanır. Ancak bu belirleyicilik üretim ilişkileri, siyaset ve üstyapının edilgen ve etkisiz olduğu anlamına gelmez. Siyasetin, üretici güçler ve ekonominin çizdiği sınırlar içerisinde etkin, yönlendirici ve ilerletici/geriletici bir etkisi vardır. Kapitalizmin gelişmesi burjuvazinin iktidara gelmesini zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluk (her zorunluluk gibi) kendisini ‘raslantılar’ içerisinde göstermiştir. Kapitalizmin hangi gelişme düzeyinde burjuvazinin iktidara geleceği, hangisinde feodal sınıflarla iktidarın paylaşılacağı, devrim veya reformcu bir yöntem izlenip izlenmeyeceği üretici güçler ile doğrudan açıklanamaz. Burada siyasetin etkin rolü sahneye çıkar. Sınıflar arasındaki güç ilişkileri ve mücadele bütün bu sürecinin belirleyici faktörü olarak ortaya çıkar. Gerici-feodal sınıflar iktidarı vermemek için tarihin ilerleyişine karşı koymaya çalışırlar, hatta belli bir dönem için başarılı olabilirler. Üretici güçlerin belirleyiciliği genel bir eğilimdir. Bu eğilim tarihsel zorunluluk olarak ifade edilebilir. Sosyalizm tarihsel bir zorunluluktur. Ancak bu zorunluluk bize sosyalist devriminin 2 yıl sonra mı yoksa 20 yıl sonra mı gerçekleşeceğini ifade edemez. Devrimde iç savaşın kaç gün süreceğini, sosyalizmin inşasının öncelikle hangi ülkede zafere ulaşacağını da ifade edemez. Üretici güçlerin belirleyiciliğinden yola çıkarak sosyalist devrimin veya sosyalist inşanın zaferinin ilk önce en gelişmiş ülkede gerçekleşeceğini söylemek doğru bir tezden yola çıkarak yanlış bir sonuca varmaktır. Siyasetsin rolünü, ekonomik gelişme üzerindeki etkisini göz ardı etmek, determinist ve metafizik bir anlayışa düşmek demektir. Burada belirleyici olan sınıf mücadelesinin mevcut durumu ve özgünlükleridir. Kaba materyalizm veya metafizik materyalizm olarak bilinen, aslında idealizmin birçok etkisini de içeren tarih anlayışı ekonominin, üretici güçlerin belirleyiciliğini savunurken siyasetin, sınıf mücadelesinin etkin rolünü inkar eder. Böylece tarihte iradenin ve ‘rastlantı’nın etkin rolünü görmeyen determinist ve basitleştirilmiş bir sosyalizm şeması ortaya çıkar. Bu şemaya göre sosyalist devrim öncelikle üretici güçlerin en ileri derecede geliştiği ülkelerde gerçekleşecektir. Ekonomi ve siyaset arasındaki diyalektik ilişkinin yerine kaba belirleyicilik ve basit determinist anlayışının konulması revizyonistlerin sosyalist devrime karşı çıkarken kullandıkları felsefi cephaneliktir. Rusya’da devrimci işçi hareketinin yükseldiği dönemlerde dahi Menşevikler, geri bir ülkede sosyalist devrimin çok uzak bir geleceğin sorunu olduğunu iddia ettiler. Devrimin burjuva karakterinden hareketle sosyalist bir devrimin kapitalizm uzun yıllar gelişmeden mümkün olmadığını söylediler. Bu tutumları Menşevikleri sosyalist devrime karşı çıkan bir parti haline getirdi ve Menşevik partisi karşı devrimin merkezlerinden biri oldu. Bugün özellikle Büyük Ekim Devrimi sonrasında bu tür determinist/metafizik görüş aşıldı. Üretici güçlerin henüz ileri düzeyde gelişmediği ülkelerde de sosyalist devrimin gerçekleşebileceği kanıtlandı. Bu metafizik görüşün başka bir versiyonu daha -Trockizm- var. Buna göre sosyalizm ancak üretici güçlerin ileri düzeyde gelişmiş olduğu bir ülkede inşa edilebilir ve zafere ulaşabilir. Sosyalist devrim geri bir ülkede gerçekleşse bile sosyalizmin zaferi sağlanamaz. Sınıf mücadelesinin belli bir aşamasında geri bir kapitalist ülkede proletarya iktidarı ele geçirebilir. İktidarı ele geçiren proletarya, diktatörlüğü aracılığıyla üretimi toplumsallaştırıp, halk yığınlarının ekonomik ve kültürel seviyesini yükselterek sosyalist ekonomiyi inşa edebilir. Sosyalizmin kalıcı başarısı için gerekli olan geniş ölçekli ağır sanayi ve ileri teknik temele, özgürleşmiş bilim ve halk yığınlarının sosyalist inşa çalışması ile sahip olunabilir. Geri bir kapitalist ülkenin, büyük zorluklar sebep gösterilerek teknik temelini ve sanayisini geliştiremeyeceğini söylemek yanlıştır. Geri bir ülkede, sosyalizmin gücü ülkenin geriliğini büyük zorluklara rağmen azaltır ve hatta yenebilir. SSCB yaklaşık 20 sene içerisinde dünyanın en büyük sanayi ülkelerinden biri haline gelmiştir. Teknolojisini hızla yenilemiş ve geliştirmiş; sonuçta en ileri teknolojiye sahip ülkelerden birisi olmuştur. Teknik temelin kullanılması ve geliştirilmesi için gerekli eğitimli kadro konusunda büyük adımlar atılmıştır. Yani sosyalizm geri bir ülkede, üretici güçlerin sosyalizmde hızla gelişmesi sayesinde kurulmuştur. En azından geri bir ülke olmaktan çıkabileceğini göstermiştir. Üretici güçlerin seviyesinin sosyalizmin kurulmasını imkansız kıldığını söyleyen Trockist anlayış yukarda tartıştığımız determinist-menşevik anlayışının türevidir. Üretici güçlerin seviyesi sosyalist devrimi imkansız kılar diyen görüş zaten geri bir ülkede sosyalizmin kurulmasının imkansızlığını dayanak edinir. Sadece bir adım daha çamura batarak sosyalizm imkansız ise proleter devrimde imkansızdır der. Sosyalist devrimin gerçekleştiği koşullarda sosyalizmin inşasının imkânsız olduğu iddia edenlere Lenin şu cevabı vermişti: “Burjuva, sosyalist-devrimci ve Menşevik basındaki bu her zamanki, şu ya da bu biçim altında alışılmış itiraz, geri kalmış bir kapitalizmi savunmaya yönelik, gerici bir kanıt, Struve’nin uşak elbisesini taşıyan bir kanıt oluşturuyor. “Sosyalizm için henüz olgun olmadığımız söyleniyor; sosyalizmi kurmak için çok erkendir; devrimimiz bir burjuva devrimdir; bu nedenle burjuvazinin uşakları olmak gerekiyor. “Burjuvazinin uşakları kesilen ve böyle düşünen ve sosyalist-devrimcilerin de kendilerine katıldıkalrı sözde Marksistler (eğer düşüncelerinin teorik temelleri incelenirse) emperyalizmin ne olduğunu, kapitalist tekellerin ne olduğunu, devletin ne olduğunu, devrimci demokrasinin ne olduğunu anlamıyorlar. Çünkü, eğer bunu anlasalardı; sosyalizme gitmeden öncülük edilemeyeceğini kabul etmek zorunda kalırlardı.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, Sf. 404) Trockizm bu anlamda çamura batmıştır ama Menşevizmden bir adım daha az. Bu ‘bir adım’ Trocki’nin Ekim Devriminin hemen öncesinde Bolşeviklere katılmasına sebep olmuştur. Trockizm geri bir ülkede sosyalist devrimin gerçekleşebileceğini ancak sosyalizmin inşa edilemeyeceğini savunur. Böylece Marksizm’in revizyonundan ibaret olan metafizik-determinist materyalizmi savunur. Bu materyalizmdir ancak Marksist materyalizm değil metafizik dolayısıyla idealist yönler taşıyan ekletik bir anlayıştır; oportünizmdir. aa. Marks’ın sosyalist devrim öngörüsü üzerine Kapitalizm sanayi devrimiyle birlikte üretici güçleri olağanüstü bir hızda geliştirmiş, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde ileri derecede gelişmiş kapitalist ülkeler yaratmıştır. İngiltere başta olmak üzere Fransa, Almanya gibi ülkelerde kapitalizm gelişmiş, dolayısıyla diğer sınıflarla ilişkilerini (görece olarak) koparmış, topraktan ve küçük üretimden özgürleşmesi bakımından güçlü bir işçi sınıfı yaratmışlardır. İngiltere’de 1830’lu yıllarda işçilerin oy hakkı için başlattıkları Çartist hareket, Fransa’da 1830 Lyon işçilerinin ayaklanması, tüm Avrupa’yı sarsan 1848-49 devrimleri işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışının göstergeleriydi. Kapitalizmin ileri derecede geliştiği Avrupa ülkeleri dışında işçi sınıfı ya yeterince ya da hiç gelişmemişti. İşçi sınıfının iktidarı yoluyla kurulabilecek bir toplumsal örgütlenme olan sosyalizm için güçlü bir proletaryanın varlığı önemli bir etkendi. Marks birinci olarak bu etkene dikkat çekiyordu. 19. yüzyılın başında siyasal ve toplumsal etkinlik bakımından güçlü bir proletarya aynı zamanda proletaryanın sayısal olarak toplumun büyük çoğunluğunu oluşturduğu ülkelerde mevcuttu. Kapitalizmin gelişme derecesiyle orantılı olarak proletaryanın toplum içindeki ağırlığı, onun siyasal gelişmişliğiyle denk düşüyordu (her zaman geçerli olmayan bir durum). Bu açıdan sayısal ve siyasal olarak güçlü bir proletaryaya sahip olan gelişmiş kapitalist ülkeler Marks’a göre sosyalizmin ilk zafer kazanacağı ülkeler olmalıydı. Marks’ın öncelikle gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizmin zafer kazanacağını belirtirken dayandığı ve dikkat çektiği ikinci etken de bu ülkelerde sosyalizmin inşasının daha ‘kolay’ olmasıydı. Güçlü bir proletarya yalnızca sosyalist devrim için değil sosyalizmin kuruluşu için de önemli bir öğeydi. Bu kapitalizmin ve üretici güçlerin yüksek bir düzeyini öngörüyordu. İleri derecede gelişmiş sanayi ve teknik temele sahip olan bir ülkede sosyalizmin inşası daha kolay olacaktı. Marks başlangıçta bu düşünceye sıkıca bağlı kalarak sosyalizmin öncelikle İngiltere’de zafer kazanacağını savundu. 19. yüzyılın başında kapitalizmin en ileri düzeyde gelişmiş olduğu ülke İngiltere idi. Güçlü bir proletaryaya ve nispeten bağımsız bir sınıf hareketine sahipti. Genellikle Marks’ın öngörüsünde yanıldığına dair bir kanı mevcuttur. Marks’ın ekonomik gelişme derecesiyle siyasal gelişme derecesinin denk düştüğünü, sosyalizmin öncelikle üretici güçlerin en ileri derecede geliştiği ülkede zafer kazanacağını söyleyerek kaba bir materyalizme düştüğü, siyasal üstyapının etkisini küçümseyip ekonomist bir anlayışa sahip olduğu iddia edilir. Bu kanı baştan sona yanlıştır. Bu, Marks’ın daha sonraki tahlilleri incelendiğinde çok daha iyi görülebilir. Marks devrimin başlangıç yerinin İngiltere olacağını söylemişti. Bu öngörüde İngiltere’de yükselen Çartist hareket ile kapitalizmin ileri düzeyde gelişmiş olmasının etkisi inkar edilemez. Bu anlamda devrim üretici güçlerin en gelişmiş olduğu ülkeden başlayacaktı. Ancak Marks’ta devrimin zaferi ile üretici güçlerin seviyesi arasındaki doğrudan bir eşitlik kurulması fikri geçici bir süre etkili olmuş ve Marksizm’e egemen olmamıştır. 1948-49 devrimleriyle Marks Avrupa devriminin merkezinin İngiltere’den Fransa’ya kaydığını söylemişti. 1870 Alman-Fransız savaşıyla birlikte Almanya’da güçlü bir Sosyal Demokrat Parti varlığı ve işçi sınıfının küçümsenmeyecek oranda kazanılması Marks’ın devrimin merkezinin Fransa’dan Almanya’ya kaydığı sonucunu çıkarmasına neden oluyordu: “Alman işçi sınıfı, hakkı olan tarihsel rolü o zaman oynamazsa, bu kendi hatası olacaktır. Bu savaş, kıta Avrupasındaki işçi sınıfı hareketinin çekim merkezini Fransa’dan Almanya’ya kaydırmıştır. Bu durum, Alman işçi sınıfına daha büyük sorumluluklar yüklüyor…” (Marks-Engels, Seçme Yazışmalar, Sf. 27) Marks devrimin merkezinin Almanya’ya kaydığından bahsederken Fransa ve Almanya’nın üretici güçlerini karşılaştırmayıp proleter hareketinin durumunu temel alıyor. Marks’ın tahlilleri ‘öncelikle en ileri ülkede sosyalizmin kurulabileceği’ anlayışının aşılmış olduğunu gösterir. Çünkü ne Almanya ne de Fransa kapitalizmin en ileri derece geliştiği ülkeler değillerdi. Almanya ve Fransa bir bakıma küçük burjuva ülkesiydi denilebilir. Ancak şurası kesindir ki en ileri kapitalist ülkeler değildi. Buraya kadar yapılan tahlillerden Marks’ın en ileri ülkede olmasa bile öncelikle gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizmin zafer kazanacağı anlayışını savunduğu ve kısmen ekonomizme düştüğü ileri sürülebilir. Marks’ın savunduğu görüş yanlış olmayıp 19. yy kapitalizminin özgünlüğünün sonucudur. Yukarıda açıkladığımız gibi kapitalizmin geliştiği ülkelerde güçlü bir proletarya ve nispeten bağımsız bir sınıf hareketi söz konusuydu. Kapitalizmin gelişmemiş olduğu ülkelerde ise bir proleter hareketten bahsedilemezdi. Marks bu yüzden (tam da bu yüzden) sosyalizmin öncelikle gelişmiş kapitalist ülkelerde zafere ulaşabileceği görüşünü savundu. Proleter hareket hangi ülkede yükselirse ve az da olsa örgütlü bir niteliğe bürünürse Marks sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin ve somut koşulların tahlili üzerinden o ülkede sosyalizmin diğerlerinden daha yakın bir gelecekte gerçekleşebileceğini söyledi. Bu yüzden Marks’ın tahlilleri doğruydu. Ekonomik gelişme düzeyine körü körüne bağlı kalmıyor, siyasal gelişmişlik düzeyini de hesaba katıyordu. Marks yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerdeki değil henüz feodal ilişkilerin egemen olduğu Rusya gibi ülkelerdeki devrimci hareketlerle de yakından ilgilendi. Bu ülkelerde siyasal gelişmişliğin sonucu olarak üretici güçlerin geri düzeyine rağmen kapitalizm aşaması atlanarak sosyalizme geçilebilme ihtimalinden bahsetti. Buna göre köy komünleri üzerinden sosyalizm kurulabilir ve sosyalizm altında üretici güçler geliştirilebilirdi. Yani Marks sadece gelişmiş kapitalist ülkelerde değil devrimci hareketin yükselişi söz konusu olduğunda geri ülkelerde de sosyalizmin kurulabileceğini öngörüyordu. *** “Marks hiçbir zaman geri bir ülkede bir proleter devrimini öngörmedi.” (Trocki, İHD, Sf. 75) Trocki bu noktadan yola çıkarak sosyalizm anlayışını Marks’a dayandırdığını iddia eder. Böylece Stalin’in, açıktan kabul etmese de Lenin’in Marks’ın sosyalizm anlayışından uzaklaştığını söyler. Trocki’ye göre Marks, sosyalizmin öncelikle en ileri ülkede zafer kazanacağını söylemiştir. Ve devrimin tek ülkede zaferi imkansızdır demiştir. İkinci tezi daha sonraki bölümlerde inceleyeceğiz. Yukarıda belirttiğimiz gibi Marks’ın bilimsel-felsefi düşüncesinin gelişmesinin başlangıç aşamasında kaba ekonomist bir yaklaşımdan bahsedilebilir. İngiltere üretici güçlerin en ileri düzeyde geliştiği ülke olduğu için sosyalist devrim öncelikle bu ülkede patlak verecekti. Bu öngörü gerçekleşmedi. Zaten Marks bu öngörüyü hayatı boyunca savunmuş da değildir. Marks kısa süreli kaba-ekonomist yaklaşımı aştı ve Engels’le beraber Marksizm’i inşa etti. Marks ve Engels’in bir süre için savundukları üretici güçlerin en çok geliştiği ülkede -İngiltere- ilk sosyalist devrimin gerçekleşeceği öngörüsü ekonomi ile siyaset arasında kurulan bu kaba-determinist ilişki revizyonistler tarafından mutlak olarak ilan edildi. Marks ve Engels’in 1840’lı yıllarda yükselen Çartist hareketinden etkilenerek savundukları bu görüş kutsal ilan edildi ve Marksizm dogmatikleştirildi. II. Entarnasyonal sosyalist devrimin geri kalmış ülkelerde gerçekleşemeyeceğini, geri doğu halklarının uygar Avrupa işçi sınıfının görevlerine yaklaşamayacağını resmi strateji olarak belirledi. Gelişmiş Avrupa ülkeleri dışında hiçbir ülkede sosyalist devrim gündeme gelemezdi; buna göre geri ve sömürge ülkelerde komünist partiler sosyalist devrimi hedeflememeli, dahası sosyalist devrim gerçekleşemeyeceği için bu ülkelerde komünist partilerin kurulması için çaba harcanmamalıydı. Marks’ın görüşlerinin donuklaştırılması komünist partileri geri ülkelerdeki işçi hareketlerini küçümseyen bir anlayışa yok açmakla kalmamış, iktidar perspektifinden uzaklaştırmış reformist bir çizgiye sürüklemiştir. Üretici güçlerin gelişme düzeyi açısından geri bir ülke olan Rusya’da işçi hareketi içinde ‘sosyalist’ etiketli partilerden biri olan Menşevikler tam da bu anlayıştan (Marks’ın görüşlerinin donuklaştırılmasından) yola çıkarak sosyalist devrimin geri bir ülkede gerçekleşemeyeceğini, ancak Avrupa ülkelerinde sosyalist bir devrimin gerçekleşebileceğini savundular. Bu yüzden Rusya’nın görevi sosyalizme geçişi hedeflemeyen onlarca yıllık kapitalist birikim dönemini öngören bir burjuva devrimdir. Kapitalizmin uşağı olmak ve Marks’ın görüşlerini donuklaştırmak; sınıf savaşımı içerisinde aynı anlama gelmiştir. II: Enternasyonal oportünistleri, Menşevikler, devrim ve sosyalizmden ödü kopan reformistler Rusya’da sosyalist devrimin gerçekleşemeyeceği düşüncesini daha temel bir noktaya dayandırıyorlar. Bu da sosyalizmin geri bir ülkede inşa edilemeyeceği tezi, yani Trockizm’in temel tezidir. Menşeviklere göre sosyalizm geri bir ülkede inşa edilemeyecekse sosyalist devrim için zamansızca bir çabaya girmek boşunadır. Menşevikler Ekim devriminden sonra da Bolşeviklerin ütopik bir çaba içerisinde olduklarını, sosyalizmi inşa edemeyeceklerini dahası demokrasiyi de yok ettiklerini tekrarlayıp durdular. Trocki de bu tezden yola çıkar ancak farklı bir yorumla farklı bir sonuca ulaşır: Evet, geri bir ülkede sosyalizm inşa edilemez ancak yine de geri bir ülkede sosyalist devrim için mücadele etmeliyiz. Sonrasında sosyalist inşayı gerçekleştirmeyeceğiz ama dünya devrimi için tüm gücümüzü kullanacağız. Sosyalizmi kurmadan dünya devrimini desteklemek ise olsa olsa hayaldir. Trocki Marksizm’in diyalektik özünü atıp donuklaştırdığı diye SSCB’de sosyalizm inşa edilmeyecek değildi. Dünya devrimi sosyalizmin inşası ile çok daha büyük bir ivme kazandı. Kapitalizmin birinci aşaması ve 19. yüzyıl sınıf mücadelesinin özgüllüğünde doğru olan Marksist tez (sosyalizmin öncelikle ileri ülkelerde zafer kazanabileceği tezi) kapitalizmin emperyalist aşamaya geçişi ile geçerliliğini yitirdi. Artık 19. yy’daki gibi proletarya yalnızca ileri kapitalist ülkelerde değil geri ülkelerde de ciddi bir güç haline gelmişti. Avrupa’da büyük ilerleme kaydeden kapitalizm tüm dünyaya yayılarak bir dünya sistemi haline gelmiş ve emperyalizm çağı başlamıştı. Proleter devrim yalnızca Avrupa ülkelerinde değil geri ve sömürge ülkelerde de öncelikle gerçekleşebilirdi. Bu kadarla da kalmıyordu. Üretici güçlerin kapitalizm tarafından engellenen, emperyalist sömürü nedeniyle kısıtlanan gelişmesi sosyalist devrimle birlikte büyük bir hız kazanıp geri teknik temel yerine ileri bir teknik temel ve güçlü bir sanayi yaratılabilir. Proletarya diktatörlüğü teknik temelin geriliğinin yarattığı zorluklara teslim olmak yerine üretici güçleri geliştirerek sosyalizmi kurabilir. Sosyalizmin inşası için üretici güçlerin düşük düzeyi kesin bir engel olmaktan çıkmış, Marksizm kılavuzluğunda aşılabilir bir zorluk haline gelmiştir. Bu, SSCB’nin geri teknik temelden dünyanın en ileri teknik temele sahip ülkelerden birisi haline gelmesi ile kanıtlanmıştır. Artık geri ve sömürge ülkeler için de sosyalizm somut bir hedef haline gelmişti. Bu yüzden Lenin kapitalizmin ikinci aşamasına emperyalizm ve proleter devrimler çağı adını verdi. Trocki ve Trockistlerin dediği gibi Marks ve Engels sosyalist devrimin öncelikle gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşme ve dolayısıyla sosyalizmin zafer kazanma olasılığını savundular. Ancak Trocki’nin savunduğu biçimde değil. Trocki’nin sosyalizmin en gelişmiş kapitalist ülkelerde öncelikle zafer kazanacağını söylerken, siyaset ve üstyapıyı tamamen işlevsiz ve edilgen bir hale getiriyor. Sosyalizmin zafer kazanmasının önceliği konusunda belirleyici tek etkenin üretici güçlerin gelişme düzeyi olduğunu söyleyerek kaba, metafizik-determinist materyalizme düşüyor. Siyaset ve üstyapının ekonomi üzerindeki hızlandırıcı etkisini dikkate almıyor. Marks görüşünde haklıydı, Trocki görünüşte Marks ile aynı düşünceyi savunduğunu söylerken haksızdır. Çünkü Trocki ekonomik gelişme düzeyini temel alırken üstyapı ve siyasetin (belirleyici olmayan) ama etkin rolünü küçümsüyor. Marks ekonomik gelişme düzeyini temel alırken üstyapı ve siyasetin rolünü küçümsemek bir yana her zaman vurguladı. Marks gelişmiş kapitalist ülkelerde sosyalizmin öncelikle zafer kazanacağı öngörüsünü yalnızca üretici güçlerin gelişme düzeyine dayandırmıyordu. 19. yy’da gelişmiş ülkeler aynı zamanda güçlü işçi hareketlerinin mevcut olduğu ülkelerdi. Proleter devrimin ve sosyalist inşanın zaferinin öncelikle gelişmiş ülkelerde olacağı öngörüsü siyasal gelişmişlikle de bağlantılıydı. Bu yönüyle Marks siyasetin ekonomi üzerindeki etkisini hesaba katıyor ve diyalektikten ayrılmıyordu. Marks’ın tahlili 19. yy kapitalizminin doğru bir genellemesini veriyordu. Çünkü diğer ülkelerde bırakın işçi sınıfı hareketini, işçi sınıfından söz etmek dahi detaylı araştırmaları gerektiriyordu. Bu yüzden sosyalizmin zaferinin öncelikle gelişmiş Avrupa ülkelerinde gerçekleşeceği tezi kapitalizmin birinci evresi için doğru bir tahlildi. Trocki’nin düştüğü metafizik materyalizm Marks için çocukçaydı. 19. yy’da işçi sınıfının gücü, proletaryanın iktidara gelmesine yetmedi. Ancak kapitalizm birinci evresinde de beklemedi. İkinci evreye, emperyalizm ve proleter devrimler çağına ilerledi. Marks’ın görüşleri gerekli teorik temeli sağlıyordu. Marksist tahliller ve sonuçları doğruydu. Ancak kapitalizmin ikinci evresi Marksizm’in ilkeleri temelinde yeni teorik açılımlar gerektiriyordu. Bu işi Lenin üstlendi. Emperyalizmi, kapitalizmin değişen yüzünü, devleti, sosyalizmi, devrime giden yolun strateji ve taktiğini Marksist temelde ortaya koydu. Emperyalizm ve proleter devrimler çağının Marksizm’i olarak Leninizm ortaya çıktı ve dünyanın altıda birinde zafer kazandı. Emperyalizm çağında, kapitalizmin birinci evresinde varolan üretici güçlerin gelişme düzeyi ile siyasal bilinç arasındaki yaklaşık çakışma artık bulunmuyordu. (bu çakışma determinist bir sonuç değil tarihsel koşulların özgün bileşiminin sonucuydu) Emperyalizme ilerleyen kapitalizm dünyanın büyük bölümünde proletaryayı yaratmıştı. Marksizm’in proleter hareket içindeki itibarı artmıştı. Sosyalist devrim yalnızca ileri ülkelerin meselesi olmaktan çıkıp tüm ülkeler için sınıf mücadelesinin gelişme derecesine bağlı olarak olasılık haline gelmişti. Proleter hareket geri ülkelerde de güç kazanabiliyordu. Kapitalizmin birinci evresindeki çakışma artık geçersizdi ve üretici güçleri düşük gelişme seviyesinde bulunan ülkelerde proletarya ezilenlere önderlik ederek sosyalist devrime doğru yürüyebiliyordu. Emperyalistler arasındaki çatışma ve rekabet, devrimin merkezini Avrupa’dan emperyalist zincirin en zayıf halkası olarak beliren ülkelere kaydırıyordu. Artık sosyalist devrim öncelikle Avrupa gerçekleşecek tezi mutlak olarak ele alınamazdı. Geri ülkelerde (Rusya’da olduğu gibi) sosyalist devrim daha erken zafer kazanabilirdi ve kazandı. Bu devrimin öncelikle Avrupa ülkelerinde gerçekleşemeyeceği anlamına gelmiyordu. Ancak belirleyici olan devrimci bunalım ve ülkelerdeki sınıflar arasındaki güç ilişkileriydi. Bu yüzden devrim eğer koşullar olgunlaşmışsa Rusya’da patlak verebileceği gibi Almanya’da da gerçekleşebilirdi. Sosyalist devrimi gerçekleştiren geri bir ülke, üretim araçlarını burjuvazinin elinden alarak gelişmesinin önündeki en büyük engeli kaldırır. Sömürgeci bağlar rafa kaldırılır. Geri bir ülke sosyalist devrimden sonra da geri kalacaktır, üretici güçlerini geliştiremeyecektir diye bir toplumsal yasa yoktur. Trocki ne kadar arasa da böyle bir yasa bulamamıştır, yaşam ve SSCB pratiği böyle bir saçmalığa izin vermemiştir. Ama gözler kapatılınca, ideolojik temeller oportünizm olunca yeni ‘toplumsal yasalar’ da yaratılabilir! Sosyalist devrimin zaferi ile üretici güçlerin hızla gelişmesi, sosyalist inşanın ilerlemesi ülkeden ülkeye değişik süreler alır. İngiltere’de bu süreç (ekonomik inşa anlamında) daha kolay olacakken Rusya gibi geri bir ülkede daha büyük zorluklar mevcuttur. Ancak sosyalizm ve proleter iktidar bu zorlukların üstesinden gelip kapitalizmin üretici güçleri seviyesine yaklaşabilir hatta geçebilir. Üretici güçler düşük seviyesinden yüksek bir gelişme seviyesine çıkarılabilir. Bu proleter siyasetin (yığınların koşullarını iyileştirme temelinde) ekonomik gelişme konusunda burjuva siyaset karşısındaki ilerici niteliğini gösterir. Aynı zamanda siyaset ve üstyapının ekonomi ve üretici güçler üzerindeki etkin rolünü. Bu etkin rol Trocki’nin metafizik materyalist anlayışında önemsiz bir ayrıntıdır. ‘İlke’ olarak sözde kabul edilir ama uygulamada yok sayılır. Trocki’ye göre geri bir ülkede sosyalist devrim üretici güçleri yeteri kadar geliştiremez, bu sebeple de sosyalist inşa gerçekleşemez. Proletarya iktidarı üretici güçleri geliştirip sosyalist bir sanayi yaratamaz. Bu yüzden SSCB sanayi ülkesi olmak bir yana dünya ‘sosyalizmi’ gerçekleşmediği sürece bir tarım ülkesi olarak kalmaya mahkumdur: “Bugünkü durumda bu, İngiliz proletaryasının, iktidara geldikten ve burjuvaziyi tahtından indirdikten sonra, bizim sosyalist inşa çalışmalarımızı hızlandıracağımız anlamına gelir, bu hızlandırma, örgütleme, teknik ve her türlü yardım yoluyla olacaktır. Bu yardım, salt insanlık sevgisinden gelen bir yardım elbette değildir, çünkü İngiltere’deki sosyalist kuruluşu biz buğdayımızla, tomruk ve başkaca hammadde ile destekleyeceğiz.” (Trocki, Gündelik Hayatın Sorunları, Sf. 179) SSCB’nin sosyalizme yapacağı katkı bir sanayi ülkesi haline gelmek, üretici güçleri geliştirmek değil sosyalist İngiltere’ye “buğdayımızla, tomruk ve başkaca hammadde ile” desteklemektir. Trocki’nin perspektifinde üretici güçleri geliştirmek bir sanayi ülkesi olmak değil geri bir ülkede sosyalizmin imkansızlığından yola çıkarak bir tarım ülkesi olarak kalmak vardır. Ülke sanayisi ve tarımının henüz yeterince gelişmediği bir dönemde (1927) Trocki şöyle diyordu: “Amerikan teknolojisinin en modern başarılarının aşılanması temelinde Sovyet mülkiyet biçimleri - işte bu gerçekten sosyalizmin ilk aşaması olurdu.” (İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 79) ‘Toplumsal yasa’ SSCB’nin ileri kapitalist ülkelerin teknik temelini yakalayamayacağını ve bu yüzden sosyalizmi kuramayacağını söylüyor sanki! ABD teknolojisi aşılansa sorun çözülecek; en ileri teknik temel sağlanacak ve sosyalizm kurulacak. Yalnızca en ileri teknik temelde. Peki en ileri teknik temelden biraz geri olsa? Trocki’nin hesabı göreceli bir nicelik üzerinden yapılan bir proje gibi. Bir market açmak için belli bir sermayeyi biriktirmeye çalışan tüccar edası. Oysa sosyalizmin inşası için önce en ileri teknik temel sağlanacak sonra inşa başlayacak denilemez. Zaten sosyalizmin inşası teknik temelin gelişimini hızlandırır ve ileri teknik temeli yaratır; ileri teknik temel de sosyalizmin inşasını hızlandırır. Teknik temel sosyalizmin başarısı için kesinlikle önemlidir; ama geri bir teknik temel sosyalizmin inşası sürecinde ilerletilebilir. Trocki bu gerçeği atladığında ‘teknik temel geri, sosyalizm de imkansız’ sonucuna ulaşıyor. alizmden Çıkan Yeni Toplum": SosyalizmTrocki sosyalizmin en ileri teknik temel üzerinde inşa edilebileceğini düşünüyordu. Sosyalizmin maddi temeli geniş ölçekli makineli üretimdir. Ancak sosyalizmin inşası için sosyalist devrimden önce bu teknik temelin bulunması olmazsa olmaz değildir. Teknik temel sosyalizmin inşası sürecinde geliştirilebilir; geniş ölçekli makineli üretim hayata geçirilebilir. Böylece sosyalizmin inşası kendi temelini sağlamlaştırarak görevini yerine getirmiş olur. Sosyalizmin maddi temelinin geniş ölçekli üretim olması olgusunun yanlış anlaşılması Trocki’de baştan sona yanlış bir görüşün ortaya çıkmasına sebep oldu. Trocki, bu noktadan yola çıkarak sosyalizmi bir idealler dünyası düzeyine yükseltti. Sosyalizmi sınıfsız, sınırsız ve devletsiz bir toplum olarak tasarlayarak komünizmin ikinci aşaması ile karıştırdı. Proletarya kapitalizmden devraldığı miras üzerine (sanayi, tarım, insanların kültürü vb.) komünizmi kurmaya başlar. Kapitalizmden devralınan miras üzerine kurulan komünizmin ilk aşaması sosyalizmdir. Marks sosyalizmden bahsederken şöyle der: “Burada (işçi partisi programının incelenmesinde) ulaştığımız şey, kendine özgü temeller üzerinde gelişmiş bulunduğu biçimiyle değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur; o halde, ekonomik, törel, entelektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum.” (Marks, Gotha Programının Eleştirisi) Marks’ın “ekonomik, törel, entelektüel bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum” ile ifade ettiği Trocki’ye göre sınıflar, devlet ve ulusların ortadan kalkmış olduğu bir toplumdur. Eski toplumun izlerini taşımakla kastedilen bu değildir. Eski toplumun izleri başta sınıflar olmak üzere devlet aygıtıdır. Sadece bu giriş paragrafında bile Marks’ın sınıfların, ulusların ortadan kalktığı, devletin söndüğü yüzlerce yıl sonraki bir ütopyayı değil kapitalizmin yıkılmasından hemen sonraki toplumu ifade ettiği anlaşılabilir. Lenin de Marks’ın öngörüsünü onaylayarak; sosyalizmin, kapitalizmden yeni çıkan komünizm olduğunu belirtir: “Sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım, kısacası birinci terimin kapitalizmden çıkan yeni toplumun birinci evresi anlamına, ikinci terimin de bu toplumun daha sonraki, daha yüksek evresi anlamına gelmesine dayanıyor.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası, Komünist Cumartesiler Konusunda, Sf. 530) Marks, sosyalizmin kapitalist toplumun mirası üzerine kurulmasından bahsediyor. Yani sosyalizm, ‘kapitalist toplumdan çıkmış bulunduğu biçimiyle bir komünist toplumdur’. Lenin, ‘Devlet ve Devrim’inde Marks’tan yukarıdaki alıntıyı yaptıktan hemen sonra şunu ekliyor: “İşte kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan ve bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplumu, Marks, komünist toplumun ‘birinci’, ya da alt evresi olarak adlandırır." (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 102, Alt çizgi bizim) Evet, Lenin Marksist devlet kuramını incelediği ‘Devlet ve Devrim’ eserinin ‘Komünist Toplumun Birinci Evresi’ adlı bölümüne böyle giriş yapıyor. Girişinde komünizmin birinci evresi olan sosyalizmin, kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bulunan bir toplum biçimi olduğundan bahsediyor. Kapitalizmin bağrından henüz çıkmış bir sosyalist toplumun özellikleri nelerdir? Proletarya, öncelikle burjuvaziyi mülksüzleştirme amacıyla iktidarı ele geçirmiş ve proletarya diktatörlüğünü kurmuştur. Bu diktatörlük vasıtasıyla karşı-devrim üzerinde bir zafer kazanılmıştır. Proletarya diktatörlüğü, sosyalizmi bir yandan kapitalizmin mirası üzerinde inşa ederken diğer yandan kapitalizmin mirasına karşı savaşır. İktidardaki proletaryanın seçim şansı yoktur; sosyalizm Marks ve Lenin’in belirttiği gibi kapitalizmden kalan miras üzerinde inşa edilecektir. Bu miras; üretici güçlerin kapitalizm tarafından engellenen gelişmesi sonucu varlığını sürdüren kır-kent karşıtlığı, işçi ve köylü sınıflarının varlığı, kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlık, eski burjuva ve küçük burjuva alışkanlıklar, gelenek ve görenekler ve hala işleyen ‘burjuva hukuku’dur. Trocki ise Marks ve Lenin’in tarifleriyle çelişen bir sosyalizm tanımı yapar: “ilk doğuş aşamasında bile komünist toplum (yani sosyalizm, yazar) burjuva toplumdan daha yüksek bir gelişim düzeyinde olmalıdır.” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 67) “…bütün bakımlardan henüz bağrından çıktığı eski toplumun izlerini taşıyan bir toplum” olan sosyalizmin daha başlangıç aşamasında kapitalizmden daha yüksek bir gelişim düzeyinde olması imkansızdır. İç savaş ve ekonomik zorluklar üzerinden gerçekleşen sosyalist devrim sonrasında en ileri teknik temel hemen yakalanamaz. Marks, sosyalizmi kapitalist toplumdan henüz çıkan ve onun izlerini taşıyan bir toplum olarak ifade ederken Trocki eski toplumdan çıktığı biçimiyle değil gelecekte ve ancak çok yüksek üretici güçler düzeyinde kurulabilecek bir toplum olarak görüyor. Sosyalizmi böyle tanımlayınca elbette geri bir ülkede sosyalizm kurulamaz fikrinin temeli hazırlanmış olur. Trocki üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve üretim ilişkilerinin sosyalist bir nitelik kazanması ile sosyalizmin kurulamayacağını bir de kapitalist ülkelerle yapılan istatistik değerlendirmelerinde en önde olmanın gerektiğini söylüyor. İkinci sıra? Olmaz. En önde. Trocki sosyalizmi komünizme geçişte ilerleyen bir süreç değil belli bir eşik değerinin atlanması ile gerçekleşecek bir proje olarak görüyor! Komünizmin, kapitalizmin mirası üzerinde kurulması ‘bütün alanlarda eski toplumun izlerini taşıyan bu komünist toplum’u yani sosyalizmi zorunlu kılar. Kapitalizmin en önemli mirası sınıfların varlığıdır. İktidardaki proletarya, devlet aygıtının yardımıyla sosyalist inşayı gerçekleştirir. “Sosyalizm yalnızca proletarya diktatörlüğü eliyle yürütülebilir.” (Lenin, Kyevski’ye yanıt) Kapitalizmin bağrından henüz çıkmış olan komünizm olarak sosyalizmde devletin varlığı zorunludur. Sosyalizmde, eski burjuva alışkanlıklar, restorasyon çabasındaki burjuvazinin kalıntıları, proletaryayla ittifak halindeki köylülük, ‘herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar’ ilkesi ile ifade edilen ‘burjuva hukuk’ vardır. Proletarya diktatörlüğü sosyalizm koşullarında, proletaryanın, kapitalizmi restore etmek isteyen burjuvazi üzerindeki egemenlik ve baskı, köylülük ile ittifak aracıdır. Trockistler Marks, Engels ve Lenin’in sosyalizmi sınıfsız, devletsiz bir toplum olarak tanımladığını söyler. Ancak bunu söylerken derin tahlillere girmekten kaçınırlar. Bol laf kalabalığıyla görüşlerinin doğru olduğunu kabul ettirmeye çalışırlar. ‘Marks ve Lenin yazılarında açıkça belirtmişlerdir’ derler ama bu yazıları tahlil edemezler. Bazı genel alıntıları gösterip, konu üzerine temel yazıları göz ardı ederler. “Kapitalizmden çıkan yeni toplum” olan sosyalizmde; kapitalizmin kaçılamayacak kalıntıları vardır. Bunlara bir önceki bölümde değindik. Üretici güçlerin gelişme düzeyi, toplumun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde üretimi henüz sağlayamaz. Bu yüzden ürünlerin paylaşımı insanların ihtiyaçlarına göre değil, ürünlerin üretiminde harcadıkları emeğe göre belirlenir. Diğer yandan sosyalist bir kültür edinen ancak henüz kapitalist kültürün etkisinden tam olarak kurtulamamış insanların varolduğu bir toplumda ‘emeğe göre paylaşım’ zorunludur. ‘Herkesten yeteneği kadar herkese ihtiyacına göre’ ilkesi üretici güçlerin yüksek bir gelişme düzeyine eriştiği ve toplumun kapitalizmin kültürel mirasından kurtulduğu, çalışmanın dışsal bir ‘zorunluluk’ olmaktan çıktığı komünist toplumda mümkündür. Sosyalizmde geçerli olan ‘herkesten yeteneği kadar herkese emeğine göre’ ilkesi bir ölçüde kapitalizmde geçerli olan ‘burjuva hukuk’un devamı anlamına gelir. Marks sosyalizmde burjuva hukukun zorunluluğunu şöyle açıklar: “Burjuva hukuku … komünist toplumun, uzun doğum sancılarından sonra kapitalist toplumun içinden çıktığı biçimiyle ilk aşamasında kaçınılmazdır. Hukuk hiçbir zaman, toplumun ekonomik yapısından ve bu yapının koşullandırdığı kültürel düzeyden üstün olamaz.” (Marks, Gotha Programının Eleştirisi) Lenin bu durumu şöyle ifade eder: "Demek ki, komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde, ‘burjuva hukuk’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrimin yapılmış bulunduğu ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuk’, bireylerin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetini tanıyordu. Sosyalizm üretim araçlarını ortaklaşa mülkiyet haline getirir. İşte bu ölçüde ama ancak bu ölçüde burjuva hukuk yürürlükten kaldırılmış olur.” (…) “Bununla birlikte bu henüz komünizm değildir, ve henüz, eşit olmayan insanlara eşit olmayan (gerçekte eşit olmayan) bir emek tutarı için, eşit bir nicelikte ürün veren ‘burjuva hukuku’nu ortadan kaldırmaz.” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 104) Sosyalizmde, Lenin’in belirttiği gibi ‘burjuva hukuk’ tam anlamıyla ortadan kaldırılmaz. Trockistlerimiz de bu konuda fazla direnmezler zaten: “Sınıfların ortadan kalkmasıyla, herkesin özgür üretici konumuna geldiği bu evrede, emek hala ortak ölçü birimidir, yani ‘burjuva hak’ kavramı bir bakıma geçerliliğini korumaktadır." (Zeynep Güneş, Tek Ülkede Sosyalizm ve Merkezcilik, Sf. 7) “Herkesin ihtiyacı kadarını rahatlıkla alabileceği bir bolluğa henüz ulaşılmadığı ve eşit değerlerin değişimi ilkesinin geçerli olduğu ilk aşamada ‘eşit hak burada - ilke olarak - hala burjuva haktır’ der Marx.” (Mehmet Sinan, Marksizm ve Merkezcilik) Trockistlerimiz, eşit değerlerin değişimi (eşit değerlerden bahseder ama sosyalizmde değer yasası geçerli değildir derler) ilkesi olan burjuva hukukun sosyalizmde geçerli olduğunu söyler. Sosyalizmde burjuva hukukun zorunluluğu kabul etmek Trockistleri derin bir çelişkiye düşürür. Üretici güçlerin görece geriliğini yansıtan ve sosyalist üretim ilişkileri üzerinde yükselen bölüşüm ilişkilerinin ifadesidir ‘herkese emeğine göre’ ilkesi. Bu ilke herkesin harcadığı emeğin bir ölçüsünü ve bu ölçü oranında toplumsal üretimden alınacak payın örgütlenmesini ve denetlenmesini gerektirir. Böylece bölüşüm ilişkileri aynı zamanda hukuksal olarak kendini ifade eder. Gelenek ve görenekten farklı olarak hukuk bir iktidar olgusudur. Her egemen sınıf kendi iktidarını korumak için kendi hukukunu kurar ve korur. Burjuva toplumun hukuku üretim araçları üzerindeki burjuva özel mülkiyetin korunması üzerine kurulmuştur. Proletarya ve ezilenlerin devrimci mücadelesi de burjuva iktidarı ve onun hukuk sistemine yönelik bir saldırıdır. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra kendi iktidarını korumak üzere proleter hukuk sistemini kurar. Proleter hukuk burjuva hukukun tersine üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyete dayanır. Ancak hukuk ‘toplumun ekonomik yapısından’ üstün olamaz. Sosyalizmde üretici güçler, toplumsal üretimin ‘herkese ihtiyacına göre’ kuralıyla paylaşılmasını sağlayacak güce erişmediği için “herkese emeğine göre” ilkesi geçerlidir. Bu ilke bireylerin toplumsal üretim için harcadıkları emek miktarına göre toplumsal üretimden pay almalarına dayanır. Her birey harcadığı emek oranında toplumsal zenginlikten faydalanır. Bu Lenin’in belirttiği gibi bir ölçüde burjuva hukukun devam etmesidir. Ama bir ölçüde. Burjuva toplumda işçi sınıfı ve emekçiler ihtiyaçlarına göre toplumsal üretimden pay almak bir yana asgari geçim koşullarını sağlayacak kadar pay alırlar. Genel olarak vasıflı emek vasıfsız emekten daha fazla ücret alır. Fabrikada işçiler mesaiye kalırlarsa yani daha fazla emek harcarlarsa ücretlerinin üzerine bir miktar da mesai ücreti eklerler. Parça başı ücretlendirme sisteminin olduğu işyerlerinde işçiler ne kadar çok üretirler ve emek harcarlarsa o kadar fazla ücret alırlar. Bu burjuva toplumda ‘herkese emeği kadar’ ilkesinin geçerli olduğu anlamına gelmez. Toplumsal üretime hiçbir katkısı olmayan burjuvazi, işçileri denetlemek için yüksek ücretlerle çalıştırılan şefler, egemen sınıfın temsilcileri bürokratlar, hatta aynı fabrika içinde çalışan işçiler harcadıkları emeğe göre değil kendilerine verilen görevi başarmaları ölçüsünde toplumsal üretimden pay alırlar. Bu şekilde pay almalarını sağlayan harcanan emek değil üretim araçları üzerindeki burjuva mülkiyettir. Sosyalist toplumda burjuva hukukun bir ölçüde devam etmesiyle kastedilen burjuvazinin toplumsal üretimden pay alması değil, emekçilerin ‘ihtiyaçlarına göre’ değil de harcadıkları emeğe göre toplumsal üretiminden pay almalarıdır. Bu emekçiler açısından burjuva üretim ilişkilerinin ve onun ifadesi olan burjuva hukukun parçalanması yeni üretim ilişkilerinin ve onun ifadesi yeni bir hukukun ama ‘herkese ihtiyacına göre’ ilkesine geçilmediği sürece bir ölçüde burjuva olarak nitelenebilecek proleter hukukun kurulması ve korunması anlamına gelir. Üretici güçlerin, bilim ve teknolojinin gelişmesi, tüm dünyada sosyalizmin hâkimiyeti ve komünizme geçiş bir ölçüde burjuva hukukun yerine ‘herkese ihtiyacına göre’ ilkesine dayanan bölüşüm ilişkilerinin geçmesi demektir. Hukuk olgusunun ve kavramının ortaya çıktığı köleci devletlerden bugüne hukuk, mevcut üretim ilişkileri temelinde bir iktidar olgusudur. Onun üzerinde değil ona tabidir. Bir yöneten ve yönetileni öngörür. Trockistlerimizin sosyalizmde burjuva hukukun varlığını kabul etmekle düştükleri çelişki bu noktadadır. Hukukun devam etmesi, bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde egemenliğinin ve iktidarının devam etmesi anlamına gelir. Ve her hukuk, ruhani güçler tarafından değil bir aygıt tarafından uygulanır ve korunur. Hukukun iktidar olgusu olması onun aynı zamanda bir güç ve baskı mekanizması olan devlet aygıtı ile uygulanmasını gerektirir. Sosyalizmde burjuva hukukun devamı, sosyalizmde hala sınıflar, proletaryanın iktidarı ve devlet aygıtının varlığını gösterir. Trockistler burjuva hukukun varlığını kabul ederken onun zorunlu sonucu olan devletin varlığını kabul etmiyorlar. Hiçbir güç tarafından uygulanmayan sınıflar üstü bir hukuk icat ediyorlar. Ya da sivil toplumculardan çalıyorlar! Lenin, ‘burjuva hukuk’un zaten devletin varlığı anlamına geldiğini, ‘burjuva hukuk’un kendi kendine değil, devlet tarafından uygulanmak zorunda olduğunu şöyle belirtir: "Ama, fiili eşitsizliği onaylayan ‘burjuva hukuk’ korunmaya devam edildiğine göre, devlet henüz büsbütün yok olmamıştır. Devletin büsbütün sönmesi için, tam komünizmin gerçekleşmesi gerekir." (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 105) Lenin çok açık olarak “‘burjuva hukuk’ korunmaya devam edildiği" sürece devletin zorunluluğunu belirtiyor. Komünizmin birinci aşamasında ‘burjuva hukuk’ zorunludur diyor, ‘burjuva hukuk’ korunduğu sürece de devlet (proletarya diktatörlüğü) vardır diyor. Daha açık olabilir mi? Lenin devlet ve devrimi, sosyalizmi tahlil ettiği eserinde açık açık “fiili eşitsizliği onaylayan ‘burjuva hukuk’ korunmaya devam edildiğine göre, devlet henüz büsbütün yok olmamıştır" diyor. İşte Trocki’nin ve Trockistlerin sosyalizm üzerindeki açıktan çarpıtmalarının bir örneği. Bu durumu gören Trockistlerimiz durumu kurtarmak için şöyle derler: "Fakat öte yandan şunu da belirtmek gerekir ki, Lenin’in ‘kısmen burjuva hukuk’ derken buna bir de ‘kısmen burjuva devlet’ ibaresini eklemesi konuyu daha açık hale getirmemiş, tersine karıştırmıştır.” (Zeynep Güneş, Marksizmin Işığında) Lenin’in ‘kısmen burjuva devlet’ demesi Trockistlerimize göre konuyu netleştirmemiş, daha da karıştırmış. Trocki ve Trockistlerin sosyalizm anlayışı o kadar doğru ki, Lenin sosyalizmde devletten bahsedince konuyu karıştırmış oluyor. Kendilerine Bolşevik-Leninistler diyen Trockistlerimiz düştükleri zor durumdan “Lenin konuyu karıştırdı” diyerek çıkmaya çalışıyorlar. Trocki ve Trockistlerin temel yöntemi çarpıtma ve çarpıtmayı tekrar tekrar sunmaktır. Lenin’in sosyalizmde devlet olmadığını düşündüğünü onlarca kez tekrarlarlar. Onlarca kez ‘Lenin’e göre sosyalizmde sınıflar ve devlet yoktur’ derler. Ama iş bilimsel tahlile gelince laf kalabalığıyla kaçmaya çalışırlar. Lenin az ilerde sosyalizmde ‘burjuva hukuk’un devletin varlığını zorunlu kıldığını tekrar ifade eder: “Bir yandan üretim araçlarının ortaklaşa mülkiyetini korurken, bir yandan da emek eşitliğini ve ürünlerin bölüşümündeki eşitliği korumakla görevli bir devletin zorunluluğu bu nedenle sürer.” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 105) ‘Burjuva hukuk’ yani ‘emek eşitliği ve ürünlerin bölüşümündeki eşitlik’ (sosyalizmin bayrağındaki temel ilke) komünizme kadar var olacaktır. Lenin, sosyalizmin bayrağında yazan ve temel bölüşüm ilkesi olan bu hukuk (‘burjuva hukuk’) devam ettiği sürece (komünizme kadar) devletin zorunluluğundan böyle bahseder. Gayet açık; ‘burjuva hukuk’ varolduğu sürece ‘burjuva hukuk’u "korumakla görevli bir devletin zorunluluğu bu nedenle sürer". ‘Burjuva hukuk’ sosyalizm aşamasında ve ‘burjuva hukuku’ korumakla görevli devletle birlikte zorunlu olarak var olur. Zaten Lenin ‘Devlet ve Devrim’ eserinin ‘Komünist Toplumun Birinci Evresi’ başlıklı bölümünün büyük kısmını ‘burjuva hukuk’un ve dolayısıyla devletin zorunluluğuna ayırıyor. Trockistler sosyalizmde ‘burjuva hukuk’un devam ettiğini söylüyor. Ama bu kabulün zorunlu sonucu olan devletin varlığını kabul etmek istemiyor. Sosyalizmin bir kısmı hoşa gidiyor, diğer kısmı hoşa gitmediği için kabul edilmiyor. Lenin, tersine kapitalizmin mirası üzerine kurulan komünist toplumda ‘burjuva hukuk’un bulunduğunu ifade ederken, ‘burjuva hukuk’un varlığının devleti zorunlu kıldığını görüyor. *** Trocki sosyalizm ve burjuva hukuk konusunda daha karmaşık düşüncelere sahiptir. Karmaşası olgudan değil Trocki’den kaynaklı. Trocki bir yandan sosyalizmde hala burjuva hukuk zorunludur derken ve ilgili alıntılar yaparken diğer yandan Sovyetler Birliği’ni ‘burjuva hukuku’ uyguladığı için ‘yerden yere’ vurur. Bazen sosyalizmde burjuva hukukun devam edeceğini söylerken bazen yalnızca proletarya diktatörlüğünde burjuva hukuk zorunludur der. Trocki’nin yaptığı alıntılarda sosyalizmde burjuva hukuk devam eder denilirken Trocki zaman yalnızca işçi devletinde burjuva hukuk devam eder olarak yansıtmaya çalışır. Trocki işçi devletinde henüz “herkese ihtiyacına göre” bölüşüm ilkesi uygulanamayacağını bu yüzden emeğe göre bölüşümün zorunlu olduğunu söyler: “İşçi devleti henüz ilk adımlarını atarken herkesin yeteneklerine göre – yani çalışabileceği ve çalışmak istediği kadar – çalışmasını sağlayamayacağı gibi herkesi, yaptığı işten bağımsız olarak ‘ihtiyaçlarına göre’ ödüllendiremez. Üretici güçleri geliştirmek için alışılmış işçi ücreti normlarına, yani tüketim mallarının bireysel emeğin niceliğine ve niteliğine göre bölüşümüne başvurmak gerekir.” (Trocki, İHD, Sf. 66) İşçi devletinde burjuva hukuk devam eder diyor. Konu ile ilgili Lenin’den yaptığı alıntı ise burjuva hukukun yalnızca Trocki’nin anladığı biçimde ‘proletarya diktatörlüğü’nde değil sosyalizmde de devam ettiğini ifade ediyor: “Tüketim mallarının bölüşümüne ilişkin olarak burjuva hukuku doğal ve kaçınılmaz olarak bir burjuva devletini varsayar, çünkü kurallarının uygulanmasını zorlama kapasitesine sahip bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir işe yaramaz. Bundan dolayı komünizm altında sadece burjuva hukuk değil burjuvazisiz bir burjuva devleti bile bir süre varlığını sürdürecektir.” (Leninden aktaran Trocki, İHD, Sf. 72) Trocki’nin yaptığı alıntıda Lenin ‘komünizm altında sadece burjuva hukuk değil burjuvazisiz bir burjuva devleti bile bir süre varlığını sürdürecektir’ diyor. Lenin iki olgunun üzerinde duruyor. Bir; sosyalizmde burjuva hukukun zorunluluğu, iki; hukukunun devlet aygıtını zorunlu kılması. Trocki sosyalizmde burjuva hukukun devam etmek zorunda olduğunu, toplumun ‘herkese ihtiyacına göre’ ilkesini sosyalizm aşamasında henüz uygulayacak durumda olmadığını görüyor. Trocki sosyalizmde burjuva hukukun varlığını kabul ederken anlayışı iki noktada yanlıştır. Birincisi tutarlı olmayıp bazen yalnızca işçi devletinde (Trocki’ye göre bu sosyalizmden ayrıdır) kabul ederken bazen de sosyalizmde kabul eder; bütünsel bir tutarlılık yoktur. İkincisi Lenin’den yaptığı alıntılarda dahi burjuva hukuk devleti zorunlu kılar dense de burjuva hukukun devleti gerektirdiğini kabul etmez. Sosyalizmde devletin zorunluluğuna yukarıda bir ölçüde değindik, ileride de değineceğiz. Trocki’nin sosyalizmde burjuva hukuk konusundaki tutarsızlığına bir örnek verelim. Trocki SSCB anayasasını incelerken bölüşüm ilişkilerine dair şöyle diyor: “‘… Herkesten yeteneğine göre, herkese işine göre’. İster inanın ister inanmayın bu, haydi anlamsız demeyelim, kendi içinde çelişkili formül, söylev ve gazete makalelerinden, temel devlet yasasının titizlikle hazırlanmış metnine geçirilmiştir. Yalnızca yasa yapanların düşük teorik düzeylerini değil, aynı zamanda iktidar tabakasının bir aynası olan yeni anayasanın içine işlemiş yalana da tanıklık eder bu ifade.” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 358) İster inanın ister inanmayın bu formül Trocki’ye göre tamamen uydurma ve kendi içinde çelişkilidir. Stalinciler bu formüle Marks’ın ünlü ‘herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre’ formülüne revize ederek ulaşmışlardır: “Komünist toplumun karakterine ilişkin olarak Marks şu formülü kullanmıştı: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre’. Bu formülün iki parçası birbirinden ayrılamaz. … anayasanın yazarları, bir bütün olan bu komünist ilkeyi ikiye bölmüş, ikinci yarısını belirsiz bir geleceğe ertelemiş, birinci yarısının zaten gerçekleşmiş olduğunu ilan etmiş … hepsine birden ‘Sosyalizm ilkesi’ adını vermiş ve bu tahrifat üzerine anayasalarının yapısını dikmişlerdir!” (Trocki, İhanete Uğrayan Devrim, Sf. 359) Trocki Marks’ın en önemli eserlerinden haberi olmasa gerek. Sosyalizmin zorunlu ilkesini üretici güçlerin düzeyine sıkı sıkıya bağlı olan bölüşüm ilişkilerinden çıkaramasa dahi Marks’ın birçok yazısında görebilirdi. Ancak o da mümkün olmamış. Trocki bu formülü Sovyet ‘yasa yapıcıları’nın düşük düzeyine bağlarken Marks bu formülü söyle ifade eder: Gotha programı Sf. 28, 3. ve 4. prf. Görüldüğü gibi belli bir emek harcaması üzerinden belli bir oranla bir miktar emeği geri almak Stalincilerin icadı değil sosyalizmin bölüşüm ilkesidir. Trocki sosyalizmde burjuva hukuku kabul ederken tutarlı değildir ve bunun ne anlama geldiğini anlayamamıştır. Bu kadarı Trocki ve Trockistlerimiz için yeterli değildir, devam edelim. d. Sosyalizmde Çalışmanın Düzenlenmesi Sosyalizm proletaryanın iktidarı ile baskı ve sömürüden kurtuluş anlamına gelse de kapitalizmin tüm pisilik ve kalıntılarının tamamen yok edildiği anlamına gelmez. Ezilen yığınlar baskı ve sömürüden kurtulmuşlardır; ancak üretici güçlerin düzeyinin ve ekonomik altyapının dayattığı sorunlardan ve kapitalizmin bazı kalıntılarından kurtulamamışlardır. Çünkü sosyalizm bir geçiş toplumudur ve geçiş toplumu ‘geçişsel’ kalıntıları barındırır. Proletaryanın iktidara gelmesi insanların bir anda burjuva kültürün etkisinden ‘arınmasını’ sağlamaz. Binlerce yıldır şekillenen, gelişen ve yerleşen sömürü sınıfların kültürü ve etkisinin kısa bir süre içerisinde yok olması beklenemez. Sorun yalnızca kültür, burjuva alışkanlık ve yaşam tarzı sorunu değildir. Böyle olsaydı geçmiş toplumdan kalan ve yalnızca üstyapıya ilişkin bir sorun olarak tanımlanabilirdi. Oysa geçmiş toplumun kalıntıları ifade edilen kapitalist kültürel mirasla birlikte ekonomik mirastır. Üretici güçlerin gelişme düzeyinden kaynaklanan ve kendisini sınıfların varlığında ve ‘burjuva hukukunda’ gösteren altyapısal bir sorundur. Bu nedenle sosyalizmde üretici güçlerin düzeyi henüz sınıfların henüz ortadan kalkması, burjuva hukukun yok olması ve bunun doğrudan sonucu (bir yönüyle de nedeni) olan kapitalizmin kültürel mirasından tamamen ‘arınmış’ yeni insanın yaratılması için yeterli değildir. Üstyapı kurumlarından biri olan kültür altyapının kısıtlamalarından kurtulamamaktadır. Kapitalizmin kültürel mirasından ‘tamamen’ kurtulması, yeni insanın yeşermesi için gerekli koşulları komünizmin ikinci aşaması sağlar. Bu, sosyalizmde, insanlar hiçbir değişim geçirmeyecek, kapitalist toplum insanı aynen yaşayacak anlamına gelmez. Bu diyalektik ve bilime aykırıdır. Değişen toplum, yıkılan kapitalizm yerine kurulan sosyalizm yeni bir sosyalizm modeli yaratacaktır. Ancak sosyalizmin geçişsel özelliği gibi bu insan modeli de kapitalizmin kültürel etkisinden ‘tamamen’ kurtulamamıştır. Dikkat etmek gerekir, birçok yönüyle kurtulmuştur; ancak ‘tamamen’ kurtulamamıştır. ‘Tamamen’ kurtuluş ve gerçek anlamda özgürlük maddi koşulların olgunlaşması yani komünizm ile mümkündür. Sosyalizmde üretim henüz tüm toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde değildir. Bu koşulların sonucu olarak sosyalizmde insanlar çalışmayı henüz içsel bir zorunluluk haline getiremez. Toplumsal sınıflar ve eşitsizlikler, kültürel kalıntılar varlığını devam ettirmektedir. Üretici güçlerin yüksek düzeyde gelişmesi toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere daha az emek harcamasını sağlar. Bilim ve teknolojinin gelişmesi, üretim tekniğinin ilerlemesi daha düşük emek miktarı ile daha yüksek bir emek miktarı ile ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, çalışma süresinin azalması anlamına gelir. Böylece insanlar çalışmaya daha az, kültürel ve entelektüel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilirler. Üretim tekniğinin gelişmesi ile işbölümüne olan kölece bağımlılık ortadan kalkar ve insanın çok yönlü eğitim ve gelişimi sağlanır. Bu durum çalışmayı yük olmaktan çıkartarak insanın gelişiminin bir parçası ve bir zevk haline getirilir. Çalışma içselleşir, dışsal bir zorunluluk olmaktan çıkar. Ama; üretici güçlerin yüksek bir gelişme seviyesinde yani komünizmin ikinci evresinde. Sosyalizmde ise üretici güçlerin seviyesi, kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkması ve çalışmanın içsel bir ihtiyaç haline gelmesi için yeterli değildir. Bu yüzden çalışma bir aygıt tarafından denetlenmeli ve uygulanmalıdır. Bir yönüyle dışsal bir zorunluluk olmaya devam etmektedir. Lenin’in ‘burjuva hukuk’ ile kastettiği ‘herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre’ ilkesidir. Bu ilkeye göre çalışmayan, emek harcamayan toplumsal üretimden pay alamaz ve herkes toplumsal emekteki payı oranında toplam üründen pay alır. Yani herkes ne kadar emek harcamışsa o oranda toplumsal üründen pay alınır. Sosyalizmde bu ‘hukuk’ bir kuraldır ve insanların çalışması için bir zorunluluktur. Lenin, sosyalizmde çalışmanın devlet tarafından uygulanan kurallar ile denetlenmesi gerektiğini belirtir. Sebep olarak şöyle söyler: “Çünkü, kapitalizm yıkıldıktan hemen sonra, insanların hiçbir tür hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı hemen öğrenecekleri, ütopyaya düşmeden düşünülemez” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 105) Lenin sosyalizmde ‘insanların hiçbir tür hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı’ öğrenemeyeceklerini belirtirken aynı zamanda bu hukuku uygulayan devletin zorunluluğunu da ortaya koymuş oluyor. Trockistlerimiz de sosyalizmde çalışmanın bir ihtiyaç haline gelmediğini, bir zorunluluk olmaya devam ettiğini söylüyor: “Çalışmanın zorunluluğunu koruduğu bu evrede, kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki henüz tamamen ortadan kalkmamıştır.” (Zeynep Güneş, Tek Ülkede Sosyalizm ve Merkezcilik, Sf. 7) Mademki, sosyalizmde, çalışma insanlar için ihtiyaç haline gelmemiş, insanların çalışması nasıl güvenceye alınacak, çalışmayan insanlar ne olacak? Trockistler bu soruya cevap veremez. Oysaki bu sorular çalışmanın içsel bir ihtiyaç haline gelmediği koşullarda ortaya çıkan sorulardır. Çalışmanın zorunluluğunu koruduğu ama çalışmanın bir ihtiyaç ve bir zevk haline gelmediği bu evrede insanların çalışmalarını denetleyecek, yönlendirecek ve hatta çalışmamakta direnenleri cezalandıracak bir devlet aygıtı zorunluluğunu devam ettirir. Sosyalizmde çalışmak zorunludur ve çalışmayan yemez. Ama hukuk toplumun ekonomik ve kültürel yapısının üzerinde olmaz. Yani çalışmanın içselleştirilmesi için kültürel ve maddi düzey yeterli değildir. Bu yetersizlik, bu kuralın (‘burjuva hukuk’un) uygulanmasını sağlayacak devlet aygıtını zorunlu kılar. Çalışmanın zorunluluğu (bir nevi ‘burjuva hukuk’un zorunluluğu) devletin (proletarya diktatörlüğünün) varlığını zorunlu kılar. Trockistlerin sosyalizm ve devlet konusunda çelişkilerinden biri de budur. Çalışma bir zorunluluk iken devletin varlığını inkar ederler. Görüldüğü gibi, sosyalizmde ‘burjuva hukuk’ ve çalışmanın zorunlu olmasından dolayı devletin zorunlu olduğunu bizzat Lenin belirtmiştir. Devlet komünizmin ilk aşaması olan sosyalizmde değil komünizme (komünizmin ikinci aşamasına) geçiş ile sönecektir. Trockistler, bugün için yakın bir geleceği ifade etmeyen komünizmin üst aşamasını çarpıtmaya ihtiyaç duymamışlardır. Trocki ve Trockistler öncelikli olarak sosyalizme, sosyalizm koşullarındaki proletarya diktatörlüğüne karşı bir ideolojik, anti-komünist savaş başlatmışlardır. Hem de proletaryanın büyük önderi Lenin’in adını kullanmaya çalışarak. (Trocki’nin öncesinde ‘düzenbaz’ dediği Lenin. İlerde değineceğiz.) Bu savaş soyut bir ideolojik savaş değil, aynı zamanda dünya burjuvazisinin sosyalizme saldırısının bir parçası olarak şekillenmiştir. Ülke içinde ve dışında sosyalizmi, halkaların gözünde karalama, onun yenilgisinin zorunluluğunu vaaz etmeye dönüşmüştür. e. Sosyalizmde Kafa ve Kol Emeği Arasındaki Çelişki Lenin ‘Devlet ve Devrim’ kitabının bir sonraki (Komünist Toplumun Birinci Evresinden sonraki) bölümü olan ‘Komünist Toplumun Üst Evresi’ başlıklı bölümde sosyalizmde devletin zorunlu olduğunu, ancak komünizme geçişle birlikte devletin sönmesinin ön koşullarının oluştuğunu netlikte ortaya koymaktadır. Lenin bu bölüme Marks’tan bir alıntıyla başlıyor: "Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı ve onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasında karşıtlık yok olacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok yönlü gelişmesiyle birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir.” (Marks, Gotha Programının Eleştirisi) Marks yukarıdaki paragrafta komünizmin ikinci evresini tarif ediyor. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığın ancak komünizmin ikinci evresinde yok olacağını, dolayısıyla sosyalizm koşullarında bu karşıtlığın mevcut olduğunu belirtiyor. Sosyalizmde, kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığın devam ettiğini Trockistlerimiz de kabul eder: “Çalışmanın zorunluluğunu koruduğu bu evrede, kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki henüz tamamen ortadan kalkmamıştır.” (Zeynep Güneş, Tek Ülkede Sosyalizm ve Merkezcilik, Sf. 7) Trockistlerimiz bu olguyu kabul ederler. Lenin, Marks’tan yukarıdaki alıntıyı yaptıktan hemen sonra: “Devletin büsbütün sönmesinin ekonomik temeli, kafa emeği ile kol emeği arasındaki tüm karşıtlık yok olacak ve dolayısıyla, çağdaş toplumsal eşitsizliğin, yalnız toplumsal eşitsizliğin, yalnız üretim araçlarının toplumsallaşmasının, yalnız kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinin hiçbir şekilde kökünü hemen kurutamayacağı başlıca kaynaklardan biri yok olacak kadar yüksek bir gelişme derecesine erişmiş komünizmdir.” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 106) Devlet ancak kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığın ortadan kalktığı (Marks’tan alıntıya bakınız) komünizmin ikinci evresinde, ‘yüksek bir gelişme derecesine erişmiş’ komünizmde sönebilir. “Devletin büsbütün sönmesinin ekonomik temeli, kafa emeği ile kol emeği arasındaki tüm karşıtlık yok olacak” olmasıdır. Çok net: devletin sönmesinin koşullarından birisi kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığın yok olmasıdır. Daha açık nasıl ifade edilebilir? Sosyalizmde ise kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlık devam etmektedir, dolayısıyla sosyalizmde devlet (proletarya diktatörlüğü) varlığını devam ettirmektedir. Trocki sosyalizmde kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin devam ettiğini söylemiyor mu? Lenin bu çelişki devam ettiği sürece devlet sönemez, varlığını devam ettirir demiyor mu? Proletaryanın iktidara gelmesi, üretim araçlarına tüm halk adına el koyması, tarımı kolektifleştirmesi henüz sınıfların ortadan kalkması için yeterli değildir. Üretim ilişkileri kökten değişmiş, burjuvazi toplumsal bir sınıf olarak ortadan kaldırılmıştır. Ancak proletarya ve köylülük varlığını devam ettirmektedir. Üretici güçlerin gelişme düzeyinden kaynaklanan ve sosyalizmin komünizme geçiş için zorunlu bir aşama olmasının sebebi bu temel gerçektir. Üretici güçlerin yüksek bir gelişme düzeyi köylerin gelişimini ve teknik temelini arttıracak; kent-kır arasındaki çelişkiyi çözecek ve sosyalizmdeki proletarya ve köylülük ayrışmasını/çelişkisini ortadan kaldıracaktır. Kır ile kent arasındaki çelişkinin çözülmesine yok açan üretici güçlerin yüksek gelişme düzeyi kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin çözümünün zeminini hazırlar. Artık toplumun her üyesi yalnızca kol işçisi veya kafa emekçisi olarak ayrılmayacak; her çalışan aynı zamanda (çalışmanın içselleşmesiyle ve harcanan emek gücünün minimuma inmesiyle birlikte) kültür, sanat ve entelektüel olarak çok yönlü gelişmiş bireyler olacaktır. Kafa emeği ile kol emeği birleşecek, çelişki ortadan kalkacaktır. Proletarya ve köylülük dahil sınıfların ortadan kalkması ile toplumun kafa emekçisi-kol emekçisi; devletin ortadan kalkmasıyla da yöneten-yönetilen bölünmesi/çelişkisi (sömürücü toplumlardaki çelişkiyle bir değildir) ortadan kalkmıştır. Ancak sosyalizmde kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki varlığını devam ettirir. Devletin ortaya çıkışı toplumun sınıflara ayrılmasının sonucu olduğu gibi; aynı zamanda toplumsal işbölümünün artması; kafa emeği ile kol emeğinin ayrışmasının da sonucudur. Bu olgular birbirine bağlıdır: “En büyük maddi ve zihinsel işbölümü, kent ile kırın ayrılmasıdır. Kent ile kır arasındaki karşıtlık, barbarlıktan uygarlığa, aşiret düzeninden devlete, bölgesellikten ulusa geçişle birlikte ortaya çıkar, ve zamanımıza kadar bütün uygarlık tarihi boyunca sürüp gider.” (Engels) Üretici güçlerin gelişmesinin düşük bir düzeyinde tarımdan zanaat ve ticaretin ayrılması ile ortaya çıkan toplumsal işbölümü ilkel komünal toplumun dağılmasına neden olmuştur. Üretici güçlerin gelişmesi, üretim araçlarının ortaklaşa kullanımın (tarihsel olarak) gerici bir olgu haline gelmesi ile özel mülkiyet ortaya çıkmış; toplumsal işbölümü daha da gelişmiştir. Sınıfların ortaya çıkışı; toplumun bir yanda üretim araçlarına sahip olanlar diğer yanda üretim araçlarına sahip olmayanlar olarak bölünmesi mülk sahibi sınıfların egemenliğini korumak için devlet aygıtını ve toplumdan ayrı bir silahlı gücü gerektirdi. Böylece ilk toplumsal işbölümü ile temelleri atılan kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki sınıfların ve devletin ortaya çıkışı ile daha da keskinleşti. İki yönüyle: Kültür, sanat, felsefe, bilimsel uğraşılar hayatlarını çalışarak geçirmek zorunda olan emekçilerden ayrı bir alan haline gelerek; mülk sahibi, çalışmak zorunda olmayan sınıfların ve temsilcilerinin egemenlik alanı haline gelmiştir. Bu yönüyle zihinsel emek, bedensel emekten ayrılmış ve ona karşıt bir hale gelmiştir. Devletin ortaya çıkışı ile toplum bir tarafta yöneten, yönetme ‘zanaatı’nı görev edinenler ile diğer tarafta yönetilenler olarak bölünmüştür. Toplum işlerinin düzenlenmesi emekçilerden ayrı bir alan haline gelerek egemen sınıf temsilcilerinin düzenleme ve yönetme alanı haline gelmiştir. Bu yönüyle de zihinsel emek ile bedensel emek birbirinden ayrılmıştır. Trocki devletin ortadan kalkması için sınıfların ortadan kalktığı ancak kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin çözülmediği bir sosyalizm projesi üretiyor. Devletin ortadan kalkması için kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki ortadan kalkmalıdır; ki bu da sınıfların ortadan kalkmasından sonra değil onunla birlikte işleyen bir süreçtir. Trocki’nin sandığının aksine sınıflar sosyalizmde değil komünizmde ortadan kalkar ve devlet komünizmde söner. Trocki kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin sosyalizmde henüz varlığını koruduğu kabul ederken devletin sönmüş olduğunu iddia ediyor. Oysa devletin yok olması için emekçilerin kültür, sanat, teknik ve entelektüel bilgi birikimine sahip olması (sosyalizmde bu giderek gerçekleşir), toplumsal işlerin örgütlenmesini anlamında yönetme alışkanlığını kazanması için kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkması gerekir. Böyle bir maddi temel olmadan, toplumsal işlerin –komünist parti önderliği olmadan- halk tarafından yönetimi sağlanacak durumda değildir. Sosyalizmde kafa emeği ile kol emeği arasındaki uzlaşmaz çelişki ortadan kalkmıştır. çelişki uzlaşmaz niteliğini kaybetmesine rağmen varlığını sürdürmektedir. Artık halkın egemenlik altına alınmasına hizmet edememekte, toplumsal mülkiyet temelinde; sosyalizm koşullarında varlığını sürdürmektedir. Üretici güçlerin gelişmesi, halkın kültür, sanat, teknik vb. eğitimi ve yaratıcılığının gelişmesiyle, halkın devlet yönetimine katılımıyla giderek azalmaktadır. Komünizme yaklaşıldıkça ortadan kalkma yolundadır. Sosyalizmde devletin halk üzerinde baskı aracı olmaktan çıkması; proletaryanın devleti olması yöneten-yönetilen çelişkisinin (kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin görünümlerinden birisi) ortadan kalktığı anlamına gelmez. Proletarya devleti ile halk yığınların bin yıllardır ezilen ve yönetilen olmaktan çıkmış bizzat yöneten hale gelmiştir. Proletarya ve halkın demokratik mekanizmalarla, Sovyetlerle devlet yönetimine katılması çelişkinin ortadan kalktığını değil azaldığını gösterir. Kapitalizmin kalıntılarının varlığını devam ettirdiği sosyalizm koşullarında yığınların devlet yönetimini sosyalizmin inşasının bilgi birikimine sahip bir önderlik –parti- olmadan gerçekleştirilmesi düşünülemez. Bu nedenle sosyalizmde yöneten-yönetilen çelişkisi (kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişki gibi) uzlaşmaz değil yok olmakta olan bir çelişkidir. Tersinden düşünürsek (Trockistlerin mantığından) zihinsel emek ile bedensel emek arasında çelişki mevcutken yönete-yönetilen, parti-yığın ilişkisi ve devletin olmaması Trockistlerin çelişkisi ve ‘projeci’liğinin göstergesidir. Partinin varlığı dahi kendi başına önder-yığın ve kafa-kol emeği arasındaki çelişkinin devam ettiğinin göstergesidir. Yığınların devlet yönetimine katılması, bürokrasiye karşı savasım yöneten-yönetilen çelişkisine karşı mücadeledir. Devletin ortadan kalkması için bir devlet biçimi olan demokrasinin aşılması, halkın kamusal işleri önderlere gereksinme duymadan yani bilimsel bilgi birikimine kendisi sahip olarak yapması gerekir. Bu da kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin yok olduğu komünist toplumu gerektirir. Bu komünist toplumun alt aşaması (sosyalizm) ile üst aşaması arasındaki temel ayrımdır. Lenin üst aşama ile ilgili üç nokta üzerinde durur: “‘Yukarı’ aşama: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre’. Bu ne zaman olanaklıdır? 1- zihinsel emek ile bedensel emek arasındaki çelişki ortadan kalktığı zaman; 2- çalışma, birincil yaşamsal gereksinim haline geldiği zaman (Önemli not: Çalışma alışkanlığı herhangi bir zorlanma gerektirmeden kural halini alıyor!); 3- üretici güçler büyük bir büyüme gösterdikleri zaman, vb. Açıktır ki, devletin tam olarak yok olmaya yüz tutuşu ancak bu yüksek aşamada olanaklıdır. Bu, önemli.” (Lenin, Gotha Programının Eleştirisi Üzerine Notlar) Lenin dediği gibi kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkması (1. madde) ve buna bağlı olarak devletim tam olarak sönmeye yüz tutuşu (3. madde) sosyalizmin değil komünizmin özellikleridir. Trocki, sosyalizm koşullarında kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalkmadığını kabul ediyor. Bu çelişki ortadan kalkmamıştır diyor ama bu kabulün zorunlu sonucu olan devletin varlığını kabul etmek istemiyor. Lenin, üzerine basa basa söylüyor: ‘Devletin büsbütün sönmesinin ekonomik temeli, kafa emeği ile kol emeği arasındaki tüm karşıtlık yok olacak’. Kafa emeği ile kol emeği arasında karşıtlığın hala mevcut olduğu sosyalizmde ‘devletin sönmesinin’ ekonomik temeli mevcut değildir. Trockizm ile Leninizm kökten farklıdır. Lenin bir hata mı yaptı da Trockistlerin tersini söyledi. Belki de bir paragrafa mahsus bir dil sürçmesidir! O zaman bir iki paragraf sonrasına bakalım Lenin ne demiş: "Bundan ötürü bu sürecin süresini, komünizmin üst evresinin gelişme hızına bağlılığını belirterek ve bu sönmesinin mühlet ya da somut biçimleri sorununu tamamen askıda bırakarak, devletin kaçınılmaz sönmesinden başka bir şeyden söz etme hakkına sahip bulunmuyoruz.” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 106) Lenin burada iki noktaya dikkat çekiyor. Birincisi devletin sönmesi hakkında kesin bir süre verilemez. İkincisi ve konumuz açısından önemli olanı ise bu sönmenin ‘komünizmin üst evresinin gelişme hızına bağlılığı’dır. Yani devletin sönmesi sosyalizmde değil, komünizmin üst evresinde mümkündür ve bu sönmenin süresi de ‘komünizmin üst evresinin gelişme hızına’ bağlıdır. Lenin belki de yine bir dil sürçmesi yapmıştır. Lenin, bu kadar açık konuşmasına rağmen Trockistler hala anlamamaktadır (çarpıtmaktadır). Bu yüzden Lenin daha da açık konuşur: "Komünizmin ‘üst’ evresinin gelmesini beklerken, sosyalistler toplumdan ve devletten, çalışma ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı denetimi uygulamasını isterler; bu denetim kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinden, işçilerin kapitalistler üzerinde denetiminden başlamalı ve memurlar devleti tarafından değil silahlı işçiler devleti tarafından uygulanmalıdır.” (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 106) Lenin, burada da, komünizmin üst evresi ‘beklenirken’ yani komünizmin alt evresinde devletin en sıkı denetimi uygulamasından bahsediyor. Evet, Trockistler şaşırmış olabilir ama Lenin sosyalist devletin görevlerinden birisinden bahsediyor. Trockistler hala ‘Lenin komünizmin ilk evresinden değil, sosyalizmden önceki proletarya diktatörlüğünden bahsediyor’ diyebilirler. Sabırla devam edelim. Lenin, komünist toplumun ilk evresinde (sosyalizmde) devletin denetim görevinden başka bir yerde şöyle bahsediyor: “Kayıt ve denetim: komünist toplumun, ilk evresinde, hem ‘yoluna konması’, hem de düzenli işlemesi için özsel olan, işte budur. Burada, bütün yurttaşlar, silahlı işçiler tarafından kurulmuş olan devletin ücretli köleleri durumuna dönüşürler. Bütün yurttaşlar bir tek devlet ‘kartel’inin, bir tek tüm halk ‘kartel’inin görevlileri ve işçileri olurlar. Önemli olan, herkesin eşit bir çaba göstermesini, çalışma kurallarına tastamam uymasını ve eşit bir ücret almasını sağlamaktır." (Lenin, Devlet ve Devrim, Sf. 111) Lenin bir önceki paragrafta denetlemenin işçi devleti tarafından yapılacağını belirtmişti. Bu paragrafta ise komünist toplumun ilk evresinde yani sosyalizmde denetimin devlet tarafından yapılacağı açıklıkla ortaya koyuluyor. Ayrıca sosyalizmde, bir benzetmeyle tüm yurttaşların "bir tek devlet ‘kartel’inin, bir tek tüm halk ‘kartel’inin görevlileri ve işçileri” haline geldiği belirtiyor. Ve artık son noktayı koymanın zamanı gelmiştir. Sosyalizmde devlet vardır ve ancak komünizme geçişle birlikte devletin sönmesine geçişi sağlayacak kapı ardına dek açılır: "Komünist toplumun birinci evresinden üst evresine ve sonuç olarak, devletin tamamen sönmesine geçişi sağlayacak kapı, o zaman ardına dek açıla | |||