|
|
KÜÇÜK BURJUVA OPORTÜNİZMİNDEN KARŞI-DEVRİM UŞAKLIĞINA: TROCKİZM ( 5 Bölüm ) |
|
|
5. Sömürge Ülkelerde Devrimci Strateji ve Trockist Aşamasız Devrim 5.1. Sömürge Ülkelerde ‘Sürekli Devrim’ Stratejisi 5.3. Sömürge-Emperyalist Ülke Ayrımı Kalktı mı? 5.4. Sömürge Ülkelerde Devrimci Komünist Strateji 5.4.1. Sömürge Ülkelerdeki Nesnel Koşullar 5.4.2. Sömürge Ülkelerde Devrimin Aşamaları a. Sömürge Ülkeler Burjuvazisi b. Sömürge Ülkelerde İttifaklar c. 1925-27 Çin Devrimi ve Kuomintang Deneyimi d. Arnavutluk ve Bulgaristan Örnekleri 5.5. Türkiye’de Trockist Stratejiler ve Etkilenmeler 5.5.1. Türkiye Devriminin Aşamaları ve Trockizm 5.5.2. Stratejide Oportünizmin Kaynağı: Trockist Tezler 5.5.3. Trockizm’e ‘Sempatik’ Atıflar 5.5.4. Türkiye’de Demokratik Devrim Stratejisi Zorunludur 5.5.5. Türkiye Ulusal Burjuvazisi Üzerine 5.5.6. Hangi Demokratik Devrim? 5.5.7. “Devrimci Demokrasiden Reformizme” mi? 5.6. Anti-Kapitalist Olmadan Anti-Emperyalist Olunur mu? 5.6.1. Irak, Afganistan, Filistin, Lübnan Ulusal Direnişleri 5.6.2. Venezüella, Brezilya, Ekvator’da Anti-Emperyalist Yönelimler 5.7. Sömürge Ülke Devrimleri Üzerine Sonsöz 5. Sömürge Ülkelerde Devrimci Strateji ve Trockist Aşamasız Devrim Rusya’da demokratik devrimin imkansızlığı teorisini üreten; emperyalist ekonomizmle birçok noktada buluşan Trocki, demokratik devrim aşamasını reddederek doğrudan sosyalist devrimi savunuyordu. Rusya’da nesnel koşullar ve yığın hareketinin düzeyi demokratik devrim için olgunlaşmışken, sosyalist sloganları dayatmak yığın hareketinden kopmak, yığınların acil talep ve bilinç düzeylerine bakmadan onlara sloganlarını dayatmak anlamına gelir. Bu da yığınlardan tecrit olmayı; köylülük ve emekçi kitlelerden zamansız bir kopmayı getirir. Komünist parti, strateji ve taktiklerini belirlerken temel olan öncünün istekleri değil, yığın hareketinin düzeyi ve nesnel koşullardır. Lenin, sosyalist devrim sloganının arkasına sığınarak, demokratik devrimin gerektirdiği görevleri ve ittifakları savsaklayanların sosyalizme ihanet etmekte olduğunu söyler: “Bununla birlikte, bundan, bağımsız ve geçici olsa bile, bugünkü durumda, hayati olan görevleri unutmak, yokumsamak ya da görmezden gelmemiz yolunda çıkarsamalar yapmak, saçmalık ve gericilik olur. Otokrasiye karşı savaşım, sosyalistler için geçici ve kalıcı olmayan bir görevdir, ama herhangi bir şekilde bu görevi görmezlikten gelmek ya da savsaklamak, sosyalizme ihanete ve gericiliğe hizmet etmeye varır. Proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü, kuşkusuz yalnızca kalımlı olmayan geçici bir amaçtır, ama bu amacı demokratik devrim dönemi içerisinde savsaklamak düpedüz gericiliktir.” (Lenin, İki Taktik, Sf. 79) Trocki, demokratik devrimin imkansız ve proletarya açısından kabul edilemez olduğunu, proletaryayı demokratik sınırlar içinde hapsettiğini iddia ederek Lenin’in demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş fikrine karşı çıkıyordu. Bu tezin baştan sona yanlış temellere dayandığını; Marksist bir tahlil olmadığını önceki bölümde gösterdik. Trocki, oportünist tavrında ‘tutarlı’ davranıyor ve Rusya için savunduğu teoriyi sömürge ülkelerdeki demokratik devrime karşı savunuyor.
5.1. Sömürge Ülkelerde ‘Sürekli Devrim’ Stratejisi Trocki sürekli devrim teorisini Rus devriminin sorunlarına çözüm getirmek amacıyla inşa etmişti. Ekim devriminden sonra Trocki yükselen sömürge devrimlerini dikkate alarak bu teoriyi sömürge devrimlerine de uyarladı. Teoride değişiklik yoktu. Temel tezler baştan sona aynı idi. Tek farklılık demokratik devrim aşamasında olan Rusya’nın yerini yine demokratik devrim aşamasında olan sömürge ülkeler almıştı. Trocki sürekli devrim teorisini daha ciddi ve tezlerini daha kesin bir şekilde ortaya koyma ihtiyacı duymuştu. Özellikle 1925-27 Çin devrimi üzerine yapılan tartışmalarda sömürge ülke devrimleri üzerine görüşlerini ortaya koymuştur. Trocki sömürge ülkelerde demokratik ve ulusal taleplerin bir demokratik devrimle çözülemeyeceğini ancak sosyalist devrimle çözülebileceğini söyler: “Orada Çin devriminin bundan sonraki gelişiminin ancak Çin proletaryasının iktidarın fethi için yüz milyonlarca yoksul köylüyü kendi arkasına takarak vereceği mücadelesi biçiminde gerçekleşebileceği sonucuna ulaşmıştık. Çin’deki temel burjuva ve demokratik sorunların çözümü tamamıyla proletaryanın diktatörlüğünde bir sonuca ulaşır. Buna karşı proletaryanın ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünü öne sürmek, kendini, Koumintang’la yapılan koalisyonla zaten çoktan kat edilmiş aşamalara devrimi geri sürüklemeye çabalayan gerici girişimlere adamak demektir.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 273) Demokratik taleplerin bir demokratik devrimle hayata geçirilemeyeceği, demokrasinin sosyalizm olmadan mümkün olmadığını iddia eden emperyalist ekonomizmi yukarıda tartıştık. Demokratik taleplerin kapitalizm koşullarında gerçekleşmesi mümkündür. Trocki yola yine emperyalist ekonomizmin yanlış tezleriyle çıkıyor. Yola nasıl çıkarsa öyle devam eder. Demokratik ve ulusal talepler yalnızca proletarya diktatörlüğü ile hayta geçebiliyorsa sömürge ülkelerde demokratik devrim imkansızdır. İmkansız olan bir formülü savunmak, hem de proletarya diktatörlüğünün karşısına çıkarmak düpedüz gericiliktir. Sömürge ülkelerde demokratik talepler savunulmalıdır. Ancak demokratik devrim için değil sosyalist devrim için. Bu talepler geçiş talepleri niteliğindedir. “Proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü –köylülüğe önderlik eden ve demokratik programı hayata geçiren bir proletarya diktatörlüğünü ikame eden- bir masal, bir kendini kandırma ya da daha da kötüsü Kerenskizm veya Kuomintangcılıktır. “Bir yanda Kerenski veya Çan Kay-Şek rejimi ile diğer yanda proletarya diktatörlüğü arasında herhangi bir ara devrimci rejim ne vardır ne de olabilir. Ve her kim böyle bir çıplak formülü ileri sürüyorsa Doğunun işçilerini kandırmakta ve yeni felaketlerin hazırlığını yapmaktadır.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 341) Çin de demokratik devrim imkansız, sosyalist devrimse kolay kolay gerçekleşebilir değildir Trocki’ye göre. Demokratik talepler üzerinden yükselen Çin devrimi, bir demokratik devrim olarak gerçekleşemez; sosyalist devrim olarak gerçekleşmesi içinse uluslararası proletaryanın devrimi gerekmektedir: “Bu perspektifin daha ileri bir gelişimi –demokratik devrimin sosyalist devrime büyüme olasılığı- bütünüyle ve yalnızca dünya devriminin gidişatına ve bu dünya devriminin tümleşik bir parçası olarak Sovyetler Birliği’nin ekonomik ve politik başarılarına bağlıdır.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 49) Sosyalist devrim bütünüyle dış koşullara bağlıymış. Çin proletaryası tek başına sosyalist devrimi gerçekleştiremezmiş. Görüldüğü üzere yeni bir şey yok. Eski tezler, eski görüşler bu sefer sömürge ülkeler için tekrarlanıyor. Nesnel gerçekler Trocki’yi zaman zaman zorluyor. Trocki kendi tezleriyle çelişmek zorunda kalıyor. Ancak bunlar doğru yönelimler haline gelmeyip Trocki’nin çelişkileri olarak kalıyor.
Kapitalizmin birinci evresinde burjuvazi ülkesi içindeki sınırları kaldırmış, ulusal birliğini sağlamıştır. Kapitalizmin hızlı gelişmesiyle ekonomide ve dolayısıyla siyasette hegemonyasını sağlamıştır. Ülke sınırları içerisinde egemenliğini sağlayan burjuvazi bununla yetinemezdi. Rekabet onu daha güçlü olmaya, yeni pazar, meta ihraç alanları ve hammadde kaynaklarına yönlendiriyordu. Burjuva devrimini ilk tamamlayan, feodallerle uzlaşma biçiminde olsa da burjuvazinin ilk iktidara geldiği ülkelerden olan İngiltere’de, burjuvazi sanayinin gelişme düzeyi itibarıyla ülke sınırlarını çoktan aşmıştı. Meta üretiminin boyutları İngiltere içindeki pazardan çok daha büyüktü. Sömürge ülkelerle yapılan ticaret burjuvaziye büyük karlar sağlıyordu. Kapitalizmin birinci evresinde sömürgeciliğin ilk biçimleri görülse de genel olarak sömürgecilik bir dünya sistemi haline gelmemişti. Çünkü burjuva hareketin ağırlık noktası, feodalizme karşı ulusal birliğin ve burjuvazinin egemenliğinin sağlanmasıydı. Bu daha çok ülke sınırları içerisinde ama ülke sınırlarının dışına açılmayı sağlayacak, feodal içine kapanmışlığı parçalayacak bir dönemdi. Bu dönemin sonucu burjuvazi genel olarak egemenliğini sağladı. Ancak meta üretimi ve pazar içindeki rekabet burjuvazinin dışa açılmasını zorunlu kılıyordu. Dışa açılma rekabette öne geçme/yok olma ile beraber yürüyordu. Tekelleşme hızla ilerledi. Emperyalizm; tekelleşen burjuvazinin, geri kalmış ülkeleri egemenliğine aldığı bir dönem olarak başlıyordu. Dünya bir yanda ezen uluslar (emperyalist ülkeler) diğer yanda ezilen uluslar (sömürge ülkeler) olarak bölünmüştür. Emperyalist burjuvazi, rakip emperyalist güçler karşısında yeni mevziler elde etmek, rekabette geriye düşmemek için sömürge alanlarını arttırma, egemenlikleri pekiştirmeye çaba harcarlar. Emperyalistler, sömürge ülkeler üzerinde egemenlik sağlamak için askeri, siyasi ve ekonomik bir rekabet içine girerler. Bu rekabet öyle bir şiddetle kendini gösterir ki; eşitsiz gelişme yasası sonucu hızla güçlenen emperyalist ülkeler, dünyanın mevcut paylaşımının yeni güç dengesine göre düzenlenmesini ister. Yeni düzenleme, sömürgelere sahip olan emperyalist burjuvazinin kolayca kabul edebileceği bir durum değildir. Böylece büyük emperyalist savaşlar ortaya çıkar. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı buna örnektir. Kapitalizmin birinci evresinde sömürgecilik daha çok ticaret yoluyla yapılıyordu. Güçlü devletler çeşitli yollarla, daha çok zor yoluyla kendi metalarını güçsüz ülkelere büyük karlarla satıyor; sömürge ülkelerin hammadde kaynaklarını değerinin çok altında alıyordu. Bu burjuvaziye büyük karlar sağlıyordu. Kapitalizmin birinci evresinden farklı olarak emperyalizm çağında sömürgecilik farklı bir boyut almıştır. Emperyalizm aşamasında sömürgecilik eski biçimlerini devam ettirmekle birlikte niteliksel bir değişim geçirmiştir. Artık burjuvazi haksız ticaretle yetinmiyor; gelişen dünya kapitalist ekonomisini tamamıyla denetim altına almak istiyordu – daha doğrusu rekabet buna zorluyordu. Sömürge ülkelere emperyalist burjuvazi yalnızca meta ihracı yoluyla değil sermaye ihracı yoluyla giriyor; ülke ekonomisini tamamen kendine bağımlı kılıyordu. Sermaye ihracı genel bir görüngü halini alıyor; emperyalist burjuvazinin egemenlik sahasını genişletiyordu. Farklı emperyalist güçler arasında süregelen çatışmalar, ekonomik ve siyasal egemenlik alanlarını genişletme çabası şiddetlenmişti. Öyle ki bir emperyalist devlet için kontrol altına sömürge, aynı zamanda diğer emperyalist devletin bir sömürge ülkeyi ele geçirmesini engellemek demekti. Serbest rekabetin yarini büyük tekeller arası rekabet almıştı. Sömürge ülkeler emperyalist güçlerin kontrolüne girmiş, yalnızca ekonomik değil siyasal bir belirsizliğe sürüklenmiştir. Emperyalist devletlerin çıkarları gereği bu ülkeler savaşa girebilmekte, onun uluslar arası alanda sözcülüğünü yapmak zorunda kalabilmektedir. İç politika gibi dış politikada emperyalizmin çıkarlarına bağlanmıştır. Sömürge ülkelerin ne iç ne dış politikaları bağımsızdır. Emperyalizmin ekonomik çıkarları ve siyasal stratejisine bağımlı durumdadır. Bu da sömürge ülkeleri belirsizliklere, savaşlara ve yıkımlara sürükler. Sermayenin ihracı bir yanıyla yeni yatırım ve kar alanları amaçlı diğer yanıyla daha ucuz işgücü ve hammadde kaynaklarına yönelimdir. Sömürge ülkeler emperyalist ülkelere daha ucuz işgücü ve kaynak sunar. Böylece yüksek karlar elde edilirken, sömürge ülke proletaryası daha katmerli bir sömürüye tabi tutulur. Sömürü, emperyalist burjuvazinin ‘katkısıyla’ daha katmerli hale gelir. Diğer emekçi sınıflar, ekonomi politikasının emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmesi nedeniyle büyük yıkımlarla karşılaşırlar. Emperyalizmin egemenliği genellikle faşizm ve anti-demokratik biçimler alır. Sömürge ülkeler, emperyalist ülkelerden (birbirine bağlı ama) farklı olan birçok sorunla karşı karşıyadır. Emperyalist ülkelerde; sağlanan büyük karlar, proletaryanın yüzyılları aşan mücadelesi, ilerici kültürel birikim nedeniyle birçok ekonomik, demokratik, siyasal haklar kazanılmış; demokratik birçok sorun çözülmüştür. Sömürge ülkelerde ise durum farklıdır. Öncelikle ülkenin artık kendi kendini yönetememesi, burjuva anlamda dahi ulusal çıkarların hiçe sayılması söz konusudur. Demokratik ve siyasal haklar kazanılamamış ve siyasal yönetim biçimi anti-demokratiktir. Yığınların ekonomik durumu emperyalizmin katmerli sömürüsü nedeniyle çok daha kötüdür. Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki sömürge ülkelere şöyle bir bakmak bile sömürge ülkelerdeki yığınların durumunu anlamak ve anlatmak için yeterlidir.
5.3. Sömürge-Emperyalist Ülke Ayrımı Kalktı mı? 21. Yüzyıla girdiğimiz çağımızda emperyalist ülke-sömürge ülke ayrımı kalmış mıdır? Bu soruyu tartışmamız konumuzun dışında gibi gelebilir. Ancak sömürge ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki farklılığı anlamak, emperyalizmin genel niteliği ve Leninist tespitlerin özü itibarıyla değişmediğini kanıtlamak için gereklidir. Trocki sömürge ülke ve emperyalist ülke ayrımını kabul eder. Sömürge ülkelerdeki demokratik taleplerin aciliyetini görür. Ama tutarlı ve bilimsel değildir. Dünyanın açıkça emperyalist devletler tarafından yönetildiği, sömürge ülke halklarının emperyalizme karşı ayaklandığı bir dönemde bu ayrımı kabul etmemek mümkün değildir. Ancak bu ayrımdan doğru sonuçlar çıkarmak gereklidir. Emperyalist veya sömürge fark etmez; devrim sosyalist olsun demek; bu ülkelerin farklı durum ve konumlarını görmemek; görülse dahi buna uygun sonuçlar çıkarmamak demektir. Trocki’nin bu noktadaki çelişkileri bazı Trockist grupları sonuca uygun neden hazırlamaya götürmüştür. Madem hem sömürge ülkelerde hem de emperyalist ülkelerde devrimin stratejisi değişmiyor; yığınlar aynı aşamalarla devrime katılıyor; öyleyse sömürge ülke ve emperyalist ülkeler arasında belirleyici bir ayrılık kalmamıştır. Bu sonuca ulaşmada tek etkenin Trocki’nin teorisi olduğunu söyleyemeyiz. Sermayenin ihracının oldukça karmaşık bir biçim alması, çift yönlü bir hale gelmesi ve emperyalist burjuvazinin ideologlarının ‘küreselleşme’ propagandası bu düşüncenin oluşumunda etkilidir. Emperyalizmin ilk dönemlerinde, emperyalist ülkelerin sömürge ülkeler üzerindeki egemenliği daha açık, hatta işgalci niteliğindeydi. Ülke yönetimi doğrudan anlaşmalarla veya zorla teslim edilmiş durumdaydı. Ancak ikinci dünya savaşı sonrasında sömürgecilik açık biçimi yerine gizli biçimi kullandı. Sömürge ülkelerdeki ekonomik egemenlik zaten siyasal egemenliği beraberinde getiriyordu. Emperyalizmin asgari işgali olmasa da, ulusal bayrak ve marşlar eşliğinde emperyalist sömürü devam ediyordu. İhtiyaç duyulduğunda askeri işgal de elden bırakılmadan… Bazı Trockist grupların emperyalizmin niteliğinin değiştiğine dair görüşleri, sömürünün açık biçimini terk etmiş olmasına dayandırılamaz. Ancak bunun da etkisi vardır. Temel neden sermaye ihracının çok yönlü bir hal almasıdır. Artık bir ülkede birçok güçlü devletin tekelleri yatırım yapabilmektedir. Eskiden bir tek devlete sağlanan ayrıcalıklar yerini serbest geçişe, sermayenin özgür hareketine bırakmıştır. Trockistler bu noktadan hareket eder: Sermayenin özgür hareketi, uluslararası niteliğinin daha da artması, bütün ülke sermayelerinin başka ülkelere yatırımlar yapabilmesi, hatta belli bir ülkenin sermayesi diye bir şey olmayıp sermayenin tamamen uluslararası bir nitelik kazanması emperyalist-sömürge ülke ayrımını ortadan kaldırmıştır. Artık tek bir sömürgeci, emperyalist dünya ekonomisi vardır. Küreselleşme kötü yönleriyle hayata geçmiş, ama ilerici niteliğini göstererek sermayenin uluslararası niteliğini perçinlemiştir. Tek bir dünya ekonomisi içerisinde emperyalist-sömürge ülke ayrımına yer yoktur. Gelişen bir görüngü bu Trockist grupların kafasını karıştırmıştır. Evet, doğru söylüyorlar; farklı ülke kökenli tekeller aynı ülkelerde yatırımlar yapabiliyor. Tek bir güçlü ülkenin tekellerinin başka bir güçsüz ülkede yalnız başına, ‘saf’ egemenliğinden bahsedilemez. Hiçbir ekonomik/siyasal olgu ‘saf’ değil hareket halindedir. Ekonomik yasalar ve emperyalizmin niteliğini tarif ederken kullandığımız olgular ‘saf’, tek yanlı olgular değil eğilimlerdir. Emperyalist ülke sömürge ülke ayrımı kalmadığı söyleniyor. Sömürge ülkelere bakalım. Sömürge ülkelerde yabancı/emperyalist sermayenin oranına bakalım. Örneğin Brezilya’da Güney Afrika Cumhuriyetine bağlı sermayenin oranı ile ABD’ye bağlı sermayenin oranını karşılaştıralım. Oranın ilginçliği rastlantı olmasa gerek! Bu, Brezilya’da yalnızca ABD sermayesi vardır anlamına gelmez. Avrupalı tekeller de buraya el atmışlardır. Emperyalist egemenlik yarışı devam etmektedir. Ama sömürge/geri ülkelerdeki sermaye oranlarına baktığımızda emperyalist/güçlü ülke sermayelerinin ağrırlıkta olduğu, geri kalmış başka ülke sermayelerinin dış yatırımlarının ise sınırlı olduğu görülebilir. Bu dünyanın hala emperyalist ve sömürge ülkeler olarak bölündüğünü gösterir. Sermaye ihracında büyük ağırlık sahibi olan ülkeler gelişmiş/emperyalist ülkelerdir. Sermayenin uluslararası hareket özgürlüğü sloganı, liberal ütopyacıların, küreselleşmecilerin yığınları aldatmak için kullandıkları ‘özgürlükçü’ sloganlardan birisidir. Ne kadar serbest geçiş hakkı olursa olsun bu hakkı esas olarak kullanabilecek olan emperyalist ülkelerdir. Emperyalist tekellerin karşısında bir Somali şirketinin dayanması, rekabet etmesi, serbest dolaşım hakkından ‘özgürce’ yararlanabilmesi düşünülemez. Sermayenin uluslararası hareket özgürlüğü denilen olgu, emperyalist tekellerin hareket özgürlüğü anlamına gelir. Burada istisna örnekler gösterilebilir. Ancak bizim bahsettiğimiz tek tek örnekler değil belirleyici olan eğilimler ve ağırlık noktalarıdır. Trockistler sermayenin hareket özgürlüğünden öyle etkilenmişlerdir ki, sanki bütün sermayeler özgürce, ekonomik/siyasal rekabet gücüne bakmadan, kardeşçe ülkeden ülkeye dolaşabileceklerdir. Trockistlerin kafasını karıştıran başka olgular da vardır. Örneğin bir emperyalist ülkede başka emperyalist ülkenin sermayesi yatırım yapabilmektedir. Almanya’da ABD sermayesinin yatırımları vardır. Öyleyse Almanya ABD’nin sömürgesi olmalıdır. Seçmecilik, tek tek ağaçlardan ormanın görememe durumu tam da budur. Evet, ABD sermayesi Almanya’da yatırım yapar, ama egemenliğinden bahsedilemez. Egemenlik Alman emperyalist burjuvazisindedir. Türkiye’de de çeşitli emperyalist ülkelerin sermayesi yatırımlar yapmıştır. Bu durum çeşitli çelişki ve çekişmeleri beraberinde getirse bile Türkiye, ABD’nin sömürgesi bir ülkedir. Ekonomik ve siyasal tablo bunu kanıtlamaktadır. Bir diğer olgu da uluslararası tekellerde farklı ülke sermayelerinin birleşmesidir. Bu nedenle artık belli bir ülkeye bağlı sermaye kalmamış, uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Alman sermeyesi, ABD sermayesi, İngiliz sermayesi kalmamıştır: Sermeyenin ortaklıklarından çıkarılabilecek en saçma sonuç budur. Öyleyse neden ABD, Irak işgalinden sonra kendi petrol şirketlerinin ihaleleri alması için İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer emperyalist devletlerle çatışmaktadır. Keza Fransızların kendi tekellerini uluslararası alanda savunmaları boşuna mıdır? Bunların hepsi tesadüf mü yoksa? Bazı tekeller farklı ülke kökenleri sermayeleri birleştirmiştir. Ancak genel olarak her tekel içerisinde bir veya bir grup emperyalist ülkenin sermayesi egemendir. Konu başlı başına ekonomik bir tahlil, ayrıntılı bir istatistiksel çalışma gerektirmektedir. Ayrı bir yazının konusudur. Ancak olgular göstermektedir ki, uluslararası sermaye hala emperyalist niteliğini korumakta, dünyanın emperyalist ve sömürge ülkeler olarak bölünmesi devam etmektedir.
5.4. Sömürge Ülkelerde Devrimci Komünist Strateji 5.4.1. Sömürge Ülkelerdeki Nesnel Koşullar Emperyalist ülkeler ile sömürge ülkelerin nesnel koşullarının farklılıklarından yukarıda kısaca bahsettik. Devrimin karakterinin anlaşılması ve oportünizme düşmemek için bu farklılık gözden kaçırılmamalıdır: “Tezlerimizin en önemli temel fikri nedir? Ezilen ve ezen halklar arasında ayrım yapmaktır. Biz, ikinci Enternasyonal’in ve burjuva demokratların tersine, bu farkı vurguluyoruz.” (Lenin) Sömürge ülkeler ve ezen ülkeler arasında ayrım yapmak… Farklılıkları, özgünlükleri ve bu farklılıklardan ortaya çıkan farklı konumlanmaları görmek gerekir. Emperyalizmin sömürüsü, ülke ekonomisinin bağımlı hale gelmesi, siyasetinin emperyalist stratejilere bağlanması, emekçi yığınların ekonomik ve sosyal yıkıma uğraması demektir. Emperyalizmin sömürge ülkelerdeki bunalım ve yıkımı hızlandırır. Yığınların demokratik özlemlerini şiddetlendirir: “Ulusal mücadele, ulusal isyan, ulusal ayrılma emperyalizm altında tamamıyla ‘elde edilebilir’ şeylerdir ve bunlarla pratikte karşılaşmaktayız. Hatta daha da bariz hale gelmişlerdir, çünkü emperyalizm kapitalizmin gelişmesini ve halk kitleleri içinde demokratik eğilimlerin büyümesini durdurmaz. Aksine, onların demokratik özlemleriyle tröstlerin anti-demokratik eğilimleri arasındaki antogonizmayı şiddetlendirir.” (Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sf. 57) Emperyalizmle halk yığınlarının demokratik özlemleri arasındaki antogonizma sömürge ülkelerde çok daha şiddetlidir. Çünkü sömürge ülkelerde, gelişmiş ülkelerin birçoğunda çözülmüş demokratik sorunlar yaşamsal bir önem teşkil etmektedir. Bağımsızlık, kendi kaderini tayin etme, siyasal özgürlük, demokratik haklar vb. hayata geçirilememiştir. Yalnız demokratik değil emperyalizmden kaynaklanan ekonomik ve sosyal yıkım da yığınlardaki anti-emperyalist öfkeyi arttırır. Emperyalist baskı, ulusal ayaklanmayı ve demokratik tepkiyi koşullar: “‘ayaklanan’ her ‘ulus’ kendini, dilini, toprağını, anavatanını ezen ulusa karşı ‘savunur’. Bütün ulusal baskı geniş halk kitlelerinin direnişine yol açar; ve ulusal olarak ezilen bir nüfusun direnişi her zaman ulusal ayaklanmaya meyillidir.” (Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sf. 69) Lenin bahsettiği bu ulusal meyil rastlantı veya Lenin’in öznel bir değerlendirmesi değil nesnel koşulların halk yığınları üzerinde yarattığı yönelimdir. Sömürge ülkelerde, ulusal baskı altındaki kitlelerde devrimci hareket genel olarak demokratik karakterlidir. Sömürge ülkelerin ekonomik ve siyasal koşulları vb. nesnel etkenler, proletarya ve halk hareketinin aşamalarını belirler. Nesnel etkenler öznel etken üzerinde etkisini gösterir. Lenin, ezilen ulus işçileri ile ezen ulus işçilerinin ve hareketin eğilimlerini tartışırken şöyle diyordu: “Ulusal mesele bakımından, ezen ve ezilen ulusların işçilerin gerçek durumu aynı mıdır? “Hayır, aynı değildir. 1. Ekonomik olarak, aradaki fark, ezen ulusların işçi sınıfının bir kesimi, bu ulusların burjuvazilerinin ezilen ulusların işçilerinin daha fazla sömürüsünden elde ettikleri aşırı karlardan pay almaktadır. Bundan başka, ekonomik istatistikler burada, ezilen uluslara nazaran işçilerin daha büyük bir yüzdesinin ‘küçük patronlar’ olduğunu, daha büyük bir yüzdenin işçi aristokrasisine katıldığını göstermektedir. Bu bir gerçektir. Ezen ulus işçileri, ezilen ulusların işçilerini (ve halk kitlelerini) yağmalamada kendi burjuvazileriyle belli bir dereceye kadar ortaktırlar. 2. Siyasi olarak, aradaki fark, ezilen ulusların işçileriyle karşılaştırıldığında, siyasi hayatın birçok alanında imtiyazlı bir yer işgal etmektedirler. 3. İdeolojik olarak, veya manen,, aradaki fark, onlara okulda veya hayatta, ezilen ulusların işçilerinden nefret etmeleri ve hor görmeleri öğretilmiştir. Örneğin bu Büyük Ruslar arasında yetişmiş veya yaşamış her Büyük Rus’ta görülmektedir. “Dolayısıyla nesnel gerçeklikte bütün bir çizgi boyunca farklılıklar, yani nesnel dünyada bireylerin istek ve bilinçlerinden bağımsız olarak ‘düalizm’ vardır.” (Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sf. 63) Lenin’in belirttiği gibi nesnel gerçeklikteki farklılıklar yığınların bilinç ve hareketine yansıyor; devrimin içinde bulunduğu aşamayı belirliyordu.
5.4.2. Sömürge Ülkelerde Devrimin Aşamaları Lenin nesnellik ve bu nesnelliğin yığınlar üzerindeki etkisini göz önünde bulundurarak sömürge ülkelerde devrimin demokratik aşamada olduğunu söylüyordu: “Bu ileri ülkelerde (İngiltere, Fransa, Almanya vs.) milli mesele çoktan çözülmüştür; ulusal birlik amacını çoktan tamamlamıştır; nesnel olarak, yerine getirilecek ‘genel ulusal görevler’ yoktur. Bundan dolayı bugün ulusal birliği ‘havaya uçurmak’ ve sınıf birliğini kurmak ancak bu ülkelerde mümkündür. “Gelişmemiş ülkeler ayrı bir meseledir. Bunlar bütün Doğu Avrupa’yı ve bütün sömürge ve yarı-sömürgeleri kapsamaktadır ve tezlerin altıncı bölümü bunlarla ilgilidir (ikinci ve üçüncü tür ülkeler). Bu alanlarda, genellikle, hala ezilen ve kapitalist olarak gelişmemiş uluslar varlıklarını sürdürmektedir. Nesnel olarak, bu ulusların hala yerine getirilecek genel ulusal görevleri, yani demokratik görevleri, yabancı baskıyı yıkma görevleri vardır.” (Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sf. 67) Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ilk görev Lenin’in belirttiği gibi yabancı baskıyı kırmak ve demokratik devrimi gerçekleştirmektir. Lenin sürekli olarak nesnellikten bahsediyor. Devrimin aşamasını da sömürge ülkelerdeki nesnelliğe bağlıyor. Sömürge ülke komünist partilerinin görev ve stratejileri bu nesnellik üzerinden belirlenir. *** Bu nedenle sömürge ülkelerde komünist partilerin görevleri emperyalist ülkelerdeki komünist partilerin görevlerinden daha farklıdır. Sömürge ve bağımlı ülkelerdeki devrimci hareketin sorunlarına yaklaşımda komünist partilerin çıkış noktasını Stalin şöyle açıklar: “Bu çıkış noktası, emperyalist ülkelerdeki, başka halkları ezen ülkelerdeki devrimle, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki, başka devletlerin emperyalist boyunduruğu altında olan ülkelerdeki devrim arasında sıkı bir ayrım yapmaktır. … “Bu ayrımı yapmamak, bu farkı kavramamak, emperyalist ülkelerdeki devrimle sömürge ülkelerdeki devrimi bir tutmak, Marksizm’in yolunu, Leninizmin yolunu terk etmek demektir, İkinci Enternasyonal yandaşlarının yolunu tutmak demektir.” (Stalin, Eserler, 10. Cilt, Sf. 10) Trocki, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki devrim ile emperyalist ülkelerdeki devrim sürecini ayırmaz. İkisi için de demokratik devrim aşaması olmayıp, kimi taleplerin değiştiği, demokratik taleplerin çıkarıp/eklendiği proleter devrim aşamasındadır. Sömürge ülkelerdeki nesnellikleri görmemesi, görünce de sonucuna vardırmaması Trockizm’in büyük hatalarının başlangıç noktasıdır. Sömürge ülkelerde devrim; nesnel koşullar tarafından belirlenen yığın hareketinin gelişme dinamikleri nedeniyle aşamalı bir devrim sürecidir. Stalin sömürge ülkelerde devrimin ilk görevinden şöyle bahseder: “Bu ülkelerde ‘yabancı hâkimiyeti, sosyal yaşamın özgür gelişmesini sürekli engeller’, ‘bu nedenle sömürgelerde devrimin ilk adımı yabancı kapitalizmin devrilmesi olmalıdır’.” (Stalin, Eserler, 10. Cilt, Sf. 13) Bu formül Stalin tarafından ifade edilmekle birlikte, yeni bir icat değil Lenin tarafından ifade edilen formülün yinelenmesidir: “Nesnel olarak, bu ulusların hala yerine getirilecek genel ulusal görevleri, yani demokratik görevleri, yabancı baskıyı yıkma görevleri vardır.” Trocki, sömürge ülkelerde demokratik taleplerin aciliyetini ve önemini kabul eder. Yığın hareketinin demokratik aşamada olduğunu ve demokratik taleplerle yükseldiğini de onaylar. Ancak bunun kaçınılmaz sonucu olan demokratik devrim (ve kesintisiz sosyalist devrime geçiş) stratejisini kabul etmez. Demokratik devrimin gerçekleşemeyeceği, bağımsızlığın imkansız olduğu vb. ekonomist tezlerden hareket eder. Ancak devrimin demokratik diktatörlükle taçlandırılması gerektiğini savunmadan devrimin demokratik aşamasını kabul etmek anlamsızdır. Çünkü devrimin saf proletarya diktatörlüğüne varması demokratik aşamanın aşılmasını veya küçük burjuva siyasi çizgisinin tasfiye edilmesini öngörür. Trocki devrim demokratik aşamasını aşmamışken, yığınlar üzerinde küçük burjuva ve burjuva partiler büyük bir etkiye sahipken proletarya diktatörlüğü sloganını öneriyor. Bu koşullarda slogan proletarya ve emekçi yığınların demokratik diktatörlüğü olmalıdır, bunu savunmadıktan sonra demokratik aşama üzerine söylemler anlamsızdır. Bu nedenle Trocki, sömürge ülkelerdeki devrimin anti-emperyalist demokratik devrim aşamasından geçmesi gerektiği kabul etmez. Trocki’ye göre sömürge ülkelerde devrim doğrudan sosyalist devrim olmalıdır. Aşamalı devrim, Trocki’ye göre proletaryayı burjuva sınırlara mahkûm etmektir: “Çin’deki temel burjuva ve demokratik sorunların çözümü tamamıyla proletaryanın diktatörlüğünde bir sonuca ulaşır. Buna karşın proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünü öne sürmek, kendini, Kuomintang’la yapılan koalisyonla zaten çoktan kat edilen aşamalara devrimi geri sürüklemeye çabalayan gerici girişimlere adamak demektir.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 273) Sömürge ülkelerde gerçekleşecek anti-emperyalist demokratik devrim sosyalist devrime geçiş için zorunlu bir aşamadır. Devrimci yığın hareketi emperyalizmin egemenliğine karşı yönelmek zorundadır. Bu yüzden devrimin karakteri anti-emperyalist demokratik devrimdir. Proletarya gücü oranında demokratik devrimden sosyalist devrime geçişi sağlayacaktır.
a. Sömürge Ülkeler Burjuvazisi Dünyanın emperyalist ve sömürge ülkeler olarak bölündüğü gerçeği üzerinden hareket etmek gerektiğini belirtmiştik. Emperyalizm döneminin en temel olgusu budur. Emperyalizm sömürge ülkelerde ekonomik ve siyasal egemenliğini sağlarken, ülke içerisinde bazı güçlere yaslanmak durumundadır. Bunlar emperyalizmle işbirliği yapan güçlerdir. Emperyalizm, bu işbirlikçileri aracılığıyla ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda yönetir. Elbette sınıf mücadelesi temeli üzerinde… Emperyalizmin sömürge ülkelerdeki temel dayanağı burjuvazidir. Sömürüsünü katmerleştirdiği proletarya, yıkıma sürüklediği emekçi köylülük, geleceksizliğe mahkum ettiği geniş halk yığınları ile emperyalist burjuvazinin çıkarları uzlaşmazdır. Emperyalist burjuvazi sömürge ülkelerde ancak burjuvazi ile uzlaşabilir ve ona yaslanır. Sömürge ülke burjuvazisi, emperyalist burjuvazi ile rekabet edebilecek durumda değildir. Eğer ülkede bağımsız bir politika izlenmiyorsa sömürge burjuvazisinin emperyalist burjuvazi tarafından yutulması/işbirlikçileştirilmesi kaçınılmazdır. Emperyalist burjuvazi, ilk elden sömürge burjuvazisinin en güçlü kesimiyle birleşmiştir. Ekonomik, stratejik ortaklıklar kurmuştur. Kendi şirketlerinin yatırımlarında ortaklık sağlamıştır. Böylece işbirlikçi hale gelen burjuvazi emperyalizmle bütünleşmiştir. Ülke yönetimine müdahalesi de emperyalizmin ve kendisinin çıkarları yönünde olacaktır. Emperyalist burjuvazi, sömürge ülkelerde burjuvazinin herhangi bir kesimiyle değil öncelikle ülke yönetimi ve ekonomide görece olarak daha fazla söz sahibi olan en güçlü kesimiyle birleşir. Ancak emperyalist burjuvazinin sömürge ülkelerdeki burjuvazinin tamamıyla birden bütünleşmesi beklenemez. Emperyalist burjuvazi nihai olarak tüm ekonomiyi, en büyüğünden en küçüğüne tüm sermayeyi kontrol altında tutmak ister. Yani tüm burjuvaziyi kendi zincirinin bir parçası haline getirmek ister. Ancak meta üretiminin, üretim anarşisinin olduğu kapitalist toplumda rekabeti sıfıra indirmek, mutlak bir egemenlik ve kontrol sağlamak mümkün değildir. Sömürge ülkeler burjuvazisinin bir kısmı bu birleşmenin dışında kalır. Bir ülkenin emperyalist burjuvazisi (örneğin ABD emperyalist burjuvazi) tüm dünyada kendi egemenliğini sağlama amacındadır. Tüm ekonomiyi kontrol etmek ister. Ancak kapitalizmin doğası ve eşitsiz gelişme kanunu gereği her zaman karşısında mücadele eden rakip emperyalist güçler çıkar. En güçlü göründüğü zaman da bile böyledir. Günümüzde ABD’nin büyük güç ve etkisine rağmen tüm dünya ekonomisine egemen olma isteği bir ütopyadır. Çünkü başka emperyalist güçler de vardır, dönem dönem müdahale etmektedir ve daha büyük müdahaleler de olasılık dışı değildir. Almanya-Fransa, Çin-Rusya bloğu böyle bir kutuplaşmanın göstergeleridir. Benzer şekilde emperyalist burjuvazi, sömürge ülke ekonomisine ve sermayesine bir bütün olarak egemen olmayı amaçlasa da, emperyalizmle birleşmeyi başaramayan, onunla zor koşullarda rekabet etmek zorunda kalan bir burjuva kesim olacaktır. Emperyalist burjuvazi başlangıçta tüm burjuvaziyi egemenliği altına alsa, nispeten küçük ölçekli, emperyalizmin rekabet gücünden zarar gören burjuvazi bir süre sonra doğacaktır. Sömürge ülkelerde burjuvazinin işbirlikçi ve ulusal burjuvazi olarak bölünmesi kapitalist üretim ve rekabetin kaçınılmaz sonucudur. Ulusal burjuvazi, işbirlikçi burjuvazinin tersine emperyalizmin ayrıcalıklarından ve gücünden zarar görmektedir. Onunla zor koşullarda rekabet etmekte, çoğu zaman yenilmektedir. Büyüme isteği, ülke yönetimine müdahale isteği emperyalist burjuvazi tarafından baskılanmaktadır. Bu da ulusal burjuvaziyi emperyalizme karşı tutarsız, her an vazgeçmeye hazır bir tepkiye zorlamaktadır. Ulusal burjuvazi, emperyalist tekellerden yüksek vergiler alınmasını, hatta ülke içerisine girişinin engellenmesini isteyebilir. Programı kapitalizmi hangi biçimde olursa olsun muhafaza etmek, ama emperyalistlerin ayrıcalıklarının kaldırılıp kendisine ayrıcalık tanınmasıdır. Bu karşıtlık ulusal burjuvaziyi emperyalizme karşıt bir konuma getirir. Ancak bu karşıtlık dar, sınırlı, tutarsız bir karşıtlıktır. Proletaryanın tutarlı anti-emperyalist/demokrat bir sınıf iken ulusal burjuvazi tutarsız, gel-git içerisinde olan bir sınıftır. Programı proletaryanın anti-emperyalist demokratik programından çok geridir. Proletaryanın bağımsızlık anlayışı ve talebiyle, ulusal burjuvazininki farklıdır. Emperyalizm çağında egemen burjuvazi ilerici barutunu tüketmiştir. Emperyalist burjuvazi ileri dönüşümleri gerçekleştiremez, gericiliğin temsilcidir. Ancak bu bütün burjuva katmanların ilerici niteliğini kaybettiği anlamına gelmez. Küçük burjuvazi, emperyalizm ve kapitalizme karşı ilerici bir rol oynayabilir. Keza sömürge ülkeler burjuvazisi de tutarsız olmakla beraber ilerici bir rol oynayabilir. Lenin desteklenmesi gereken demokratik hareketleri tartışırken ulusal hareket içerisinde ulusal burjuvazinin de bulunduğunu belirtir: “bu ulusal olarak ezilen proletarya ve köylülüğün ulusal olarak ezilen burjuvazinin ezen ulusa karşı ortak eylemidir.” (Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sf. 70) Ulusal savaşların ilerici niteliği nedeniyle hem Komünist Enternasyonal hem de Lenin, sömürge ülke halklarının burjuva kurtuluş savaşlarını desteklemiş; III. Enternasyonal, dünya proletaryasının sosyalist hareketi ile ezilen ulusların demokratik hareketini birleştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Lenin ezilen ulusların kurtuluş savaşlarının, sömürge ülkelerin anayurt savaşlarının ilerici niteliği şöyle belirtir: “Emperyalist, yani ezen devletlere karşı, ezilen (örneğin, sömürge) ulusların savaşı gerçek bir ulusal savaştır. Bu, bugün de mümkündür. Ezilen bir ulusun yabancı zalime karşı verdiği savaşta ‘anavatanı savunma’ bir aldatmaca değildir. Sosyalistler böyle bir savaşta ‘anavatanı savunma’ya karşı değildirler. “Ulusal kendi kaderini tayin etme, tam bir ulusal kurtuluş için, tam bağımsızlık için, ilhaka karşı mücadele ile aynıdır ve sosyalistler –sosyalist olmaktan vazgeçmeden- böyle bir mücadeleyi, ayaklanma ya da savaşa kadar, her ne biçimde olursa olsun reddedemezler.” (Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sf. 36) Sosyalistler sömürge ülkelerin anayurt savaşlarını desteklerler. Sosyalist olmaktan vazgeçmeksizin tersini yapamazlar. Sömürge ülkelerdeki hareket yabancı baskıyı hedef alan, anti-emperyalist demokratik karakterli burjuva bir harekettir. Lenin sömürge ülkelerdeki hareketin demokratik karakterini görmüştür. Dahası Türkiye, Çin vb. sömürge ülkelerdeki emperyalizme karşı yükselen savaşın burjuva önderlikli devrimci hareketler olduğunu da belirtmiştir. Lenin, Mustafa Kemal ve grubunun (ulusal burjuvazinin) önderliğinde emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşını maddi ve manevi olarak desteklemiştir. Kurtuluş Savaşına silah yardımları yapılmıştır. Lenin savaşın burjuva önderlikli olduğunu biliyordu. Burada bir yanılgı söz konusu değildi. Ulusal burjuvazi emperyalizme karşı tavır almış ve ulusal savaşın önderliğini ele geçirmişti. Lenin buna rağmen Kurtuluş Savaşı destekledi. Burjuvazinin tutarsızlığını, proletaryanın müdahalesi olmazsa tekrar emperyalizme bağlanma ihtimali biliniyordu. Benzer şekilde Lenin emperyalizme karşı savaşan Afgan Şahı’nı da desteklemiştir. Afgan ülkesinde komünist parti bulunmamakta ve emperyalizme karşı Şah’ın önderliğinde halk yığınları mücadele etmekteydi. Burjuva önderlikli bu anti-emperyalist savaşlar büyük tutarsızlıklar, çelişkiler içermekte ama sosyalistler tarafından desteklenmekteydi. Ulusal savaşlar gibi ulusal burjuvazi de ilerici bir rol oynamaktaydı. (Emperyalizme karşı ileri rol oynayan ulusal burjuvazi sosyalizm karşısında gericidir.) Lenin ve Komünist Enternasyonal’in bu ulusal kurtuluş hareketlerini, önderlikleri burjuva olmalarına rağmen desteklemelerinin sebebi, burjuvazinin ikiyi bölünmüş olması ve sömürgelerdeki koşullardan dolayı ortaya çıkabilen ilerici rolüdür. Sömürge ülkelerdeki devrimci hareketlere, emperyalizmle uzlaşan işbirlikçi burjuvazi karşı çıkarken, ulusal burjuvazi önderlik ediyordu. Lenin ulusal kurtuluş hareketlerini ulusal burjuva önderliğine rağmen destekliyordu. Çünkü hareket nesnel olarak emperyalizme karşı yönelmişti. Sonrası proletaryanın müdahalesine ve gücüne bağlıydı. Yalnızca Türkiye Kurtuluş Savaşında değil Mısır, Gana, Cezayir vb. birçok sömürge devrimi de ulusal burjuvazinin önderliğinde gerçekleşmiştir. Ulusal devrimlerde proletaryanın önderliğinin devrim öncesinde ve devrimin yarattığı olanaklar sonrasında sağlanamamış olması, devrimci hükümetlerin giderek halka karşı bir konuma gelmesine neden oldu. Tartışma konusu ulusal burjuvazinin sosyalizm karşısındaki tutumu değildir. Elbette ulusal burjuvazi, işbirlikçi burjuvazi gibi sosyalizme baştan sona karşıdır. Ulusal burjuvazinin önderlik ettiği anti-emperyalist devrimler sosyalizme yönelmediği için yozlaşmaya, bir süre sonra karşı-devrime dönüşmeye mahkumdur. Ulusal burjuvazinin önderlik ettiği sömürge devrimleri (ülkemizde dahil) bugün tekrar emperyalizme bağımlılıkla sonuçlanmıştır. *** Trocki sömürge ülkeler burjuvazisi konusunda yanlış ve çelişkili bir görüşe sahiptir. Yanlışı teorik anlayışından, çelişkisi gerçeklerin yanlış anlayışıyla çelişmesindendir. Sömürge ülkelerde ulusal burjuvazinin, işbirlikçi burjuvaziden bir farkı olmadığını, ikisinin de emperyalizmle işbirliği içinde olduğunu söyler: “Çan Kay-Şek’in darbesi yalnızca Çin burjuvazisinin iktidarının pekişmesine değil (belki daha az ama) aynı zamanda Çin’deki yabancı sermayenin konumunun yeniden inşası ve pekişmesine ve bundan kaynaklanan tüm sonuçlara da işaret ediyor. Buradan da, küçük burjuva kitlelerin Çan Kay-Şek’e karşı dönmesinin olasılığı, belki de kaçınılmazlığı –ve oldukça yakın bir gelecekte- ortaya çıkar. Yalnızca yabancı sermayenin değil aynı zamanda yabancı sermayeyle müttefik olan ulusal Çin burjuvazisinin verdiği büyük sıkıntılara maruz kalan küçük-burjuvazi, biraz bocalamadan sonra, burjuva karşı-devrimine düşman olmak zorundadır. Ulusal demokratik devrimin sınıf mekanizmasının en önemli göstergelerinden biri tam da bu noktada yatar.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 117) Doğru tespitlerin yanında Trocki Çin ulusal sermayesinin emperyalizmle işbirliği içinde olduğunu, onunla müttefik olduğunu söylüyor: “Bir yandan Çin burjuvaszisi, yabancı emperyalizme ve onun askeri aygıtına doğrudan bağlandığı için ve diğer yandan Çin proletaryası daha baştan Komintern ve Sovyetler Birliği ile yakın ilişki kurmuş olduğu için , Çin ulusunun burjuva ve proleter kutupları daha uzlaşmaz bir biçimde karşıt durmaktadır.” (Trocki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Sf. 162) Çin burjuvazisi, hem de her iki kesimi, yani işbirlikçi burjuvazi ve ulusal burjuvazi emperyalizmle işbirliği içindeyse, müttefikse öyleyse sömürge ülkeler burjuvazisini ikiye ayırmanın ne gereği var. Trocki bu ayrımı hem kabul ediyor, hem de iki burjuva katmanın da emperyalizmin müttefiki olduğunu söylüyor. Ancak burjuvazinin tamamı emperyalizmle işbirliği içindeyse ulusal burjuvazi-işbirlikçi burjuvazi bölünmesi yoktur. Bu Trocki’nin bir çelişkisi olarak kalsın… Ulusa burjuvazi emperyalizme karşı savaşında tutarsızdır, ancak bu onun emperyalizmin değişmez bir müttefiki olduğu anlamına gelmez. Trocki ulusal burjuvazi emperyalizmin müttefikidir diyor; ancak onun emperyalizme karşı savaşı karşısında şaşkınlığa düşüyor, kendisiyle çelişmek zorunda kalıyor: “Doğu’da klasik bir örnekle karşı karşıyayız. Çin, gözlerimizin önünde Japonya’nın sömürge bir ülkeye dönüştürmekte olduğu yarı-sömürge bir ülkedir. Japonya’nın mücadelesi emperyalist ve gericidir. Çin’in mücadelesi ise kurtuluşçu ve ilericidir. “Peki ya Çan Kay-Şek? Tıpkı Marks ve Engels’in İrlanda ve Polonya egemen sınıfları konusunda yanılsamaya kapılmaması gibi, bizim de Çan Kay-Şek, onun partisi ve Çin’deki bütün egemen sınıflara ilişkin yanılsamalara ihtiyacımız yok. … Ama bugün, kendisine rağmen, Çin’in bağımsızlığından ne kaldıysa onun uğruna Japonya’ya karşı mücadele etmeye zorlanıyor. Yalnızca korkaklar, alçaklar ya da büsbütün ahmaklar bu mücadeleye katılmayı reddedebilirler.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 514) Çan Kay-Şek’in sebebi ne olursa olsun emperyalizme karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Trocki bunu kabul etmek zorunda kalıyor. Elbette ulusal burjuvazi emperyalizme karşı sosyalizmi savunarak savaşmaz. Hedefi farklıdır, işçi ve emekçilere düşmandır. Ancak nesnel olarak emperyalizme karşı büyük bir savaş vermektedir. İlerici olan budur; ulusal burjuvaziye görece olarak ilerici bir nitelik kazandıran bu nesnel durumdur. Lenin bu yüzden burjuva kurtuluş savaşlarını şartlı olarak desteklemiştir. Trocki ulusal burjuvazinin işbirlikçi burjuvazinin tersine savaşmak durumda kalabildiğini, geçici anlaşmalar yapılabileceğini kabul etmek zorunda kalır: “Bağımsızlık savaşının komutasını elinde tutan ne yazık ki o olduğuna göre, Çan Kay-Şek’in emri altında askeri mücadeleye katılarak Çan Kay-Şek’in devrilmesini politik olarak hazırlamak … tek devrimci politika budur.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 516) Trocki bırakalım ulusal burjuvazinin ilerici bir rol oynadığını kabul etmeyi, onun emri altında savaşmayı dahi kabul etmiştir. Trocki ulusal burjuvazinin emperyalizme karşı savaşamayacağını, onun müttefiki olduğunu söyler. Stalin ve Komünist Enternasyonal’in ulusal burjuvaziyle geçici ittifak politikasına sövüp sayar. Ama ulusal burjuvazinin önderliğindeki büyük kurtuluş savaşını görünce, ulusal burjuvazinin ilerici rolünü kabul etmek ve desteklemek zorunda kalır. Bunu eski tezlerini değiştirmeden yapar, çünkü Stalin ve Komintern’in strateji ve taktiklerini eleştirmeye devam etmek ister. Bu yüzden Trocki’nin ulusal burjuvazi hakkındaki açılımları, onun çelişkileri olarak kalır.
b. Sömürge Ülkelerde İttifaklar Sömürge ülkelerde anti-emperyalist demokratik devrim; emperyalizm ve işbirlikçi burjuvazinin iktidarını hedef alır. Bu yüzden devrimin birinci aşamasında, (bağımsızlık savaşımının tek tutarlı temsilcisi olan) proletarya, emperyalizmden zarar gören tüm sınıf ve katmanları yedeklemek; emperyalizme karşı birleştirmek zorundadır. Emperyalizmden sadece işçi sınıfı zarar görmez. Köylülüğün çeşitli katmanları, emekçiler, küçük burjuvazi ve ulusal burjuvazi emperyalizm tarafından ezilir. Emperyalizme karşı proletaryanın mücadelesinde köylülük, emekçi sınıf ve katmanlar temel müttefiklerdir. Belirleyici olan proletarya ve diğer emekçi sınıfların kazanılmasıdır. Yukarıda ulusal burjuvazinin dönem dönem ilerici rol oynayabileceğini, demokratik devrime katılabileceğini, hatta proletaryanın etkisi egemen kılınmazsa demokratik devrime önderlik edebileceğini gördük. Lenin bu hareketleri emperyalizme karşı yöneldiği sürece destekledi. Sömürge ülke devrimleri demokratik aşamasındadır. Sorun devrimin demokratik aşamasına kimin önderlik edeceğidir. ‘Sürekli devrim’ anlayışını işlediğimiz dördüncü bölümde uzun uzadıya tartışmıştık. Eğer ulusal demokratik devrim proletaryanın önderliğinde olursa, taleplerini tutarlı bir şekilde hayata geçirir ve proletarya devlet gücünü kullanarak ve ulusal burjuvaziyle çatışarak kesintisiz sosyalist devrime geçer. Devrim küçük burjuvazinin önderliğinde olursa demokratik taleplerin bir kısmı geri dönüş tehlikesiyle birlikte hayata geçirilir. Küçük burjuvazi bir süreliğine bağımsız bir rol oynayıp emekçilerin taleplerine cevap verebilir. Ancak Çin ve Küba örneğinde tartıştığımız gibi sosyalizme geçiş sağlanamaz. Ulusal burjuvazi, demokratik devrime ederse yine bir takım talepler geçici süre ile hayata geçirilebilir. Devrim sonucu emperyalizm ülkeden kovulmuş olsa bile emekçiler üzerinde burjuva diktatörlüğü kurulur. Geri dönüş çok daha hızlı olur. Sosyalist devrime geçmek bir yana proletarya üzerinde baskı uygulanır. Bu nedenle sömürge ülkelerde komünist partinin görevi devrimde proletaryanın hegemonyasını sağlamaktır. Demokratik taleplerin tutarlı uygulanışı ve sosyalizme geçiş için en uygun yol budur. Proletarya ulusal hareketi destekler ve katılır, onun önderi olmaya çalışır. Devrimin ilk aşaması demokratik devrim olduğu için ulusal burjuvaziyle geçici ittifaklar yapılabilir. Ancak şartlı olarak: “komünistler olarak bizler, sömürge ülkelerdeki burjuva kurtuluş hareketlerini ancak, eğer bu hareketler gerçekten devrimciyse, eğer bunların temsilcileri bizi, köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri devrimci bir ruhla eğitmemiz ve örgütlememizde engellemiyorsa, desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz.” (Lenin) Lenin yine başka bir yerde proletaryanın kendi programı olduğunu ve ulusal burjuvaziyle ittifakın ancak koşullu olarak yapılabileceğini söyler: “burjuvazi, ulusal sorunda proletaryanın siyasetini (öteki sorunlarda olduğu gibi) ancak belli bir doğrultuda destekler; bu siyaset, burjuvazinin siyasetiyle hiçbir zaman tam uygunluk haline gelemez. İşçi sınıfı, burjuvaziyi (burjuvazinin tek başına sağlayamayacağı ve ancak tam bir demokrasi ile gerçekleşebilen) ulusal barışı sağlamak için, eşit haklar sağlayabilmek ve sınıf savaşımının gerekli koşullarını yaratabilmek için destekler. Onun için burjuvazinin pratikliğine karşı, proleterler, ulusal sorunda, kendi ilkelerini ileri sürerler; onların burjuvaziye sağladıkları destek, ancak koşula bağlı olabilir.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sf. 67) Lenin ulusal burjuvaziyle ittifakı şartlı olarak savunur. Ancak asıl ittifak yapılacak sınıflar, köylülük ve diğer emekçi yığınlardır. Ulusal burjuvaziyle geçici anlaşmalar ve ittifaklar koşula bağlı olarak yapılabilir. Eğer koşullar varsa yapılmalı, yığın hareketiyle bileşilmelidir. Trocki bu noktada Stalin’i sömürge ülkeler proletaryasını ulusal burjuvaziye kuyruk yapmak, ulusal burjuvazinin egemenliğine sokmaya çalışmakla suçlar. Trocki sömürge ülkelerde burjuvazinin; emperyalizmle girdiği/girebildiği ilişkiye göre farklı iki katmana bölündüğünü, burjuvazinin bir bölümünün emperyalizm tarafından baskı altına alındığını kabul etmez. Etmek zorunda kaldığı durumlarda ise burjuvazinin anti-emperyalist devrim karşısında ilerici bir rol oynayabileceğini inkar eder. Trocki, Stalin’i Menşevizm’le suçlayarak şöyle der: “Meseleleri, ulusal burjuvazinin devrimci karakterinin kaçınılmaz olarak sömürge baskısı olgusundan kaynaklandığı biçiminde sunmak, Rus burjuvazisinin devrimci doğasının, feodalizmin ve otokrasinin baskısından kaynaklanması gerektiğini kabul eden Menşevizmin temel hatasını tersyüz ederek yeniden üretmektir.” (Trocki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Sf. 152) Stalin proletarya ile köylülük ve emekçi yığınların ittifakını savunuyordu. Ulusal burjuvaziyle ittifak ise şarta bağlıydı. Ulusal burjuvazinin önderliğini ve uzun bir kapitalist gelişme dönemini öngören Menşevik anlayışla hiçbir ortak noktası yoktu. Stalin’in emperyalizme karşı anti-emperyalist devrim için savunduğu anlayışla Lenin’inki arasında hiçbir fark yoktu. Lenin de ulusal burjuvaziyle yapılabilecek geçici anlaşmaları, proletaryanın bağımsızlığı korunduğu sürece kabul ediyordu: “Komünist Enternasyonal, sömürge ve geri kalmış ülkelerdeki burjuva demokrasisi ile geçici bir ittifaka girmeli, fakat onun içinde erimemeli, rüşeym halinde bile olsa proleter hareketin bağımsızlığını mutlaka korumalıdır.” Stalin ve Lenin farklı şeyler söylemiyor. Stalin’in önderliğindeki Komünist Enternasyonal programı da aynı stratejiyi onaylar: “Ancak işçilerin ve köylülerin devrimci örgütlenmesini engellemediği ve emperyalizme karşı mücadeleye hizmet ettiği sürece milli burjuvazi ile geçici uzlaşmalar yapılabilir.” (Komünist Enternasyonal Programı, Sf. 104) Emperyalist ülkelerde burjuvazinin konumuyla, sömürge ülkelerdeki burjuvazinin konumu farklıdır. Trocki; emperyalist ülkelerle sömürge ülkeler, ezen uluslarla ezilen uluslar; ezen ulusun burjuvazisiyle ezilen ulusun burjuvazisi arasındaki ayrımı görmüyor. Sömürge ülkelerde burjuvazinin emperyalizmle ilişkisi üzerinden ortaya çıkan bir bölünme ve çıkar zıtlığı yani milli unsur vardır. Stalin Lenin’in dikkat çektiği bu farkı vurgulayarak şöyle der: “Emperyalist ülkelerde devrim, bu bir şeydir – orada burjuvazi halkları ezer, orada burjuvazi devrimin her aşamasında karşı-devrimcidir, orada kurtuluş mücadelesinin bir unsuru olarak milli unsur yoktur. Sömürge ve bağımlı ülkelerde ise devrim bambaşka bir şeydir – burada başka devletlerin emperyalizmi tarafından boyunduruk altında tutulmak, devrimin faktörlerinden biridir, burada bu boyunduruğu milli burjuvazi de hisseder – zaten başka türlü de olamaz -, burada milli burjuvazi belirli bir aşamada ve belirli bir süre için ülkesindeki devrimci hareketi emperyalizme karşı destekleyebilir, burada kurtuluş mücadelesinin bir unsuru olarak milli unsur, devrimin bir faktörüdür. “Bu ayrımı yapmamak, bu farkı kavramamak, emperyalist ülkelerdeki devrimle sömürge ülkelerdeki devrimi bir tutmak, Marksizmin yolunu, Leninizmin yolunu terk etmek demektir, İkinci Enternasyonal yandaşlarının yolunu tutmak demektir.” (Stalin, Eserler, 10. Cilt, Sf. 10) Emperyalist burjuvazi ülke içindeki burjuvazinin bir kısmı ile ortaklıklar, yutma vb. yollarla işbirliği yapar. Burjuvazinin, emperyalist tekellerle işbirliği (yapmayan değil) yapamayan diğer kısmı, ülke içerisinde emperyalist burjuvaziyle rekabet edecek durumda değildir. Emperyalist burjuvazinin ekonomik, finanssal gücü, imtiyazlar ve işbirlikçi siyasal çizgi ulusal burjuvaziyi eşitsiz koşullarda bir rekabete zorlar. Emperyalist burjuvaziyle eşitsiz koşullarda rekabete girmek zorunda bırakılan ulusal burjuvazi kapitalist çıkarları gereği, emperyalizmle çelişki halindedir. Tam da bu kapitalist çıkarları gereği ulusal burjuvazi emperyalizme karşı savaşımda çeşitli biçimlerde yer alabilir. Bu yüzden (Komünist Enternasyonal tüzüğünün ve Stalin’in belirttiği gibi) demokratik devrim sürecinde ulusal burjuvaziyle geçici anlaşmalar ve ittifaklar yapılabilir. Trocki kendince büyük bir balık tutar: Eleştirisinde, Lenin’in Rusya’da burjuva demokratik devrim sırasında burjuvaziyle ittifaka karşı çıktığından ve köylülükle ittifakı desteklediğinden bahseder. Böylece Lenin’in iki görüşü arasında tezat yaratmaya, dahası ezilen ulus burjuvazisi ile ittifakı savunan görüşleri saklamaya çalışır. Trocki uslamlamasında şöyle der: “Rus burjuvazisi, ezen emperyalist bir ülkenin burjuvazisiydi; Çin burjuvazisi, ezilen sömürge bir ülkenin burjuvazisi. Eski Rusya’da feodal Çalığın yıkılması ilerici bir hedefti. Çin’de emperyalist boyunduruğun kırılması ilerici bir hedeftir. Yine de Çin burjuvazisinin emperyalizme, proletarya ve köylülüğe ilişkin davranışı, Rus burjuvazisinin Çarlığa ve Rusya’daki devrimci sınıflara karşı olan tavrından daha devrimci değildi; bir fark varsa o da daha aşağılık ve daha gerici olmasıydı. Sorunu ortaya koymanın tek yolu budur.” (Trocki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Sf. 154) Böylece Trocki, emperyalist bir ülkedeki demokratik devrim süreci ve sınıfların konumlanışıyla; sömürge ülkelerdekini aynı kefeye koyar ve ‘farkı görmez’. Ezen ulus burjuvazisi ile ezilen ulus burjuvazisi arasında fark görmez. Lenin’in bu konudaki uyarısını dikkate almaz. Lenin’in sömürge ülkelerdeki burjuva demokratik hareketlerle ittifak üzerine görüşlerinin sözünü etmez. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin ilkelerini değil biçimsel mantığın yöntemleri kullanır. Rusya’da demokratik devrim ilericiydi; burjuvazi gericiydi. Çin’de demokratik devrim ilericidir; Çin ulusal burjuvazisi gericidir. Biçimsel mantık açısından doğru olan bu önerme Marksizm-Leninizm açısından yanlış; yöntem ise komiklik düzeyindedir. Trocki, temel bir faktörü gizlemektedir. Bu Rusya’nın emperyalist bir ülke; Çin’in sömürge bir ülke olması ve ezen ulus burjuvazisiyle ezilen ulus burjuvazisinin farklı konumudur. Menşevikler demokratik devrimde burjuvazinin önderlik etmesi, proletaryanın ise muhalif parti olarak burjuvazinin peşinden gitmesi gerektiğini söylüyorlardı. Bolşevikler ise burjuvazinin devrime tutarlı bir önderlik edemeyeceğini, proletaryanın önderliğinde gerçekleşmeyen demokratik devrimin taleplerini tam anlamıyla hayata geçiremeyeceğini, bu yüzden devrimin esas gücünün burjuvazi değil proletarya ve köylülük olduğunu söylüyorlardı. Çarlığa ve büyük toprak sahiplerine karşı mücadele de liberal burjuvazinin uzlaştırıcı etkisi kırılmalı, proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü hayata geçirilmeliydi. Buna rağmen Bolşeviklerin demokratik devrim stratejisinde burjuvazinin bir kısmıyla ittifak vardır. Proletarya demokratik devrim mücadelesinde sadece yoksul ve orta köylülerle değil zengin köylülerle de ittifak yapıyordu. Bolşeviklerin zengin köylüleri de kapsayan köylülükle ittifakı, Bolşeviklerin iradi tercihlerin sonucu değil; toprak sahiplerinin yarı feodal egemenliğinin yarattığı baskıcı sistemin sonucuydu. Bu sistemden sadece yoksul köylüler değil zengin köylüler daha az olsa da zarar görüyordu. Bu da zengin köylülüğü demokratik devrim sürecinde proletaryanın müttefiki haline getiriyordu. Zengin köylülüğü de kapsayan köylülükle ittifak; Bolşevik partinin devrimci niteliğiyle çelişki değil onun zorunlu sonucu ve devrimci kararlılığının göstergesiydi. Zengin köylülükle ittifak ve liberal burjuvaziyle geçici anlaşmalar, Bolşeviklerin burjuvaziye kuyruk oldukları, umutlarını burjuvaziye bağladıkları anlamına gelmiyordu. Bolşevik parti temel güç olan proletaryaya dayanıyor ve proletaryanın geniş köylü yığınlarıyla ittifakı amaçlıyordu. Zengin kulaklarla ittifak bu stratejik hedefe hizmet ettiği ölçüde anlam kazanıyordu. Benzer durum sömürge ülkelerdeki komünist partiler için de geçerlidir. Sömürge ülkelerde komünist partilerin dayanması gereken temel güç proletarya; ittifakları ise köylülük, diğer emekçi sınıf ve katmanlardır. Ulusal burjuvazi ile geçici ittifak, komünist partinin, devrim umudunu ulusal burjuvaziye bağladığı anlamına gelmiyor. Söz konusu olan ulusal burjuvaziyi yedeklemek; yığınlar üzerindeki ikircikli ulusal burjuvazinin etkisini kırmaktır. Bu da söylemlerle değil yığın savaşımının pratiği içerisinde kitlelerle geniş bağlar kurarak olur. Stalin Trocki’nin Rusya örneği üzerindeki uslamlamasına karşı şöyle der: “Bizde Rusya’da 1905 yılında devrim, burjuva-demokratik bir devrim olmasına rağmen, burjuvaziye karşı, liberal burjuvaziye karşı gerçekleşti. Neden? Çünkü emperyalist bir ülkenin liberal burjuvazisi karşı devrimci olmadan edemez. İşte bu nedenle o sıralarda Bolşeviklerin liberal burjuvazi ile geçici bloklar ve anlaşmalar yapması söz konusu değildi ve olamazdı. Muhalefet bundan çıkarak Çin’de milli burjuvaziyle geçici anlaşmaların ve blokların hiçbir zaman ve hiçbir şart altında caiz olamayacağını iddia ediyor. Ama muhalefet ancak böyle, ezilen ülkelerdeki bir devrimle ezen ülkelerdeki bir devrim arasındaki farkı kavrayamayan ve kabul etmeyen insanların konuşabileceğini, ancak böyle Leninizmden kopan ve II. Enternasyonal takipçiliğine batan insanların konuşabileceğini unutuyor.” (Stalin, Eserler, 10. Cilt, Sf. 11) Trocki, sömürge ülkelerdeki, emperyalizmin sömürüsünü ve ülke üzerindeki egemenliğini görmezden gelerek ulusal burjuvazinin değişen konumu inkar ediyor. Sömürge ülkelerde devrimin anti-emperyalist demokratik (birinci) aşamasında ulusal burjuvaziyle geçici anlaşma ve ittifaklar yapılabilir. Leninist taktiğin temel ilkelerinden birini Stalin şöyle ifade eder: “proletaryaya kitlesel bir müttefik – bu müttefik geçici, yalpalayan, emniyetsiz ve güvenilmez olsa da – sağlamak için ülkenin komünist partisi tarafından en küçük imkândan bile yararlanma ilkesi.” (Stalin, Eserler, 9. Cilt, Sf. 261) Stalin Çin devriminin birinci aşamasında proletaryanın müttefiklerinden bahsederken şöyle der: “Devrimin henüz tüm ulusun birleşik cephesinin devrimi olduğu devrimin birinci aşaması döneminde (Kanton dönemi) proletaryanın müttefikleri köylülük, kent yoksulları, küçük burjuva aydınları, ulusal burjuvazi idi.” (Stalin, Eserler, 9. Cilt, Sf. 267) Devrimde müttefikler, emperyalizmden az veya çok zarar gören tüm sınıf ve katmanlardır. Ama bu müttefiklerin hepsi aynı ölçüde tutarlı ve güvenilir değildir. Özellikle ulusal burjuvazi, tamamen güvenilir olmayan; emperyalizme karşı mücadeleye ikircikli tutum alan bir katmandı. Bu yüzden ulusal burjuvaziyle ancak geçici ittifaklar söz konusu olabilirdi. Ulusal burjuvazi, demokratik devrim ve emperyalizm karşısındaki tutarsızlığından dolayı ilerici bir konum alabildiği gibi gerici ve karşı devrimci bir konum da alabilir. Demokratik devrimden sosyalist devrime geçiş sürecinde ise tamamen karşı devrimcidir. Stalin müttefikler konusunda şöyle der: “Bu müttefikler eşit ölçüde güvenilir değillerdi ve olmazlardı da. Bazıları az çok güvenilir müttefiklerdi (köylülük, kent yoksulları), bazıları daha az güvenilirlerdi, istikrarsızdı (küçük burjuva aydınları), üçüncüler ise hiç mi hiç güvenilmezdi (milli burjuvazi).” (Stalin, Eserler, 9. Cilt, Sf. 267) *** Komünist parti önderliğindeki proletaryanın anti-emperyalist demokratik devrime önderlik etmesi, tutarlı bağımsızlıkçı bir çizgi izlenmesini sağlar ve savaşımın başarı şansını arttırır. Anti-emperyalist demokratik devrimde proletaryanın diğer emekçi katmanlarla ittifakı ve ulusal burjuvaziyi yedeklemesi, proletaryanın ulusal burjuvaziye teslim olduğu anlamına gelmez. Ulusal burjuvazi, kapitalist niteliği gereği anti-emperyalist demokratik devrime karşı ikircikli bir tutum gösterir. Onun emperyalizmle çelişkisi onu demokratik devrime yaklaştırırken, proletaryadan korkusu devrimden uzaklaştırır, hatta devrime karşı bir konuma bile sokabilir. Burada temel güç ulusal burjuvazi değil proletarya ve köylülüktür. Bu yüzden proletarya ulusal burjuvaziyi yedeklemeye çalışır; ancak onun karşı devrimci tutumlarına karşı her an tetikte olur. Yedekleyemezse de anti-emperyalist demokratik devrim perspektifinden vazgeçmez. Proletaryanın stratejisi emperyalizmle az veya çok çelişki halindeki tüm sınıf ve katmanları, emperyalizme karşı mücadele için birleştirmektir. Ulusal burjuvazi de emperyalizmle diğer sınıflara göre daha az olsa da çelişki halindedir. Bu yüzden ulusal burjuvazi yedeklenmeli, gerektiğinde ulusal burjuvazi ile geçici anlaşmalar yapılmalıdır. Doğrudan askeri işgal altındaki ülkelerde bağımsızlık savaşımı ve demokratik devrim çok daha aciliyet kazanır. Bu ülkelerde ulusal burjuvazi daha net bir konum almak zorundadır. Ya işbirlikçileşerek işgalcilerle ortaklaşacak, ya da işgalcilere karşı savaşıma katılacaktır. Ulusal burjuvazinin önderliğinde de bağımsızlık savaşları mümkündür. Türkiye ulusal kurtuluş savaşı burjuvazinin önderliğindeki bağımsızlık savaşına bir örnektir. Elbette bağımsızlık savaşımına ulusal burjuvazinin önderlik etmesi; ona tutarsız bir içerik vermiş ve sosyalizme geçişi engellemiştir. Askeri işgal altında olmayan sömürge ülkelerde ise ulusal burjuvazi net bir konum almakta daha da zorlanır. Bir yandan emperyalizme öfke duyarken diğer yandan onunla yolunu birleştirme çabasındadır. Bu yüzden sömürge ülkelerde ulusal burjuvazi daha da tutarsız ve yalpalayan bir konumdadır. Ancak ulusal burjuvazinin emperyalizme karşı öfkesini ifade eden politik akım ve partiler var olabilir. Bunlarla geçici ittifaklar da söz konusu olabilir. Devrim, idealistlerin kafalarındaki şemalar kadar piri pak değildir. Devrim, yanında çelişkili unsurları da sürüklemek; bir kısmını tarafsızlaştırarak düşmanı tecrit etmek; belli bir noktaya kadar gideceği yol arkadaşlarını yedeklemek zorundadır. Emperyalizme karşı proletaryanın önderliğinde gerçekleştirilecek anti-emperyalist demokratik devrim bu nedenle emperyalizmden zarar gören tüm sınıf ve tabakaları yedeklemelidir. Emperyalizmin ürünlerine koyduğu kotalara tepki duyan küçük bireysel köylüyü de, tekellerin ayrıcalıklarına tepki duyan orta ölçekli burjuvaziyi de. Sınıf mücadelesi Engels’in Anti-Dühring’inde uzun uzun eleştirdiği “evrensel doğrular” üzerinden değil nesnel çıkarlar üzerinden şekillenir.
c. 1925-27 Çin Devrimi ve Kuomintang Deneyimi Dördüncü bölümde tartışılmış ve eleştirilmiş olan tezleri yeniden tartışmayacağız. Bölümün amacı, Çin devriminde izlenen stratejik çizgi, Leninist strateji ile uyuşup uyuşmadığı, Trocki’nin eleştirileri, yenilginin sebeplerini ortaya koymaktır. 1925-1927 Çin devriminin karakteri üzerine tartışmalar, 1905 yılındaki tartışmalara benzer özellikler taşır. Trocki Çin devriminin burjuva demokratik aşamasını kabul ederken, demokratik devrime karşı çıkar. Demokratik devrimi savunmadan demokratik aşamadan bahsetmek hem çelişkidir, hem de saçmalıktır. Trocki demokratik aşamanın gereklerini (bunları hem dördüncü hem de beşinci bölümde tartıştık) görmezden gelerek doğrudan sosyalist devrimi savunurken; Komünist Enternasyonal ve Stalin devrimin demokratik aşamasının görevlerini yerine getirerek kitleleri sosyalist devrime geçiş için hazırlamayı savunur. Stalin sömürge bir ülke olan Çin’de devrimin aşamalarından bahsederken şöyle der: “bir burjuva demokratik devrim olan Çin devriminin, aynı zamanda sivri ucu Çin’de yabancı emperyalizminin egemenliğine karşı yönelmiş olan bir ulusal kurtuluş devrimi olmasıdır.” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf. 302) Çin’de demokratik devrim; gelecekteki iktidarın karakterini de belirliyordu. Nasıl Rusya’da tutarlı bir demokratik devrim işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü ile hayat bulacaksa; Çin’de de demokratik devrim proletarya diktatörlüğüne değil proletarya ve müttefiklerinin diktatörlüğüne yol açacaktır: “Çin’de gelecekteki devrimci iktidarın, karakteri itibarıyla, genelde 1905’te bizde sözü edilen iktidara benzeyeceğini sanıyorum, yani o, proletarya ve köylülüğün bir tür demokratik diktatörlüğü olacaktır, ama şu farkla ki, o ağırlıkla anti-emperyalist bir iktidar olacaktır.” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf. 307) Stalin iktidarın proletarya ve köylülüğün anti-emperyalist demokratik diktatörlüğü olacağını söylerken bunu sonal amaç olarak değil sosyalist devrime geçişin bir aşaması olarak görüyordu: “Bu Çin’i kapitalist olmayan ya da daha doğrusu sosyalist gelişmeye geçiren bir geçiş iktidarı olacaktır.” (Stalin, Eserler, 8. Cilt, Sf. 308) Stalin’in ortaya koyduğu perspektif, demokratik devrimi, demokratik devrim sonucu proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünü ve sosyalizme kesintisiz geçişi içeriyor. Devrimde proletaryanın önderliğini savunuyor. Lenin’in sömürge ve demokratik devrim aşamasındaki ülkeler için savunduğu stratejiyi Çin özgünlüğüne uyarlıyor. Trocki, Leninizm ve yığın hareketinin deneyimleri tarafından doğrulanmış bu formülasyonu daha doğrusu yaşamın zorunlu kıldığı gerçekliği kabul etmiyor. Ona göre Çin devriminin (ve sömürge ülkelerdeki devrimlerin) içinde bulunduğu aşama demokratik devrim aşamasındadır. Ancak demokratik devrim mümkün olmadığı için görev sosyalist devrim, gereken slogan da proletarya ve köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü değil proletarya diktatörlüğüdür: “Üçüncü Çin devriminin bu temel ve aynı zamanda inkar edilemez toplumsal ve siyasal gerekleri, yalnızca demokratik diktatörlük formülünün ömrünü ümitsizce doldurduğunu değil; aynı zamanda üçüncü Çin devriminin, Çin’in muazzam geri kalmışlığına rağmen, ya da daha doğrusu Rusya’ya kıyasla bu geri kalmışlığı nedeniyle, Ekim devrimindeki altı aylık dönem gibi dahi olsa (Kasım 1917’den Temmuz 1918’e kadar) ‘demokratik’ bir döneminin olamayacağını, aksine daha baştan, kırda ve şehirde burjuva mülkiyetini en kararlı biçimde silkelemeye ve tasfiye etmeye zorlanacağını gösterir.” (Trocki, Çin Üzerine, Sf. 228) Tartışma 1905 devrimindeki tartışmalara benzerdir. 1905 devrimi gibi Çin devrimi de burjuva demokratik devrimdir. Yine 1905’te olduğu gibi Trocki devrimin demokratik karakterli olduğunu kabul ederken, proletaryanın hedefinin demokratik devrim olamayacağını sosyalist devrim olması gerektiğini söylüyor. Stalin ise 1905’te Lenin’in belirttiği gibi devrimin demokratik karakterini belirtiyor, proletaryanın köylülükle demokratik diktatörlüğünün kurulması ve kesintisiz olarak sosyalizme geçişi savunuyor. Perspektifler bunlar. 1925-27 devrimiyle Kuomintang hükümeti kuruldu. ÇKP Kuomintang hükümetinde yer alıyordu. Kuomintang Şanghay darbesi ile ÇKP’yi tecrit etti. Bunun üzerinde Çin’in güneyinde iki hükümet merkezi oluştu. Wuhan’da ÇKP’nin de içinde bulunduğu Kuomintang, Nanking’teki Kuomintang. Bir süre sonra Wuhan Kuomintang’ı da komünistlere saldırdı ve onları tecrit etti. ÇKP önderliğinde gerçekleştirilen maceracı Kanton ayaklanması Çin devriminin yenilgisini perçinledi. Trocki’nin demokratik devrim, demokratik diktatörlük üzerine tezlerini kanıtlamak için kullandığı örneklerden birisi 1917 Şubat ve Ekim devrimiyse diğeri Çin devrimidir. Trocki’ye göre Çin devrimi ve Kuomintang deneyimleri bu tezleri doğrular niteliktedir. Komünist Enternasyonal önderliğindeki ÇKP başarısız olduysa Trocki haklı olmalıdır. Çin devrimi ile emperyalizme karşı savaşan tüm güçlerin içinde bulunduğu bir hükümet kuruldu. Bu hükümet emperyalizme karşı savaşmış, ve çeşitli noktalardan emperyalizme öfke duyan sınıfların ittifakını simgeliyordu. Kuomintang partisinde ÇKP ile proletarya, Çan-Kay-Şek’in partisi ile ulusal burjuvazi, küçük burjuvazi ve köylülüğü temsil eden partiler bulunuyordu. Hükümet emperyalizme karşı savaşta şekillenen somut gerçeklik içinden kurulmuştu. ÇKP gibi Çan-Kay-Şek de büyük ordusuyla emperyalist işgalcilere karşı savaşmaktaydı. Bu savaş üzerinden Koumintang hükümeti kurulmuştu. ÇKP ve Komünist Enternasyonal Kuomintang hükümetine ulusal burjuvaziye güven içerisinde katılmıyordu. Ulusal burjuvazinin emperyalizme karşı savaşmasına rağmen, emperyalizmle uyuşabileceğini, halk güçlerine saldırabileceğini biliyordu. İttifak bu nedenle güvensiz unsurları içinde barındırıyordu. Asıl mesele emperyalizme karşı savaş içerisinde kimin önderlik sağlayacağı, kimin hegemonyasını egemen kılacağıydı. Eğer ÇKP sınıf güç ilişkilerini kendi lehine çevirebilse, doğru bir politika izleseydi Kuomintang’ta önderliği ele alabilecek, devrimi sonuna kadar götürebilecekti. Ancak önderlik güç ilişkilerine ve politik perspektife bağlıdır. Çan Kay-Şek iki nedenden dolayı Kuomintang’ta hegemonyasını kurdu. Birincisi, emperyalizme karşı savaştaki gücü, ikincisi de ÇKP’nin taktik yanlışları. Ulusal burjuvazinin önderliğinde kurulan bir ittifak hükümeti, proletaryaya güçlerini seferber etmek için olanak sunduğu kadar, eğer proletarya bu olanakları kullanamadıysa proletaryaya karşı bir nitelik kazanır. Ulusal burjuvazinin önderliğinde gerçekleşen devrimlerin temel özelliği, bazı talepleri gerçekleştirmesine rağmen tutarsız olması ve proletarya üzerinde diktatörlüğe dönüşmesidir. Birinci Kuomintang deneyimi bunun örneğidir. ÇKP devrimde önderliği sağlayamamış, bu nedenle Kuomintang’ta hegemonyasını kuramamıştır. Kuomintang ulusal burjuvazinin egemenliğine girmiştir. Bu nedenle Kuomintang hükümeti proletaryaya karşıt bir niteliğe bürünmüştür. Trocki’ye göre bu durum, Komünist Enternasyonal’in yanlış stratejik çizgisinin sonucuydu. Komintern sömürge ülkelerde anti-emperyalist demokratik devrim; proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünü savunuyordu. Bu çizgi ÇKP’yi demokratik devrim hedefiyle sınırlamaya, onu ulusal burjuvaziyle ittifaka götürmüştü. Komintern, Kuomintang’a ve ulusal burjuvaziye sınırsızca güvenirken tezlerinin yanlışlığını ortaya koyarcasına Kuomintang ÇKP’ye saldırmıştır. Böylece demokratik devrimin, proletarya ve emperyalizme karşı savaşta müttefiklerinin kuracağı demokratik diktatörlük sloganının ne kadar yanlış olduğu kanıtlanmıştır. Trocki’nin iddiası budur. Kuomintang deneyimi demokratik devrimin imkansızlığını kanıtlamaz. Hem teorik olarak hem de pratik olarak kanıtlamaz. Demokratik devrim meselesini daha önce uzun uzadıya tartıştık. Pratik olarak da kanıtlamaz çünkü devrimin yenilgisi ile devrimin imkansızlığı kanıtlanamaz; öyleyse sosyalist devrim girişimi yenildi diye sosyalist devrimin imkansız olduğu sonucu çıkartılmalıydı. Komünist Enternasyonal’in sömürgeler için öngördüğü strateji doğruydu. Devrimin ilk aşaması emperyalizmin ülkeden kovulması, toprak reformu vb. demokratik talepleri içeren anti-emperyalist demokratik devrimdi. Demokratik devrimin sonucu demokratik devrime katılan sınıfların yer aldığı demokratik bir diktatörlük olmalıydı. Genel eğilim buydu. Bu diktatörlük içerisinde proletarya hegemonyasını sağlamalı, demokratik diktatörlükten sosyalist diktatörlüğe geçişi sağlanmalıydı. ÇKP bu stratejik hedefle emperyalizme karşı savaşa girdi. Küçük bir grup iken büyük bir kitle partisi haline geldi. Devrimci bir ordu kurdu. Emperyalizme karşı savaşan diğer burjuva ve küçük burjuva partilerle birlikte Kuomintang hükümetine katıldı. Yanlış olan bu değildi. Yanlış olan ÇKP’nin Kuomintang hükümetini proleter etkiyi kuvvetlendirmek, diktatörlük içerisinde hegemonyasını sağlamak için kullanmamış olmasıdır. ÇKP, Kuomintang içerisinde (güç ilişkilerine rağmen) alması gereken tutumu almamış, ulusal burjuvazinin yalpalamalarına seyirci kalmış, önderlik etme perspektifinden uzaklaşmıştır. Ulusal burjuvazinin tutarsızlığını, karşı-devrimci yanlarını sürekli belirtmesine rağmen, onun olası saldırıları karşısında hazırlıksız yakalanmış, politik olarak ulusal burjuvaziye gerektiğinden fazla taviz vermiştir. ÇKP’nin hatası buydu. Aynı hatayı Wuhan Kuomintang’ında da sürdürdü.
| |||