|
Www.GencliginSesi.Net
|
Kapitalizmin
İlk Evresinde Ulusal Hareketler
Her olgu gibi ulusal hareketler de, farklı tarihsel zaman ve mekânlarda
farklı anlam ve içerikler kazanabiliyor. Tarihte, iki farklı dönemde
iki farklı biçimde ulusal hareket ortaya çıkmıştır.
İlk ulusal hareketler feodal parçalanmışlığa karşı ortaya çıkmışlardır.
Bu hareketler kapitalizmin ilk yani rekabetçi evresinde, feodalizme karşı
savaşım sürecinde ortaya çıkmış hareketlerdir. Amacı; feodalizmi
tasfiye etmek, feodalizmin getirdiği ulus içindeki bölünmüşlüğü
ortadan kaldırmak, ulusal birliği sağlayıp kapitalizmin gelişmesinin
önünü açmaktır.
“Feodalizmin tasfiye ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda
insanların uluslar biçiminde kuruluşu sürecidir de. Örneğin, Batı
Avrupa’da bu böyledir.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge
Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 20)
Feodal bölünmüşlük ve feodal üstyapı kapitalizmin gelişmesinin
önünde engel durumundadır. Burjuvazinin çıkarları ulusun birliğini
sağlamaktan yanadır. Çünkü ülke içindeki gümrük duvarları,
farklı para birimleri, farklı ağırlık ölçüleri ve vergiler,
feodal kurumların ayrıcalıkları, kast sistemi vb. burjuvazinin ve
ticaretin gelişmesini engeller. Ülke içindeki pazara hâkim olmak
isteyen ve tekelci konumdaki feodal üretim biçimiyle çıkarları çelişen
burjuvazi feodalizme, onun bölünmüşlüğüne, ayrıcalıklara ve
kast sistemine karşı çıkar.
Başta köylülük olmak üzere halk yığınları da yine bu feodal sömürü,
bölünmüşlük, ayrıcalık ve kast sisteminden dolayı katmerli bir sömürü
içinde ve yarı-köle durumundadır. Halk yığınlarının feodal sömürü
sistemine karşı nefretini kendi çıkarları doğrultusunda yedekleyen
burjuvazi feodal yapıya karşı savaş açar ve bu savaşı tarihsel
olarak kazanır. Çünkü kapitalizm ve onun temeli olan makineli üretim
toplumun içine sızmış ve büyümektedir. Kapitalizm feodal üretim
biçimini yok etmektedir. Bu süreç burjuvazi önderliğindeki halk yığınlarının
feodal üstyapı kurumlarına parçalamasıyla siyasal alanda da kendini
gösterir. Burjuvazi bu hareketlere önderlik ederken yığınların eşitlik,
özgürlük ve kardeşlik gibi özlemlerini kendi kapitalist amaçları
doğrultusunda yedeklemiştir.
Kapitalizmin ilk evresindeki ulusal hareketler tarihsel olarak
ilericidir. Çünkü köhne bir düzene, feodal üretim biçimine karşı
bir savaştır. Feodalizme göre yeniyi ve ilerici olanı yani
kapitalizmi hedefler. Bu hareketler burjuvazinin önderliğinde
hareketlerdir.
İşte tarihteki ilk ulusal hareketler feodalizme karşı burjuvazinin
çıkarları doğrultusunda bir savaş olarak şekillenmişlerdir. Fransız
devrimi, kapitalizmin birinci evresindeki burjuva devrimlerinin (ulusal
hareketlerin) en tipik olanıdır. Burjuvazinin ekonomik ve siyasal
alanda feodalizmi tasfiye etmesi başta Batı Avrupa ülkelerinde ve günümüze
kadar değişik biçimlerde dünyanın büyük bir kısmında gerçekleşmiştir.
Kapitalizmin İkinci
Evresinde (Emperyalizm) Ulusal Hareketler
Emperyalizm koşullarında ulusal hareketler iki farklı biçimde ortaya
çıkar. Birincisi; emperyalizmin ekonomik, siyasi vb. egemenliği altındaki
sömürgelerde, emperyalist yağmaya ve işbirlikçi iktidara karşı
ortaya çıkan ulusal hareketlerdir. Bu tipteki ulusal hareketlere birçok
örnek verilebilir. Ülkemizdeki kurtuluş savaşı, Çin, Vietnam,
Arnavutluk, Yugoslavya, Küba, Kongo ve daha birçok sömürge ülkelerdeki
anti-emperyalist savaşlar bu biçimdeki ulusal hareketlere örnek
olarak gösterilebilir.
Lenin birinci tipteki ulusal hareketlere dair sosyalistlerin görevlerinden
bahsederken şöyle der:
“Sosyalistler, yalnızca sömürgelerin ödünsüz olarak derhal ve
kayıtsız şartsız kurtuluşunu istemekle kalmamalıdırlar (ki böyle
bir istem, siyasal ifadesinde, ulusların kaderlerini tayin hakkını
tanımaktan başka bir anlam taşımaz)”(…) “bu öğelerin
kendilerini ezen emperyalist devletlere karşı ayaklanışına (eğer böyle
bir şey varsa, devrimci savaşına) yardımcı olmalıdırlar.”
(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf. 143)
Emperyalizm döneminde tekelci burjuvazinin genel eğilimi, dünyanın büyük
bir kısmını oluşturan ulusların bir avuç emperyalist tekelci
sermaye tarafından mali, siyasi, askeri ve kültürel egemenlik altına
alınması ve sömürülmesidir. Bu yüzden emperyalizm koşullarında
birinci tip ulusal hareketler tipiktir.
Emperyalizm döneminde ikinci tip ulusal hareketler, yalnızca
emperyalizm döneminde ortaya çıkmamışlardır. Bunların bir kısmı
kapitalizmin birinci evresinden miras kalmıştır. Bu ulusal hareketler
çok uluslu devletlerde ortaya çıkar. Ulusal baskının mevcut olduğu
çok uluslu devletlerde devlet yönetimi ezen ulusun temsilcilerinin
elindedir. Bu durumu Stalin şöyle anlatır:
“Batıda, uluslar, devletler biçiminde gelişirken, Doğuda çok
uluslu devletler, birçok milliyetlerden birleşik devletler kurulmuş
bulunuyordu.” (…) “Ama kendine özgü bir yaşamın bilincine
varmaya başlamış ezilen uluslar, henüz bağımsız ulusal devletler
biçiminde örgütlenmezler: yolları üzerinde, egemen ulusların, artık
uzun zamandan beri devletin başına geçmiş yönetici katmanlarının
sert direnci ile karşılaşırlar.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun
ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 21)
Uluslaşma sürecini tamamlamış veya bu süreçte yol alan uluslar,
ezen ulusun yönetici katmanlarının sert direnci ile karşılaşırlar.
Bu tip ulusal hareketler, dil, kültür üzerindeki baskılara karşı
veya doğrudan bağımsızlık sorunu olarak şekillenebilir.
Ulusal
Hareketler İlerici midir?
Ulusal hareketlerin bütün biçimleri belli bir tarihsel gelişimin kaçınılmaz
sonucudur. Nasıl kapitalizmin birinci evresinde feodalizme karşı gelişen
ulusal hareketler tarihsel bir zorunluluksa, ister çok uluslu bir
devlet içerisinde olsun, ister emperyalizmin sömürüsü koşullarında
olsun ulusal hareketler de bir zorunluluktur. Yani günümüz koşullarına
ait tarihsel bir olgudur ve meşrudur. Kapitalizmin tipik devleti ve
genel eğilimi olan ulusal devlete olan yönelimi gösterir.
“bütün dünya için kapitalizmin tipik, normal devleti, ulusal
devlettir.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları,
Sf. 53)
Emperyalizm döneminde ulusal hareketler, emperyalist yağmacılık ve sömürüye,
ulusal baskıya karşı çıktıkları sürece ilericidirler. Yani bir
ulusal hareketin ileri veya gerici olmasını belirleyen temel kıstas
ulusal hareketin emperyalizm ile ilişkisidir. Nesnel olarak
emperyalizmi şöyle veya böyle karşısına alan ulusal hareketler
ilericidirler. Buradaki nesnellikle ifade edilen ulusal hareket içindeki
tek tek düşüncelerin belirleyici olmamasıdır. Mesela Türkiye’deki
kurtuluş savaşı kimi bölgelerde Yunan düşmanlığı üzerinden şekillenen
milliyetçi, dinci hareketlerdi. Bu gerçeklik Türkiye’deki kurtuluş
savaşının emperyalizmin amaç ve hedeflerine çomak soktuğu gerçeğini
değiştirmez. Irak direniş savaşı da bu konuda örnek olarak gösterilebilir.
Direnişte yer alan birçok örgüt milliyetçi, dinci örgütlerdir.
Hatta Irak’taki ulusal kurtuluş savaşına bu karakterdeki örgütler
öncülük ediyor denilebilir. Ama örgütlerin öznel bilinç ve düşüncelerinin
niteliği, çelişki ve eksiklikleri Irak’taki direniş savaşının
ilerici özelliğini engellemez. Ancak başarı şansını elbette azaltır.
Yani ulusal hareketlerin ilerici veya gerici olmasını belirleyen onun
öznel bilinci değil emperyalizme karşı konumudur.
Örneklere devam edersek; Rus baskısına karşı mücadele eden Çeçen
ulusal hareketi ilerici bir hareket değildir. Çünkü Amerikan
emperyalizmiyle ortak hareket eden, onun bölgedeki sözcülüğünü
yapan işbirlikçi karakterde bir harekettir. Çeçen ulusal hareketinin
emperyalizme karşı cephe almaması, onunla uzlaşması ve ona hizmet
etmesi onu nesnel olarak gerici bir hareket durumuna getirir.
Şimdi de ikinci tip ulusal hareketlere gelelim. Yani çok uluslu
devletlerde ortaya çıkan ulusal hareketlere.
Bu tip ülkelerde ortaya çıkan ulusal hareketler yukarıda belirttiğimiz
gibi çeşitli biçimler alabilir. Kimilerinde dil sorunu, kimilerinde eğitim,
kimilerinde de bağımsızlık sorunu temel talep olabilir. Bazı koşullarda
bu talepler birleşebilir.
Ulusal baskı demokratik ulusal hakların baskı altına alınması
demektir. Bu haklar; başlıca kendi dilini özgürce kullanabilme,
anadilinde eğitim görebilme, kültürünü geliştirebilme, bağımsız
bir devlet kurmak da dâhil kendi kaderini tayin edebilmeyi içerir. Bu
yüzden; ezen ulusun diğer uluslar üzerinde baskısının söz konusu
olduğu çok uluslu devletlerde, ezilen ulusun ulusal baskıya karşı
talep ve istekleri demokratik bir içerik taşır. Bu yüzden
emperyalizmle işbirliği yapmadığı sürece ilericidir.
Ulusal Hareketlerin Sınıfsal
Niteliği
Ulusal hareketin çeşitli ulusal talepleri öne çıkararak gelişebileceğine
yukarıda deyinmiştik. Ulusal hareketler dil, kültür, eğitim sorunu
üzerinde gelişebilir. Ülke içindeki bütün ulusların kendi dilini
özgürce konuşabilmesi, kendi kültürünü yaşayabilmesi, kendi
dilinde eğitim görebilmesi bütün bunlar burjuva demokrasinin gereği
olan burjuva ulusal-demokratik taleplerdir. Bunların burjuva talepler
olmasının anlamı kapitalizmin sınırları içerisinde gerçekleşebilir
olmasındandır. Ki her demokratik talep, kapitalizmin sınırları içerisinde
gerçekleşebileceği ölçüde burjuva demokratik taleptir. Ulusal
taleplerden en ilerisi olan ayrı bir devlet kurma hakkı da dâhil
ulusların kendi kaderini tayin hakkı kapitalizmin sınırları içerisinde
gerçekleşebilir. Bu yüzden ulusal hareketler sınıfsal olarak
burjuva-demokratik hareketlerdir. Sosyalist bir programa sahip değildir.
(Ulusal hareketlerin sosyalist bir programa sahip olmaması ile
sosyalist devrim yolunu açması ayrı konulardır. Proletaryanın görevleri
bölümünde değineceğiz.)
Stalin ulusal hareketlerin ortaya çıkışına değinirken şöyle der:
“Pazar- işte genç burjuvazi için ana sorun. Genç burjuvazinin ereği,
metasını pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile
rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi ‘öz’,
‘ulusal’ pazarının sağlama bağlama isteğinin nedeni budur.
Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur.”
(Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları,
Sf. 22)
Ulusal sorun, ezilen ulusun burjuvazisi ile ezen ulusun egemen sınıfları
arasındaki pazara egemen olma mücadelesi olarak ortaya çıkmıştır.
Ama sorun böyle yalın bir Pazar sorunu olarak kalmamıştır. Ezen
ulusun egemen sınıfları diğer ulusun bütünü baskı altına almıştır.
Ulusal baskı; dil, kültür üzerindeki baskılar, zorunlu göçler,
asimilasyon politikaları, seyahat yasakları, seçim haklarının kısıtlanması,
okullarının yasaklanması, dinsel inançlara yönelik baskılar vb. biçimlerle
birlikte ortaya çıkar. Ulusal hareketler de bu baskıya karşı ortaya
çıkar. Ulusal baskının herhangi bir biçimine karşı çıkış
ulusal hareketin özünü değiştirmez. Bütün farklı biçimlerine ve
farklı taleplerine rağmen burjuva önderlikli ulusal hareketler pazar
kavgasının çeşitli biçimlerdeki bir yansısıdır. Bu yüzden:
“Özünde ulusal savaşım, her zaman burjuva nitelikte, yalnızca
burjuvazi için yararlı ve istenir olarak kalır.
Ama bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi siyasetine karşı
savaşmaması gerektiği sonucu çıkmaz.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal
Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 24)
Ulusal hareketler, ezen ulusun baskısına karşı ortaya çıkan, en
ileri noktasında ulusun kendi kaderini tayin hakkını savunan yani
kapitalizmin sınırları içerisinde gerçekleşebilir bir programa
sahip olan burjuva-demokratik hareketlerdir. Ulusal hareketlerin burjuva
hareketler olması, onun proletaryanın en büyük müttefiklerinden
birisi olduğu gerçeğini değiştirmez. Emperyalizme, anti-demokratik
yapıya ve ulusal baskıya karşı savaşan ulusal hareket elbette
proletaryanın müttefiklerindendir.
Ulusal Baskı
Siyasetinin Amacı
Emperyalizm, sömürgesi ve yarı-sömürgesi ülkelerde ekonomik,
siyasi ve daha birçok alanda egemenliği, işbirlikçi iktidarlar aracılığıyla
elinde tutar. Bu emperyalizm döneminin tipik bir olgusudur. Çünkü
emperyalizm hammadde kaynakları, sermaye ihraç alanları ve pazarlara
sahip olmak zorundadır. Bu yüzden sömürge ülkelerde emperyalist
baskı ve sömürünün anlamı emperyalizmin varlık koşulu olduğu için
açıktır. Bu bölümün konusu sömürgelerdeki emperyalist yağmacılığın
amacı değildir.
Bu bölümde ele alınacak konu, ezen ulus milliyetçiliğinin aynı
devlet çatısı altındaki ezilen uluslara yönelik baskısının anlam
ve içeriğidir.
Milliyetçi baskı siyasetinin en temel yönü; burjuvazi ile proletarya
arasındaki savaşımı gizlemek, dikkati ‘ulusal’ sorunlara yöneltmek;
böylece aynı ulustan proletarya ile burjuvazinin ‘işbirliğini’
sağlayarak burjuva iktidarını tehlikeden korumaktır.
“Bu siyaset nüfusun geniş katmanlarının dikkatini, toplumsal
sorunlardan, sınıf savaşımı sorunlarından, ulusal sorunlara,
proletarya ile burjuvazinin ‘ortak’ sorunlarına doğru çevirir. Ve
bu da, ‘çıkarların uyumu’ yalanını yaymak için, proletaryanın
sınıf çıkarlarına gölge düşürmek için, manevi bakımdan köleleştirmek
için, elverişli bir alan yaratır.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal
Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 24)
Ulusal baskı siyaseti Stalin’in belirttiği gibi proletaryayı
burjuvazinin kuyruğuna bağlama siyasetidir.
Ulusal baskı siyasetinin diğer bir amacı, işçilerin arasına
milliyetçilik zehirini sokarak işçilerin birleşmesini engellemektir.
“Böylece, tüm milliyetlerden işçilerin önüne ciddi bir engel
dikilmiş olur.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge
Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 24)
“Ve böyle bir siyaset başarı kazandığı ölçüde, proletarya için
en büyük kötülüğü, devleti birleştiren tüm milliyetler işçilerinin
birleşme işi karşısındaki en ciddi engeli oluşturur.” (Stalin,
Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 25)
Ulusal baskı işçi sınıfının manevi yeteneklerinin gelişiminin önünde
de bir engeldir. Stalin bu durumu şöyle anlatır:
“Böyle bir durum, egemenlik altında yaşayan uluslar proletaryasının
manevi güçlerinin özgürce gelişmesini engellemekten başka bir sonuç
veremez. Toplantı ve konferanslarda anadilini konuşmasına izin
verilmezken, okulları kapatılırken, Tatar ya da Yahudi işçinin
manevi yeteneklerinin tam gelişmesinden ciddi olarak söz edilemez.”
(Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları,
Sf. 24)
Egemen sınıflar milliyetçiliği işçi sınıfı ve halkı bölmek,
onun sınıfsal temelde birleşmesini önlemek, halkları birbirine kırdırmak
ve kendi düzeninin devamını sağlamak için kullanmışlardır ve
hala da kullanmaktadırlar. Egemen sınıfların ulusal baskı siyaseti
ve burjuva milliyetçiliğini kullanma amaçlarının başlıcaları:
- Pazar, hammadde ve sermaye yatırım alanlarını ele geçirmek
- İşçi sınıfı ve halkların birbirine düşman etmek ve birleşmesini
önlemek
- İşçi sınıfı ve halkı ‘ulusal’ çıkarlar için burjuvazinin
kuyruğunu takmaktır.
Ulusların Kendi
Kaderlerini Tayin Hakkı
“Ulus, kaderini serbestçe
kararlaştırma hakkına sahiptir.” (…) “Bu, tartışma götürmez.”
(…) “Ulus, kendi özerkliğini kurma hakkına, hatta ayrılma hakkına
sahiptir.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol
Yayınları, Sf. 27)
Tarihsel olarak kendi dil, kültür, geleneklerini yaratmış, asgari
ortak bir toprak parçasında yaşayan, iktisadi ve kültürel birliğini
sağlamış insan topluluğuna ulus denir. Her ulusun hangi devlet biçiminde
yaşayabileceğine karar verme hakkı vardır. Bu hak demokratik bir
haktır. Bir ulus ister tek bir devlet çatısı altında başka bir
ulusla, ister yine tek bir devlet çatısı altında kendi özerk bölgesinde,
ister ayrı bir devlet olarak tek başına yaşabilmelidir. Bu ulusun
kendi karar vereceği, herhangi bir dış güç tarafından müdahale
edilemeyecek bir haktır. Marksistlerin ulusal soruna, tarihin iktisadi
evrimini temel alarak gösterdikleri çözüm yolu budur.
“Marksistlerin programındaki ‘ulusların kaderlerini tayin
etmeleri’ ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan, siyasal kaderini
tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal devletin kurulmasından başka
bir anlama gelemez demektir.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin
Hakkı, Sol Yayınları, Sf. 57)
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, sadece proletaryanın çözüm
yolu değil, emperyalizmden ve ulusal baskıdan kurtuluş mücadelesi
veren her ulusun benimsediği demokratik programdır. Her (tutarlı)
ulusal kurtuluş savaşı, emperyalizme karşı bağımsızlığı yani
kendi kaderini tayin hakkını savunur. Bu sebeple anti-emperyalist ve
demokratik programın en temel taleplerinden biridir. Her Marksist hatta
her tutarlı demokrat, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanır.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda bazı yanlış
anlamalar mevcuttur. Şimdi bunlardan bir kaçına değinelim:
Birincisi; kendi kaderlerini tayin hakkı sadece sosyalizmden sonra gerçekleşebilecek
bir hak değildir. Sosyal-şovenler ve en incesinden milliyetçi sözde
‘sosyalistler’ bir ulusun kendi kaderini tayin etme hakkının
sosyalizmden sonra gerçekleşebileceğini söylerler. Onlara göre
ulusal sorun, çözümü için çaba sarf edilmesi gereken bir konu değildir.
Onlar ulusal sorun karşısında pratik olarak ezen ulus milliyetçiliğinin
platformundadırlar. Çünkü ulusal sorunun bugünün sorunu olmadığını,
ancak sosyalizmden sonra çözülebilecek bir sorun olduğunu söylemek
halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesi karşısında sessiz
kalmayı, ‘tarafsız’ olmayı ve bu mücadeleyi (sosyalizmden
sonraya) ertelemeyi gerektirir. Oysaki Marksistler bilir ki,
sosyalizmden sonra ulusları birbirine düşman eden bir düzen olmayacağı
için uluslar ayrılmak yerine birleşmeyi seçecektirler. Bu
kapitalizmden sosyalizme geçişin hemen başında olmasa bir ilerleyen
aşamasında gerçekleşecek ve gerçekleşmesi zorunlu olan bir
olgudur. Lenin ulusal sorunun çözümünü sosyalizmin gerçekleşmesinden
sonraya atan ve bugün ulusal sorunun çözümü ve kendi kaderini tayin
hakkı için mücadele etmeyen ‘sosyalistlerimize’ şöyle der:
“Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu
olarak her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması
ilkesinin savunulmasını içermelidir. Yoksa ortada enternasyonalizm
diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun
sosyal-demokratını, emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir.
Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının
binde-bir olması durumunda bile, bu istem, mutlak bir istemdir.”
(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf. 179)
(Alt çizgi bizim)
Konu gayet açıktır. Ulusal baskı emperyalizm çağının sorunudur.
Buna karşı mücadele etmeyen veya bunu sosyalizm sonrasına bırakan
bir ‘sosyalist’, Lenin’in deyimiyle “emperyalist ve alçak”tır.
Ama ‘sosyalistlerimiz’ kıvırmada uzmandır. Onlar ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkı emperyalizm koşullarında gerçekleşemez, bu
yüzden bu sorunun çözümünü sosyalizm sonrasına bırakıyoruz
derler. Biz de sözü Lenin’e bırakıyoruz:
“Gerçekler, hem kapitalizmin, hem emperyalizmin herhangi bir siyasal
biçiminin çerçevesi içinde geliştiğini ve bunların tümünü
kendisine bağımlı kıldığını gösterir. Bu bakımdan,
demokrasinin biçimlerinden birinin ‘gerçekleştirilemez’ olduğunu
iddia etmek temel teorik yanılgıdır.” (Lenin, Ulusların
Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol yayınları, Sf. 156)
Emperyalizmin tahakkümüne ve ulusal baskıya karşı mücadele ve bu mücadelenin
temel talebi olan ulusların kendi kaderini tayin hakkı, sanıldığının
aksine emperyalist devletlerin hoşgörüsü ve ezen ulus
temsilcilerinin onayı ile gerçekleşebilecek bir hak değildir.
Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı başta proletarya olmak üzere
ezen ulus ve ezilen ulus halklarının ortak devrimci mücadelesi ile
hayata geçebilecek bir haktır. Bu mücadele demokrasi mücadelesinin
ayrılmaz bir parçasıdır. Demokrasi mücadelesi de sosyalizm mücadelesi
için olmazsa olmazdır.
“proletarya, demokrasi uğruna, her açıdan tutarlı bir devrimci
savaşım yürütmeden, burjuvaziyi yenmeye hazır bir duruma
gelemez.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları,
Sf.143)
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda ikinci yanlış anlama
da bu hakkın zorunlu olarak bir ulusun ayrı bir devlet kurmasını
gerektirdiği görüşüdür. Oysaki ulusların kendi kaderini tayin
hakkı, ayrı bir devlet kurma özgürlüğünü öngördüğü gibi, başka
bir ulusla tek bir devlet çatısı altında yaşamayı veya federasyon
tarzı bir birlikteliği de öngörür. Sorun ulusun kendi tercihini özgürce,
her hangi bir müdahale olmaksızın yapabilme hakkının olmasıdır.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkının özü ulusun kendi kararını
verme hakkını savunmak ve emperyalist yağma ve ulusal baskı
siyasetine karşı çıkmaktır.
Örneğin Çarlık Rusya’sında ulusların kendi kaderini tayin hakkını
savunan Bolşevikler, ulusların ayrı bir devlet olarak örgütlenmelerini
savunmuyorlardı. Bolşevikler bütün uluslara ayrı bir devlet kurmak
da dâhil kendi kaderini özgürce tayin etme hakkını savunuyorlardı.
Ayrı bir devlet kurma hakkı, bir ulusun kesin olarak diğer ulustan
ayrılmasını öngörmez. Ulus isterse, ayrılma hakkına sahip iken diğer
ulusla birleşme yönünde irade belirtebilir. Ayrılma hakkının olması,
ulusun kesin ayrılacağı anlamına gelmez. Bu ulusun kendi karar
vereceği meseledir. Bu bir çiftin boşanma özgürlüğünü benzer.
Çiftin boşanma hakkının olması, çiftin kesin olarak birbirinden
ayrılacağı anlamına gelmez.
Sonuç olarak; ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ulusal sorunun
tek gerçek çözümüdür. Marksistler her koşulda ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkını savunurlar. Bu talep sadece sosyalizmin gerçekleşmesinden
sonra savunulacak bir talep değil, bugün uğruna mücadele edilecek
bir taleptir.
Ulusal Sorunda
Proletaryanın Görevleri
Ulusal sorun emperyalizm aşamasında tipik bir sorundur demiştik. Çünkü
emperyalizmin eğilimi, ulusları baskı altına almak ve sömürgeleştirmektir.
Bu emperyalizmin varlık koşulu yani doğası gereğidir.
Proletarya ve onun komünist öncüsünün programı ulusların kendi
kaderini tayin hakkını savunur demiştik. Ama proletaryanın ulusların
kendi kaderini tayin hakkını savunması demek, ulusun kesin olarak ayrılmasını
savunmak anlamına gelmez. Çünkü ulusun ayrı bir devlet kurması her
zaman o ulusun ve tüm dünya proletaryasının çıkarlarına denk düşmez.
Proletaryanın çıkarları bazı durumlarda ulusların eşit ve özgürce
birlikteliğinden bazı durumlarda ise ulusların ayrı bir devlet örgütlenmesi
içinde bulunmasındadır. Ama proletarya ve onun komünist öncüsü bu
değerlendirmeyi uluslara dayatmaz, her koşulda ulusların kaderlerini
tayin hakkını tanır. Ama kendi bağımsız politika, propaganda ve
platformundan da ödün vermez. Örneğin, Çarlık Rusya’sında Bolşevikler
ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin etmesinden yanayken, diğer
yandan da ulusların bir arada eşit haklar temelinde özgürce yaşamasını
savunuyorlardı. Yine aynı dönemde Bolşevikler Türkiye’nin
emperyalizmden kurtuluşunu ve ayrı bir devlet olarak örgütlenmelerini
savunuyorlardı.
Şimdi sorunu biraz daha yakından inceleyelim:
Emperyalizmin sömürüsü altındaki ülkelerde ulusun kendi kaderine
tayin hakkı, emperyalizmin tüm ekonomik, siyasi ve askeri gücünün
ülkeden kovulmasını gerektirir. Sömürge ulusların birçoğu zaten
kendi devletine sahip durumdadır. Bu ülkelerde sorun
anti-emperyalist-demokratik veya sosyalist devrimlerle ülkenin bağımsızlığının
sağlanmasıdır.
Sorunun daha karışık yönü, ikinci tip yani ezen ulusun egemen olduğu
çok uluslu devletlerde kendini gösterir. Proletarya çok uluslu
devletlerdeki ulusal sorunda neyi savunur?
“Demek ki, kendi kaderini tayin etme hakkı, ulusal sorunun çözümünde
zorunlu dayanak noktasıdır.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge
Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 70)
Her şeyden önce tekrar belirtilmelidir ki, proletarya her koşulda
ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunur. Ulusun bu hakkını
engelleyen her türlü ulusal baskıya karşı amansızca savaşır.
Bunun yanında, devlet çatısı altındaki bütün ulusların eşit
haklar temelinde, gönüllülük temelinde birliğini savunur ve buna göre
propaganda yürütür. Yani proletaryaya göre boşanma hakkı olmalıdır,
ancak eşler eşit haklar temelinde ve gönüllü bir şekilde bir arada
bulunmalıdırlar. Proletaryanın ve halkaların çıkarına uyan budur.
Ulusal baskının amacı bölümünde, ulusal baskı siyasetinin amacını
ortaya koymuştuk. Ulusal baskı halkaları birbirine düşman ederek
birleşmesini ve burjuva düzene karşı ortak mücadelesini engellemeyi
hatta işçi sınıfı ve halkları ‘ulusal’ dava uğruna kendi
kuyruğuna takmayı amaçlar demiştik. Proletaryanın bu siyasete karşı
devrimci programı, her türlü ulusal baskıya son verilmesi, dil ve kültür
üzerindeki baskıların kaldırılması, anadilde eğitim, oy verme,
kimliğinin tanınması gibi ulusal hakların güvence altına alınarak
bütün ulusların eşitliğinin sağlanmasını öngörür. Ulusların
ancak böyle bir eşitlik temelinde ve olmazsa olmaz bir koşul olarak
ulusların gönüllülüğü ve halkaların kardeşliği temelinde bir
arada yaşamasını savunur. Çünkü ancak böyle bir kardeşlik ve
birlik her milliyetten işçi sınıfı ve ezilen halkın kapitalizme
karşı birleşmesinin ve onu yıkmasının yolunu açar. Ancak böyle
bir kardeşlik ve birlik, ezen ulusun milliyetçiliğinin halklarını
birbirine düşman eden zehrini etkisiz hale getirir. Ve ancak böyle
bir birlik ülkenin tam demokratlaşmasını, emperyalizmden kurtuluşunu
ve sosyalizme yürüyüşünü hızlandırır.
“Demek ki, ülkenin tam demokratlaştırılması, ulusal sorunun çözümünün
temeli ve koşuludur.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge
Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 69)
Bu programın mantıksal sonucu ulusların eşit-gönüllü birliğinin
sağlandığı bir özerkliktir. Bir ulus olma yeterliliğini sahip
olmayan azınlıklar içinse bütün ulusal hakların güvence altına
alınmasıdır. Ve son olarak bütün bunların ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde gerçekleştirilmesidir. İşte
proletaryanın çok uluslu devletlerdeki programı budur.
“Bu özerklik, bireyleri uluslar bakımından sınırlamaz, ulusal
engelleri pekiştirmez.” (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge
Sorunu, Sol Yayınları, Sf. 71)
“Sorunu derinlemesine incelememiş olanlar, ezen ulusların
sosyal-demokratları ‘ayrılma hakkı’ üzerine ısrar ederlerken;
ezilen ulusun sosyal-demokratları ‘birleşme özgürlüğü’ üzerinde
direnmelerinin çelişki olduğunu düşünürler. Ama biraz düşününce,
enternasyonalizme ve bugünkü durumdan hareket ederek ulusların
birbiriyle kaynaşmasına varabilmek için başka yolun olmadığı,
olamayacağı anlaşılır.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı,
Sol Yayınları, Sf.179)
Proletarya ve halklar arasında
güvensizliği ve düşmanlığı şöyle veya böyle yayan milliyetçi-ayrılıkçılık
yerine halklar arasında güveni, kardeşliği ve birliği sağlayan
enternasyonalist bir program. Proletaryanın programı bundan başkası
olamaz.
Böyle bir programın ezen ulus işçileri ile ezilen ulus işçilerinin
tam birliğini öngördüğünü söylemiştik. Bu birlik iyi yönlü
bir propagandayı gerektirir. Ezen ulus işçilerine, kendi ulusu tarafından
baskı altına alınan ulusun ayrı bir devlet kurma hakkı da dahil
kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaları yönünde bir propaganda,
ezilen ulus işçilerine kurtuluşun ezen ulus işçileriyle birleşme
ve bir arada yaşama ile gerçekleşeceği yönünde bir propaganda.
“Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve
uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğü istemelidir.” (…)
“Bir yandan da, ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle,
ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel
birlik dâhil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar.” (Lenin,
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.139–140)
İşte böyle bir propaganda işçiler ve halklar arasında kardeşçe
birliği, enternasyonalizmi kurabilir ve ortak düşman olan egemen sınıflara
karşı ortak mücadeleyi yaratabilir. Aksi taktirde, halklar arasında
milliyetçilik ve düşmanlığı yayan ezen ulus milliyetçiliği, ezen
ulus işçilerine güvensizliği öngören ve kendi burjuvazisi ile
‘kurtuluşu’ savunan ezilen ulus milliyetçiliğinin egemen olması;
böylece halkların birbirine düşmanlaşması engellenemez. Lenin
enternasyonalist propagandanın önemini şöyle belirtir:
“Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve
hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz
ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını
gerçekleştiremez.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol
Yayınları, Sf.140)
Proletaryanın Ezilen Ulus
Milliyetçiliği Karşısındaki Tutumu
Proletarya için her türden milliyetçilik aynı kefeye konmaz.
Milliyetçilik vardır, milliyetçilik vardır. Mesela, Arnavutluk
Ulusal Kurtuluş Savaşına destek veren milliyetçiler, o dönemin koşullarında
ilerici bir rol oynadılar. Ama bu savaşa destek vermeyen, sürekli
oyalamalar içerisinde bulunan Arnavut milliyetçileri gerici bir rol
oynadılar. Keza ülkemizdeki ulusal kurtuluş savaşında ilerici bir
rol oynayan Kemalist milliyetçiler, kurtuluş savaşından sonra gerici
bir rol oynadılar.
Milliyetçilik, örnekte de görüldüğü gibi bazen ilerici bazen de
gerici bir rol oynayabilir. Bunu, içinde bulunulan tarihsel dönem ve
koşullar belirler. Ancak, milliyetçiliğin ilerici veya gerici rol
oynaması, onun diğer halkalara karşı bir güvensizlik, uluslar arası
işçi sınıfı arasında düşmanlık, egemen sınıflara karşı
halkaların birlik ve dayanışmasını engelleyen bir görüş olduğu
gerçeğini değiştirmez.
“En ‘adil’, ‘saf’, en ince ve en uygarı olsa bile, Marksizm
milliyetçilikle bağdaşmaz.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin
Hakkı, Sol Yayınları, Sf.31)
Proletarya iki tür milliyetçiliğe; hem ezen ulus milliyetçiliğine
hem de ezilen ulus milliyetçiliğine karşı enternasyonalizmi, ezen ve
ezilen ulus işçilerinin birliğini, halkların ortak mücadelesini
savunur. Bu proletaryanın, her iki tür milliyetçiliği aynı kefeye
koyduğu, ikisine de aynı ölçüde yaklaştığı anlamına gelmez.
Ezen ulus milliyetçiliği diğer ulusların baskı altına alınmasını,
onların hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılmasını ve bunun
askeri baskı ve zorla uygulanmasını içerir. Halkların özgür gelişimini
engeller. Onun programı, diğer ulusları ezmek, onları kendi sınırları
içerisinde kan ve silah zoruyla tutmak ve haklarını yok saymaktır.
Bu yüzden proletarya ezen ulus milliyetçiliği ile asla bir araya
gelmez, tersine ezen ulus milliyetçiliği ve ulusal baskıya karşı sürekli
olarak savaşır. Çünkü ezen ulus milliyetçiliği tarihsel olarak
gericidir.
Ezilen ulus milliyetçiğini değerlendirmeden önce onun hangi koşullarda
ortaya çıktığını ve nasıl bir tarihsel zorunluluk olduğunu
ortaya koymak gerekir. Çok uluslu devletlerde ezilen ulus milliyetçiliği,
kapitalizmin gelişmesi ve farklı bölgelerdeki farklı etnik kökene
veya kültüre sahip halkların bir ulus olarak ortaya çıkması ile başlamıştır.
Yani kapitalizmin gelişmesi halkların uluslaşma sürecini hızlandırmıştır.
Bu yüzden ezilen ulus milliyetçiliği kapitalizmin gelişmesinin kaçınılmaz
bir sonucu olarak ortaya çıkan tarihsel bir olgudur. Emperyalizmin
tipik devleti ulus devlet olduğundan uluslaşma ve ulus devlete yönelim,
emperyalizmden kopmayı ve üretici güçlerin gelişiminin önünü açtığı
sürece ilerici bir olgu olmuştur. Kapitalizmin gelişiminin hızlandığı
19. yy’ın sonu ve 20. yy’ın başı uluslaşmanın ve ulus
devletlerin kurulmasının arttığı yıllar olmuştur.
Kapitalizmin gelişmesi bir yandan farklı ulusları tek bir ulus olarak
birleştirip kaynaştırırken, diğer yandan da ayrı ulusları doğurmuştur.
Bu süreçte belirleyici olan halkların içinde bulunduğu koşullar ve
iktisadi etmenlerdir. Tarihsel bir olgu ve zorunluluk olan uluslaşma,
yine tarihsel bir zorunluluk olarak ezilen ulus milliyetçiliğini
ortaya çıkarmıştır. Çünkü ezen ulus milliyetçiliği ve ulusal
baskı bu uluslaşma sürecinin önünde engel durumundadır.
Ezilen ulus milliyetçiliğinin programı, kendi ulusunun dil ve kültürü
üzerindeki baskının kaldırılması, kendi dilinde eğitim, özerklik,
bağımsızlık gibi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde
taleplerden oluşur. Ulusal baskıya karşı bir tepki niteliğindedir.
Elbette sosyalist bir tepki niteliğinde değildir. Onun burjuva ve ya küçük
burjuva karakteri en fazla ulusal-demokratik bir programa izin verir.
Ezilen ulus milliyetçiliği sözde ‘sosyalist’ söylemler kullansa
da, sosyalizmin ideallerinden az veya çok etkilense de, onun burjuva
veya küçük burjuva sınıfsal niteliği, halklar arasında güvensizlik
ve düşmanlık yayan içeriği değişmez. Ama onun ulusal-demokratik
programı ilericidir. Bu yüzden demokrasi mücadelesinde, ulusların
kendi kaderini tayin hakkı için savaşımında ezilen ulus milliyetçiliği
proletaryanın müttefikidir. Proletarya ezilen uluslara önderlik
edebildiği sürece bu müttefiklik sosyalizm mücadelesinde de devam
edebilir. Çünkü sosyalizm, ulusların kendi kaderini tayin hakkının
gerçek anlamda uygulanabileceği tek sosyo-ekonomik sistemdir. Ama
genel olarak ezilen ulus milliyetçiliği, proletaryanın demokrasi ve
demokratik devrim mücadelesinde müttefikidir.
“Eğer ezilen ulusun burjuvazisi, ezen burjuvaziye karşı savaşırsa,
biz, her zaman ve her durumda, herkesten daha kararlı olarak bu savaşın
yanayız; çünkü biz, zulmün en amansız ve en tutarlı düşmanlarıyız.”
(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.69)
Bu ittifak, proletaryanın ve onun komünist öncüsünün ezilen ulus
milliyetçiliğine kapıldığı anlamına gelmez. Sorun demokrasi ve
demokratik devrim mücadelesinde bütün ezilen unsurları bir araya
getirmek ve top yekûn egemen sınıfların karşısına çıkarmaktır.
Örneğin 1917 Şubatında köylülüğün tümü ile ittifak yapılmıştır.
Yani kır burjuvazisi de bu ittifaka dâhildir(bugün için imkânsızdır).
Çünkü sorun demokratik devrimin programı etrafında bütün güçleri
birleştirmektir. Bu örnekte anlatılmak istenen bugün kır
burjuvazisi ile ittifak yapılması gerektiği değil, bütün ezilen güçleri
birleştirilmesi sorunudur. Lenin ‘ulusların kendi kaderini tayin
hakkını savunmak, ezilen ulus milliyetçiliğini desteklemeye eşittir’
diyen Rosa Lüxemburg’u şöyle eleştirir:
“Birinci iddia, Kautsky’nin hemen hemen yirmi yıl önce çürütülemez
bir biçimde tanıtlamış olduğu gibi, kendi milliyetçiliğinden ötürü
başkalarını suçlama halidir; çünkü ezilen ulusların milliyetçilinden
korkmakla Rosa Lüxemburg, gerçekte Büyük-Rusların kara-yüzler
milliyetçiliğinin oyununa gelmektedir” (Lenin, Ulusların
Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.73)
Ancak proletarya ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele
etmeden ezilen ulus proletaryasının bağımsız bir siyaset izlemesini
sağlayamaz.
“Böyle bir savaşım olmadan, ezilen ulusların proletaryasının, bağımsız
bir siyaset izleyebileceği, ortak düşmanın devrilmesi için savaşımda,
egemen ülkelerin proletaryası ile sınıf dayanışmasına gidebileceği
düşünülemez.” (Stalin, Leninizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Sf.
65)
Yani proletarya ezilen ulus milliyetçiliği ile mücadeleyi de elden bırakamaz.
Bu Ekim devrimi öncesinde ittifak yapılan küçük burjuva
devrimcileri (sol sosyalist-devrimciler) ile olan durum gibidir. Hem
ittifak çünkü ortak talepler vardır; hem mücadele çünkü
proletarya diktatörlüğünü noktasında anlaşma sağlanamaz. Sorun
proletaryanın diğer ezilen sınıf, katman ve uluslara önderlik edip
edemeyeceği sorunudur.
Proletarya ezilen ulus milliyetçiliğine böyle bakar. O belli koşullar
altında ilericidir. Proletarya önderlik edebildiği sürece demokratik
devrimin (hatta sosyalist devriminde olabilir) müttefiklerindendir. Bu
yüzden proletarya ezilen ulusun halkı ile birlikte kurulu düzenin karşısına
dikilir.
Bütün bunlardan sonra bir yanlış anlamaya değinmek gerekir. Genel
bir bakış açısı, ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus
milliyetçiliğini aynı kefeye kayarak ikisine de faşizm etiketini yapıştırır.
Evet, faşizm milliyetçiliği en şoven biçimiyle kullanır. Ancak bu
her milliyetçiliğin faşist milliyetçilik olduğu anlamına gelmez.
Bu yüzden ezilen ulus milliyetçiliği ile Türk faşizmini aynılaştıran
ve faşizm olarak etiketleyen bakış açısı yanlıştır. Ezen ulus
milliyetçiliği gericidir, baskıcıdır; ancak ezilen ulus milliyetçiliği
demokratik istemleri savunur, koşullara göre ilericidir.
Proletarya ulusal sorunu sınıf mücadelesinden ayrı olarak ele almaz.
Ulusal sorunun çözümünü proletaryanın devrimci mücadelesinin çıkarları
açısından ele alır. Yani ulusal sorunun çözümünü sosyalizm mücadelesinin
çıkarları çerçevesinde ele alır. Sosyalist perspektifini
kaybetmez. Ulusal sorunun en uygun çözümünü proletarya açısından
sosyalizm yolunu açan çözümdür. Ulusların kendi kaderini tayin
hakkı bu çerçevede proletaryanın ulusal sorunu çözümünde temel
noktadır.
Bir Ulusal Sorun
Olarak Kürt Sorunu
Yukarıda genel teorik çerçeveyi
çizdik. Şimdi ulusal sorunu, ülkemizdeki Kürt sorunu özelinde
inceleyelim.
Kürt halkı Ortadoğu’nun en eski halklarından birisidir. Varlığı
MÖ 2000 yıllarına kadar dayanır. İlk yazılı Kürt eserlerine 11
yy’da rastlanır.
Kürt sorununu görmezden gelen ‘Kürtler bir ulus değildir’ veya
‘Kürt diye bir şey yoktur; onlarda Türktür’ önermeleri ezen
ulus milliyetçiliğinin yani ülkemizdeki Türk milliyetçiliğinin en
temel önermelerindendir. Çünkü Kürt ulusu yoksa Kürt sorunu da
olamaz. Aslında yukarda değindik. Tekrara düşmek pahasına kısaca
yineleyelim. Ulus, kapitalizmin ilk dönemlerinde ortaya çıkan bir
olgudur. Kapitalizmin gelişmesi ile bazı halklar kendi özel koşullarında
ayrı bir ulus haline gelmişler bazıları ise diğer uluslarla kaynaşarak
tek bir ulusta bütünleşmişlerdir. Stalin’e göre bir topluluğun
ulus olmasının koşulları belli bir toprak parçasında bulunmak,
ortak dile sahip olmak, iktisadi ve kültürel birliktir. Kürt ulusu
ayrı bir dile, Kürt nüfusunun yoğun olarak bulunduğu bir toprak parçasına
(Dehap’ın oylarının dağılımına bakarsak bunu kolaylıkla görebiliriz),
çok zengin bir kültüre (müzik, şiir, halkoyunları vb. alanlarda
zengin bir kültürel birikim yaratılmıştır) ve bu süreci oluşturan
iktisadi birliğe sahiptir. Bunun tersini iddia etmek ya düpedüz saçmalamak
ya da burjuvaziye kuyruk olarak bir halkı açıktan inkâr etmektir. Bu
yüzden Kürt ulusu tarihsel olarak ortaya çıkan bir olgudur, nesnel
bir gerçekliktir.
Kürt ulusu bu ülkede devletin kurucu ve egemen uluslarından birisi
midir yoksa ezilen bir ulus mudur? Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne(yakın
bir zamana kadar), hiçbir yasada Kürt halkının varlığı, bir ulus
olma niteliği ve bundan kaynaklanan haklarından bahsedilmemiştir. Kürt
varlığı dolayısıyla da Kürt ulusunun demokratik haklarından söz
edilmemiştir. Türk devletine göre Kürt ulusu, Kürt ulusunun hakları
diye bir şey yoktur. İşte bir ulusu yok saymak, onun haklarını yok
saymak ve baskı altına almak, Kürt ulusunun ezilen bir ulus olmasının
sebebi budur. Bu politika bir hata değil, Türk burjuvazisinin kendi
iktidarını devam ettirmek amacıyla uyguladığı bilinçli bir ulusal
baskı siyasetidir. Varlığı tanınmayan, hakları söz konusu
olmayan, haklarını istediği zaman katledilen bir ulus olarak Kürt
ulusu ve bir ulusal sorun olarak Kürt sorunu ülkemizde mevcuttur.
Kürt halkının inkârı yeni bir olgu değildir. Lozan görüşmeleri
sırasında İsmet İnönü Kürt ve Türk halkının temsilcisi olduğundan
bahsetmişti. Ama kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra Türkiye
Cumhuriyeti resmi tarihinde Kürt ulusu ve Kürt kimliği yoktur. Bu
politikayı Atatürk şöyle ifade etmiştir:
"Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye Halki'na Türk Milleti
denir." (Atatürk)
Yani Türkiye’de herkes Türk’tür. Türk olmadığını söyleyen,
kendisinin Kürt olduğunu söyleyen bir ulus varsa, bu ulusun bir de
ulusal-demokratik nitelikli talepleri varsa kendi kaderini tayin etmek
istiyorsa; işte o zaman o halk bombalanır, sürülür, işkenceden geçirilir,
katledilir. Ülkemizdeki Türk milliyetçiliğinin Kürt halkına karşı
tutumu budur.
Oysaki her ulus, ulus olmanın gereği olarak kendi dil, kültür ve
geleneklerini yaşamak, ulus olmaktan kaynaklanan haklarını kullanmak
ister. Kürt ulusunun yaptığı da budur ve meşrudur, haklıdır. Türk
egemen sınıfları ise bu taleplerin karşısında 1925 Şeyh Sait
isyanından başlayarak, Ağrı isyanı, Dersim isyanı ve 1980 sonrası
yükselen Kürt hareketine karşı bir katliama girişmiş, bu
topraklarda en insanlık dışı uygulamaları hayata geçirmiş, on
binlerce insanı katletmiş, halkların arasında milliyetçilik zehrini
yayarak halkları birbirine kırdırmıştır. Türk milliyetçiliğinin
ve ulusal baskı siyasetinin neler yaptığı, hangi uygulamaları
hayata geçirdiği, Kürt ulusuna karşı nasıl bir katliama giriştiği
artık burjuva tarihçilerinin bile ya utana-sıkıla kabul ettiği ya
da övünerek anlattığı bir gerçektir. Genel Kurmay başkanı Hilmi
Özkök’ün her fırsatta ‘tarihimize bakın’ tehdidini savurması,
bu inkâr, işkence, katliam ve baskı politikasının kendi ağzından
itirafıdır.
Kürt Sorunu Acil Bir
Sorun mudur?
Kürt sorunu iki yönden acil çözülmesi veya çözümü için mücadele
edilmesi gereken bir sorundur.
Birincisi; Kürt halkı yıllardır tanınmayan, resmi belgelerde adı
dahi geçmeyen bir halktır. Resmi tarihte adı geçmeyen bir halkın
dilini kullanma, kültürünü yaşatma, kendi dilinde eğitim yapma
gibi hakları elbette olamazdı, zaten olmadı. Kürt ulusu kendi ulusal
haklarını ve kimliğini savundukça baskı altına alınmış,
katledilmiştir. Hem ulusal baskı siyaseti altında ezilen hem de sınıfsal
olarak ezilen Kürt işçi sınıfı ve emekçileri katmerli bir sömürü
altındadır. O zorla (asker, korucu zoruyla) başka bir dili konuşmaktadır.
Zorla başka bir dilde eğitim almaktadır. Zorla kendi kültürü
yasaklanmaktadır. Bu koşullarda yaşayan Kürt işçi sınıfı ve
emekçileri için sınıfsal taleplerinin dönemsel olarak geriye
‘itilmesi’, işçi sınıfının çıkarlarına olmasa da, tarihsel
bir zorunluluktur. Çünkü ulusal baskı siyaseti, bu siyasete karşı
ulusal bir tepkiyi de doğurur. Kürt işçi sınıfı ve emekçileri böyle
bir ulusal baskı altında iken bir sınıf olarak özgürce gelişmesi
ve siyasal sınıf bilincine kavuşması daha zordur. Kendi ulusal
hakları baskı altına alınmış, kendi kimliği baskı altına alınmış
bir ulusun özgürce gelişimi beklenemez.
“Böyle bir durum, egemenlik altında yaşayan uluslar proletaryasının
manevi güçlerinin özgürce gelişmesini engellemekten başka bir sonuç
veremez. Toplantı ve konferanslarda anadilini konuşmasına izin
verilmezken, okulları kapatılırken, Tatar ya da Yahudi işçinin
manevi yeteneklerinin tam gelişmesinden ciddi olarak söz edilemez.”
(Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, Sol Yayınları,
Sf. 24)
Ulusal baskı başta Kürt işçi ve emekçileri olmak üzere Kürt
ulusu üzerinde zorbalık demektir. Kendi hak ve taleplerini savunan Kürt
halkının işkenceden geçirilmesi, aşağılanması ve katledilmesi
anlamına gelir. Bu yüzden bu sorun çözülmesi gereken acil bir
sorundur.
İkincisi; Kürt sorunu ve bu sorunun temeli olan ulusal baskı
siyaseti, ezen ulus milliyetçiliğinin egemen olması anlamına gelir.
Ezen ulus milliyetçiliği, egemen sınıflar tarafından ezen ulusun işçi
sınıfını zehirlemek ve diğer uluslara karşı kışkırtmak için
kullanılır. Ezen ulus milliyetçiliğine karşı ezilen ulus saflarında,
ezilen ulusun burjuvazisinin önderliğinde karşıt bir milliyetçilik
gelişir. Proletarya açısından temel sorun bu noktada başlar. Ezen
ulusun işçi sınıfı ve ezilen ulusun işçi sınıfı milliyetçiliğin
etkisinde kalarak birbirine düşman hale gelmiştir. Yani Türk işçi
sınıfı ve Kürt işçi sınıfı, daha genel ele alırsak Türk halkı
ile Kürt halkı birbirine ‘düşman’ hale gelir.
Burada asıl görev, Kürt halkı üzerinde ulusal baskı siyasetini
uygulayan Türk burjuvazisine karşı Türk işçi sınıfının mücadele
etmesidir. Çünkü Türk burjuvazisi ve egemen sınıfları, kardeş Kürt
halkını ulusal baskı ile ezerken Türk işçi sınıfı ‘kendi’
burjuvazisinin etkisinden kurtulmalı ve Kürt işçi sınıfı ile
birleşmelidir. Bu da Türk işçi sınıfının Türk milliyetçiliğinin
etkisinden kurtulması ve enternasyonalist sınıf bilincine sahip olması
ile gerçekleşebilir.
Benzer şekilde Türk egemen sınıflarına olan tepkiden yararlanan Kürt
burjuvazisi de Kürt işçi sınıfı ve emekçilerini kendine yedekler.
Böylece egemen sınıflara olan tepkiyi Türk işçi ve emekçilerine
karşı bir tepki olarak genişletir. Kürt işçi sınıfı da
‘kendi’ burjuvazisinin etkisinden kurtulmalı ve Türk işçi sınıfı
ile birleşmelidir.
Türk ve Kürt işçi sınıfının önderliğinde Kürt ve Türk halkının
birleşmesi ve egemen sınıflara karşı mücadele etmesi devrimin ilk
koşuludur. Halkların birleşmesi: İşte temel sorun… İster
demokratik ister sosyalist devrim olsun, bu devrimlerin hayata geçebilmesi
için temel koşullardan birisi halklar arasındaki önyargı ve düşmanlıkların
ortadan kaldırılmasıdır. Bu sağlanmadan devrim olmaz.
Ülkemizde, aslında bu tespiti fazla açıklamaya gerek yok; çünkü
her gün yaşanıyor. Ne zaman bir fabrikada mücadele yükselse,
sermaye işçileri birbirine kışkırtmak için Türk-Kürt düşmanlığı
yaymaya çalışır. Türk işçileri Kürt işçilere, Kürt işçileri
de Türk işçilere karşı milliyetçilikle zehirler. Böylece işçilerin
birliğini ve ortak mücadelesini engeller, işçileri birbirine düşürür
ve kazanan da sermaye olur. Yine ülkemizde ne zaman sınıf hareketi,
emekçilerin hak alma mücadelesi, demokratik ve siyasal mücadele yükselse
hemen gündeme Kürt sorunu getirilir. Kürt düşmanlığı körüklenir.
Böylece emekçiler Kürt düşmanı siyasete yedeklenerek hak alma mücadelesi
ve siyasal mücadelenin hedefleri saptırılır veya tamamen mücadele
bastırılır.
Ülkemizde bırakın devrimi, işçi sınıfı ve emekçi hareketinin
elle tutulur düzeyde bir kazanımı için dahi Türk ve Kürt halklarının
kardeşliği sağlanmalı, halklar birleşmeli ve egemen sınıfların
karşısına dikilmelidir.
İşte Kürt sorununun çözülmesinin aciliyetinin ikinci sebebi budur.
Kürt sorunun varlığı Kürt ve Türk işçi sınıfı ve halklarının
birleşmesinin ve egemen sınıflara karşı ortak mücadelenin engeli
durumundadır. Kürt sorunun çözümü ise (daha ileri de ayrıntılarıyla
değineceğiz) ülkenin tam demokratlaşmasıyla yani halkaların ulusal
önyargılardan kurtulup birleşmesiyle mümkündür.
Kısacası Kürt sorunu halkların birleşmesi önündeki en büyük
engellerden birisidir. Kürt sorunu çözülmeden veya Kürt sorununun
çözümünü de kapsayan bir demokrasi (demokratik devrim) mücadelesi
verilmeden sosyalizmin zaferinden söz edilemez. İşte Kürt sorununun
önemi buradan kaynaklanır.
Kürt Ulusal Sorununda
Proletaryanın Çözümü
Kürt ulusal sorunu Türk
milliyetçilerinin için başa bela, her yerde ortalığı karıştıran
bir sorun, Kürt milliyetçileri açısından ise dünyanın en önemli
sorunudur. Oysaki ulusal sorun emperyalizm koşullarındaki tipik
sorunlardan birisidir. Sadece ülkemize özgü değildir. Kürt sorunu
ise çok uluslu devletlerdeki ezen ulusun ulusal baskısının bir örneğidir.
Bu yüzden ne ‘Türklerin başına bela olmuş, görülmemiş bir sıkıntıdır’
ne de ‘Sadece Kürtlerin karşılaştığı bir sorundur’. Ülkemizdeki
biçimiyle ulusal sorunun örnekleri tarihte ve günümüzde birçok
yerde görülmüştür ve görülmektedir. Çarlık Rusya’sında baskı
altına alınan Ukraynalılar, Polonyalılar, Beyaz Ruslar, Tatarlar, Gürcüler
ve daha birçokları; Avusturya-Macaristan’da ezilen Slavlar,
Almanlar; İngiltere’de İrlandalılar, Yugoslavya’da Hırvatlar,
Bosnalılar, Arnavutlar, Kosovalılar; Gürcistan’da Ahbazyalılar;
Meksika’da Zapatistalar ve daha dünyanın pek çok ülkesinden örnekler
verilebilir. Bu yüzden uluslar arası komünist hareketin tarihi bu
konuda oldukça zengin ve öğreticidir.
“Ama proletarya için bu istemler” (ulusal istemler) “sınıf savaşımının
çıkarlarına bağımlıdır.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin
Hakkı, Sol Yayınları, Sf.67)
Proletarya, her soruna, her olgu ve olaya sınıf mücadelesi
perspektifinden yani proletarya diktatörlüğünün (sosyalizmin) çıkarları
açısından bakar ve çözüm yolunu ortaya koyar. Böylece sözde
‘halkçı’lardan, günlük geçici ‘çözüm’lerle halkı
aldatanlardan ayrılır. Sorunu ‘ahlaki ilkeler’ veya ‘evrensel
gerçekler’ ile değil, tarihsel evrim ve bulunduğu koşullar içerisinde
inceleyerek çözümünü sunar. Bu yüzden, proletaryanın çözümü işçi
sınıfı, ezilen sınıf ve ezilen halklar için tek tutarlı, tek gerçek
çözümdür.
Yukarıda belirtmiştik, çok uluslu devletlerde proletarya ve onun komünist
öncüsünün programı ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde,
eşit haklar ve gönüllülük temelinde ulusların birliğidir. Bu
ulusal sorunun, halkları birbirine kırdırtan, halklar arasına düşmanlık
tohumu serpen milliyetçi ‘çözüm’ün tersine; halkaların birleşmesini
ve yakınlaşmasını sağlayan, işçi sınıfının enternasyonalist eğitimini
öngören tek çözümüdür.
Bu yüzden Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımayan
bir kişi bırakın sosyalist olmayı demokrat dahi olamaz. Kürt halkı
Türk halkıyla eşit haklar temelinde bir arada yaşama ya da isterse
ayrı bir devlet olarak örgütlenme hakkına sahiptir. Bu Kürt halkının
özgürce karar vereceği, hiçbir dış müdahale ve baskıya yer
vermeyen bir haktır. Kürt halkının ayrı bir devlet olarak örgütlenmesinden
ödü kopan, ülke bölünüyor naraları atan ve bunu ‘sosyalizm’
çığlıklarıyla beraber savunan bir kimse Lenin’in belirttiği gibi
‘emperyalist ve alçak’tır. Burada Kürt halkının ‘bu
topraklarda dili ve kültürüyle yaşayan biziz ve karar verme hakkı
bizimdir; eğer ayrı bir devlet kuracaksak bu sizin topraklarınızla
olmayacak, bizim topraklarımızla olacaktır‘ deme hakkı vardır ve
haklıdır. Bunun tersini savunmak Kürt halkına zorla (askeri zorla,
katliam ve baskıyla) başka bir iradeyi dayatmaktır. Bu da bugüne
kadar devam eden inkârcı, baskıcı ve katliamcı politikanın
kendisidir. Resmi ideoloji ve milliyetçi propagandanın Türk işçi ve
emekçileri arasındaki etkisi, yüzyıllardır Kürt halkının yaşadığı
toprakları ‘kendi’ toprağı (daha doğrusu kendi burjuvazisinin
toprağı) olarak görmesinde etkilidir. Ama birisi bunu ‘sosyalizm’
adına yaparsa, o burjuvazinin kuyruğuna ve sömürgeci emellerine
aldanmış/alet olmuş bir milliyetçiden başka bir şey değildir.
Ancak Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olması, ayrı bir
devlet kurma hakkı olması, ayrı bir devlet kurmanın Kürt
proletaryası ve halkı açısından yararlı olduğu anlamına gelmez.
Çiftin boşanma hakkı vardır ama çiftin boşanması her zaman doğru
değildir. Kürt proletaryasının ve halkının, milliyetçi bir
programı savunan Kürt burjuvazisinin etkisinden kurtulması ve kendi
bağımsız sınıf politikası ile hareket etmesi gerekmektedir. Kürt
proletaryasının sınıf politikası onun Türk proletaryası ile birleşmesini,
ezilen sınıf ve ulusları harekete geçirerek devrime yürümesini
gerektir. Proletaryanın doğru politikası, sosyalizmin yoluna açan ve
ona hizmet eden çözüm yolu budur. Bu da ülkenin emperyalizmden
kurtuluşunu ve tam demokratlaşmasını öngörür. Kürt halkının
kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde, eşit haklar temelinde gönüllü
birliği, Kürt sorununun gerçek, tam demokrat ve tutarlı çözümü
budur. Ancak bu çözüm hakların enternasyonalist eğitimini öngörür
ve milliyetçilik zehrinin etkisi bertaraf eder.
Kürt Milliyetçiliğinin
İki Programı ve Eleştirileri
Bu bölümde, sadece Kürt milliyetçiliğinin değil, genel olarak
ezilen ulus milliyetçiliğinin iki programından bahsedeceğiz.
Birincisi; bağımsız bir devleti temel alan devrimci program, ikincisi
ulusal hakları temel alan reformist programdır.
Birinciden başlayalım. Bu program aynı zamanda Kürt ulusal
hareketinin uzun süre programı olarak kalmıştır. Kürt ulusu her
ulus gibi sınıflardan oluşmaktadır. Burjuvazi, işçi sınıfı, köylülüğün
yoksul-orta-zengin katmanları, hatta toprak ağaları; bütün bunlara
bir de işbirlikçi Kürt burjuvazisi ve toprak ağalarını eklemek
gerekir. Kürt ulusunu oluşturan bu sınıfların çıkarları elbette
türdeş değildir. Örneğin, Kürt ulusal burjuvazisinin çıkarı bağımsız
bir devlette, kendi pazarı üzerinde tam hâkimiyet kurmaktadır. Ama Kürt
ulusunun büyük kısmını oluşturan Kürt işçi sınıfı ve emekçi
köylülüğün çıkarı bağımsız bir ülkede feodal ağa ve
burjuvazinin sömürüsü altında yaşamak değildir. Kürt emekçileri
ve yoksullarının çıkarı hem ulusal sorunun çözümünde, hem de bu
çözümün sosyal kurtuluşla yani yoksulluğun, işsizliğin ve her türlü
baskı ve kötülüğün yok edilmesi demek olan sosyalizm ile birleştirilmesindedir.
Bu yüzden Kürt burjuvazisinin programı ile Kürt halkının, Kürt işçi
ve emekçisinin programı farklıdır. Sorun hangi sınıfın diğer sınıfları
yedekleyeceğidir. Eğer Kürt ulusal burjuvazisi Kürt işçi ve emekçilerini
yedeklerse ulusal hareket milliyetçi bir perspektifle, burjuvazinin dar
çıkarlarına hizmet eden, halklar arasına milliyetçilik ve düşmanlığı
yayan bir hareket olur. Eğer Kürt işçi sınıfı, diğer emekçi
halk ve tabakaları yanına alırsa, sosyalizmin yolunu açan, Türk işçi
sınıfı ile birleşen ve halkların kardeşliğini temel alan bir
hareket olur.
Ayrı bir devlet kurmayı hedefleyen program, Kürt işçi ve emekçilerinin
değil, kendi pazarına egemen olmak isteyen Kürt burjuvazisinin
programıdır. Çünkü Türk işçi sınıfı ve Türk halkıyla birlik
olmayı değil, tersine onlara güvensizliği, düşmanlığı yayarak
ayrı bir devleti savunur. Kürt proletaryasının Türk proletaryası
ile değil ‘kendi’ burjuvazisi ile birleşmesini ve ona kuyruk olmasını
sağlar. Ayrı bir devlet kurmayı hedefleyen programın özü budur.
İkinci programa geçelim. Kürt halkının ulusal-demokratik
taleplerini temel alan ama aynı devlet çatısı altında bu talepleri
gerçekleştirmeyi hedefleyen programdır. Bu program Kürt ulusal
hareketinin bugünkü programıdır. Bu program önüne
ulusal-demokratik talepleri koyduğu ve bunlar için mücadeleyi örgütlediği
için ilericidir. Ama bu program, ulusal sorunun çözümünü devrim
sorununa bağlamamaktadır. Ulusal sorunun çözümünü egemenlerin
vereceği haklara kısacası reformlara indirgemektedir. Ulusların
kendi kaderini tayin hakkını atlayarak ulusal-demokratik reformlar ile
‘çözüm’ umudundadır. Şiddete, işçi sınıfı ve emekçilerin,
ezilen ulusların şiddeti olan devrimci şiddete tamamen karşı çıkmaktadır.
Oysaki ulusların kendi kaderini tayin hakkını esas alan bir çözüm,
var olan sınıf egemenliğinin bir demokratik devrimle yıkılmasını
yerine demokratik halk iktidarının kurulmasını öngörür. Kısacası
ulusal sorunun çözümü, reformlarla değil, ancak bir devrimle, Türk
ve Kürt halkının ortak mücadelesi sonucu gerçekleşecek bir
devrimiyle sağlanabilir. Bu program bu yüzden gerçek bir çözümü
değil, yılmış burjuvazinin teslimiyetini dile getiren bir programdır.
Programın reformist olması onun talepler için mücadeleyi
benimsemesinde değildir. Çünkü bugün dil üzerindeki baskıların
kaldırılması, Kürt kimliğinin tanınması, anadilde yayın ve eğitim
hakkı gibi talepler olmazsa olmazdır. Bu talepler için mücadele
edilmelidir; Türk ve Kürt halkının ortak mücadelesi de sınıfsal
taleplerle birlikte yukarıda bahsedilen talepler için mücadele
edilerek sağlanacaktır. Hata, Kürt ulusal hareketinin bu talepler için
mücadele etmesinde değil; ulusal sorunun çözümünü sadece bu
taleplerin gerçekleşmesine indirgemesidir. Ulusal sorunun çözümü
kendi kaderini tayin hakkından demokratik reformlara indirgenirse bir
devrim de elbette gereksiz olur; ama bu sefer de ulusal sorunun çözümü
gerçek anlamda sağlanamaz. Demokratik reformlarla yetinen Kürt ulusal
hareketinin programının özü budur.
Kürt ulusal hareketinin emperyalist güçlerden demokrasi beklemesi,
tekelci burjuva sınıfları demokrasinin temsilcileri olarak görmesi
ise reformizmin diğer bir yüzüdür. Gerçek demokrasi ise, ancak Kürt
ve Türk ulusunun birlikte mücadelesiyle, demokratik devrimle hayata geçirilebilir.
Ama reformizme göre, demokrasi emperyalist burjuvazinin insanlığa bir
armağanıdır.
Kürt Ulusal Hareketinin
Niteliği
Her ulusal hareket gibi Kürt ulusal hareketi de burjuva demokrat bir
harekettir. Talepleri olan dil ve kültürü üzerindeki baskıların
kaldırılması, yayın ve anadilde eğitim hakkı, Kürt kimliğinin
tanınması ilerici taleplerdir. Bu talepler, demokrasi mücadelesinin
bir parçası ve demokratik devrimin hedeflerindendir.
Kürt ulusal reformist hareketi bugün bu talepler için mücadeleyi örgütleyerek
ilerici bir rol onuyor. Bu yüzden proletaryanın müttefikidir. Çünkü
bu talepler, proletaryanın demokratik devrim programının talepleridir
aynı zamanda. Bugün için ilerici bir rol oynayan Kürt ulusal önderliği,
devrimci bir bunalım döneminde, yığınların devrimci ayaklanmaya
kalkışacakları bir dönemde anti-şiddetçi, ‘barışsever’,
‘savaş karşıtı’ reformist platformuyla gerici bir rol oynaması
muhtemeldir. Bu durumda ya Kürt ulusal önderliği reformist çizgisinden
vazgeçmeli, ya da Kürt işçi sınıfı ve emekçileri kendi bağımsız
siyasetini izleyerek proletaryanın bayrağı altında gerçek kurtuluşa
doğru yürümelidir.
Kürt ulusal önderliğinin reformist olması, gelecekte yalpalama ve
karşı-devrimci konuma düşme ihtimali, bugün için onun ilerici özellikler
taşıdığı ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olduğu gerçeğini
değiştirmez.
‘Barış’
Sorunu ve Bazı Tutumlar
Bugün Kürt ulusal önderliğinin ve hatta Kürt halkının temel
talebi barış talebidir. Peki, Türk ve Kürt proletaryası ve onun komünist
öncüsü açısından ‘barış’ talebinin anlamı nedir?
Bu soruyu cevaplamadan önce konuya sağ ve sol sapmanın bakış açısını
ve bu anlayışların küçük burjuva niteliklerini sergileyelim.
Sağ sapma, Kürt ulusal hareketi karşısında sorumsuzdur. Ona göre
ulusal hareket gereksiz, ulusal talepler ise yarının işidir. Bugün
ulusal taleplerde uğraşmak ezilen ulus milliyetçiliğidir onlara göre.
Sağ sapma politik olarak ezen ulus milliyetçiliğinin yararına çalışır.
Çünkü o ulusal hareketi suçlar. Ona karşı düşmanca tutum alır
ve ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliğini aynı
kefeye koyar. Oysaki kendisi ezen ulus milliyetçiliğinin batağına çoktan
saplanmıştır. Sağ sapmanın görüşlerine, ilk aydınlar çağrısı
örnek verilebilir. Aydınların çağrısında ‘barış’ talebi
dillendirilmiştir. Ama nasıl bir barış? Sağ sapmaya göre Kürt
ulusal hareketi suçludur, ortalığı karıştırır ve terörün
sorumlusu odur. Bu yüzden ulusal önderlik teslim olmalıdır, silahlarını
bırakmalıdır ve böylece barış sağlanmalıdır. Ya devlet? Ulusal
önderlik teslim olunca, devletin savaşacağı kimse kalmamış olur, böylece
de ‘barış’ sağlanır.
Sol sapma ise, sınıflar arasındaki ilişkiler, yığınların bilinç
düzeyi ve güçler ilişkisini hesaba katmadan mutlak bir
‘devrimci’ savaş çağrısı ile barışa karşı çıkarlar.
Bunlar ‘devrimci’dirler kendilerince. Çünkü onlara göre zamanlı
veya zamansız savaşmak devrimciliktir. Asıl olan silaha sarılmaktır.
Yığınların bilinciymiş, sınıflar arasındaki güçler dengesiymiş;
bunlar sol sapmaya göre anlaşılmaz, onun dar kafasının (darkafalılık
Lenin’in kullandığı deyimdir) alamayacağı şeylerdir. Lenin sol
sapmadan bahsederken şöyle söyler:
“İlkin, bu parti, Marksizmi yadsıyarak herhangi bir siyasal eyleme
girişmeden önce, sınıf güçlerini ve bu güçler arasındaki ilişkiyi
hesaba katmanın gereğini anlamamakta direniyordu (belki de daha doğrusu
anlayamıyordu)” (Lenin, ‘Sol’ Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı,
Sol yayınları, Sf. )
Sol sapma Lenin’in belirttiği gibi “sınıf güçlerini ve bu güçler
arasındaki ilişkiyi hesaba katmanın gereğini” anlamadığı için
yığınlara zamansız bir savaş çağrısı yapar. Böylece kendisine
göre devrimci; gerçekte (Marksizm-Leninizm’e göre) sol oportünist
bir savaşa girme çağrısı yapar. Ezen ulus milliyetçiliğinin ekmeğine
yağ sürer.
Marksistler için barış sorunu, sağ sapmanın anladığı anlamda
anti-şiddetçi, ulusal hareketi teslimiyete çağıran bir barış değildir.
Marksist-Leninistlerin bugün için barış talebini savunmasının
sebebi “sınıf güçlerini ve bu güçler arasındaki ilişkiyi
hesaba” katmasıdır. Bu ‘hesaba’ göre Türk işçi sınıfı ve
Kürt işçi sınıfının birleşmesiyle ve asgari miktarda yığınları
kazanması ile girişilecek devrimci kalkışma ve silahlı ayaklanma için
koşullar uygun değildir. Türk işçi sınıfı ve halkı henüz bu
talepleri benimsememiştir. Kürt işçi sınıfı ve halkı sınıf
kardeşleri ile bir araya gelememiştir. Yığınların devrimci kalkışmadan
yana tavır koyması bugün için söz konusu değildir. Bu koşullarda
bir silahlı kalkışma ve ezen ulus egemenlerinin istediği zamanda yapılacak
bir savaş yenilgi demektir. Silahlı savaş, ezen ulus milliyetçiliği
istediği zaman değil, proletarya ve proletaryanın kazandığı yığınlar
devrimci kalkışmadan yana tavır koyduğu zaman yapılır.
“proletaryanın saflarında burjuvaziye karşı kesin eylemden yana,
en yürekli devrimci çıkıştan yana güçlü bir bilinç ortaya çıkmalıdır.
İşte ancak o zaman devrim olgunlaşmıştır.” (Lenin, ‘Sol’ Komünizm-Bir
Çocukluk Hastalığı, Sol yayınları)
Bu yüzden bugün silahlı bir kalkışma, silahın bilinçsizce, oportünistçe
kullanılması işçi sınıfına ve halka ihanetin ‘samimi ve inançlı’
şeklidir. Bugünkü barış talebinin bir yanı budur. Diğer yanı
ise; Kürt ulusunu tanımayan, onun dil, kültür ve bütün hakları üzerinde
baskı uygulayan, bu haklar talep edildiği zaman Kürt halkını
katleden, işkenceden geçiren faşist diktatörlük bugünkü çatışmaların
sorumlusu ve tek suçlusudur. Bu konuda ‘tarafsızca’ iki tarafında
‘suç’u var diyenler iki yüzlü milliyetçiler, ezen ulus milliyetçilerinin
‘demokrat’ uşaklarıdır. Suçlu olarak faşist diktatörlük ve bu
diktatörlüğün aracı devlet mekanizmasını ortaya koymak şarttır.
Bu yüzden devlet Kürt halkının ulusal-demokratik haklarını tanımalı,
operasyonları durdurmalı ve bu koşullarda bir barış sağlanmalıdır.
Sonuç itibarıyla Marksist-Leninistlerin barış talebi, silahlı kalkışma
için koşulların uygun olmadığı bir dönemde, ulusal baskıyı teşhir
ederek, ulusal-demokratik hakların hayata geçirildiği bir barış
talebidir ki bu talep için mücadele demokratik devrim ‘savaş’ının
ta kendisidir.
Kürt Ulusal Hareketinin
Eylem Biçimi
Kürt ulusal hareketinin
programının reformist bir program olduğuna deyinmiştik. Yine bugün
silahlı kalkışma için koşulların uygun olmadığını gerekçeleriyle
birlikte gösterdik. Bu yüzden Kürt ulusal hareketinin savaş koşullarında
kullanılan eylem biçimlerini özel olarak eleştirmek pek gerekli değildir.
Çünkü yanlış platform, yanlış eylem biçimlerini getirir. Sorun
tek tek eylem biçimlerini eleştirmekten çok ulusal hareketinin bir
yandan reformist, öbür yandan da ‘savaşçı’, ‘sol’ oportünizmini
ortaya koymaktır. Ulusal hareket, eylem biçimlerini, talepler üzerinden
şekillenecek ve devrimin koşullarını hazırlayacak bir mücadeleye göre
belirlemelidir. Bu yüzden trene yapılan saldırılar, Belediye Başkanının
kaçırılması, bugün için zamansızdır(ve bir kısmı da bireysel
terörizm niteliğindedir). Bu eylem biçimleri yığınların kazanıldığı
devrimci kalkışma dönemine uygun eylem biçimleridir. Bugün bu eylem
biçimleri görünüşte ‘sol’, ‘devrimci’ ama özünde
reformizmi gizleyen ve devrim mücadelesinde günün görev ve eylem biçimlerini
atlayan biçimlerdir.
Yine de birkaç örnek üzerinde durmakta yarar var. Batı illerinde yapılan
bombalı eylemlere değinelim. Bunlar bireysel terörizmi esas alan
eylem biçimleridir. Yığınların devrimci eylemi yerine
‘kahramanların’ bombalarını koyar.
“İkincisi bu parti, bireysel terörizmi, suikastları doğru bir
eylem olarak tanımayı, kendi ‘devrimci’ ruhunun yada ‘solculuğunun’
özel bir belirtisi sayıyordu; ki bunu, biz Marksistler, kesin olarak
reddederiz.” (Lenin, Sol Komünizm)
Bu eylemler doğrudan halka zarar veriyor ve ölümlere yol açıyor. Ülkemiz
burjuvazisi bu ölüm ve ‘terör kurbanları’ üzerinden nasıl bir
propaganda yürüttüğünü, büyük bir ikiyüzlülükle, ‘insancıllıkla’
yığınları yedeklediği ve milliyetçiliği körüklediğini görüyoruz.
Kürt illerindeki çatışma, tren bombalamalar vb. eylemler bir savaştaki
zorunlu eylem biçimleridir. Bugün, bir savaş ve devrimci ayaklanma için
koşulların uygun olmadığını, zamansız ‘ayaklanma’ girişimlerinin
devrimci hareket için ‘cinayet’ anlamına geldiğine yukarıda değinmiştik.
Lenin bu durumu şöyle ifade eder:
“Bütün sınıf, bütün yığınlar, öncüyü doğrudan destekleme
durumuna gelmedikçe ya da öncüye karşı sempatik bir tarafsızlık
tutumunu benimseyerek karşı tarafı desteklemeleri olasılığı kesin
olarak ortadan kalkmadıkça, öncüyü kesin savaşa sürmek yalnızca
bir ahmaklık olmakla kalmaz, bir cinayet olur.”
Bugün Kürt ulusal hareketinin platformunun ve eylem biçimlerinin yanlış
olduğu (yada onun burjuva niteliğine uygun düştüğü) gerçektir.
Bu eylem biçimleri ile ülkemizdeki sınıf hareketinin geriye düştüğü
ve halklar arasındaki ‘ulusal’ önyargıların pekiştiği de bir
gerçektir. Ancak bu gerçeklerden yola çıkarak suçu ulusal harekete,
bu hareketin önderliğine atmak da en basitinden bir ezen ulus milliyetçiliğidir.
Çünkü ülkemizdeki ulusal hareketin kaynağı, bu hareketin ortaya çıkış
ve gelişme nedeni Türk egemen sınıflarının ulusal baskı, inkâr
ve imha siyasetidir. Kürt ulusal hareketinin ‘yanlış’ eylem biçimleri
ise bu siyasete bir tepki niteliğindedir. Bu sebeple meşrudur, ancak
biçim olarak doğru değildir. Ulusal baskı siyasetine karşı halkların
birlik olmasına engeldir. Elbette bu noktada asıl suçlanacak olan
ulusal baskı siyasetine karşı ‘yanlış’ tepki gösteren ulusal
hareket ve önderliği değil, bu ulusal baskı, inkâr ve imha
politikasının sahibi ve uygulayıcısı olan milliyetçi Türk egemen
sınıflarıdır. Ayrıca Kürt ulusal hareketinin yanlış eylem biçimlerini
görürken, Türk egemen sınıflarının ‘operasyonlar’ diye adlandırılan
terörünü, katliamlarını görmemek olsa olsa Türk egemen sınıflarına
kuyruk olmaktır.
Kürt Halkının Talepleri
Anti-Emperyalist-Demokratik Devrimin Taleplerindendir
Kürt halkının taleplerinden barış sorununa ve bu soruna proletarya
ve onun komünist öncüsü cephesinden bakışını, bu talebin
anti-emperyalist demokratik devrimin taleplerinden birisi olduğunu
yukarıda açıkladık.
Ulusal baskı siyaseti ile emperyalizm birbirinden ayrılmazdır. Çünkü
yıllardır bu ülkede Kürt halkına yapılan zulümler, Türkiye işbirlikçi
egemen sınıfları ile ABD emperyalizmi ortaklığı ile yapılmıştır.
50 yıldır ABD’nin sömürgesi olan bir ülkedeki ulusal baskı
politikası ile emperyalizmi bir birinden ayırmak, alakasız görmek çocukçadır.
Emperyalizm bir yandan ulusal baskı politikasını desteklerken; öte
yandan halkların ‘koruyucusu’ rolüne bürünerek demagojik, iki yüzlüce
bir politika izlemektedir. Halkların ‘koruyuculuğu’ sadece ABD için
geçerli değil, ülke kaynakları üzerinde egemenlik kurmak isteyen,
ülkede etkinliğini arttırmak isteyen her emperyalist ülke için
kullanılan bir demagoji niteliğindedir. Oysaki ülkemizde Kürtler ABD
silahlarıyla katledilmişlerdir. Katledilen binlerce Kürt’ün kanı
emperyalizmin elindedir.
Bu yüzden ulusal baskıya karşı demokrasi mücadelesi aynı zamanda
emperyalizme karşı bir mücadele olarak şekillenmelidir.
Kürt halkının taleplerinden olan dil ve kültür üzerindeki baskıların
kaldırılması genelde herkes tarafından sözde karşı çıkılmayan
ama iş onu savunmaya gelince kaçılan bir konudur. En sağ sapma bile,
hatta açıktan milliyetçiler bile ‘Kürtler kendi dilini konuşsunlar,
sanki bir şey diyen var’ diyorlar. On yıllardır, bu ülkede Kürt
olduğu için öldürülen insanları ise hiç hatırlamıyorlar, Kürtçe
konuşmaktan korkulan zamanlar hiç olmamış gibi davranıyorlar. Kürtçeyi
savunmaya gelince de, ‘tabi ki herkes kendi dilini konuşsun’
diyorlar, ama Kürt dili üzerindeki baskılara tepki göstermiyorlar. Kürtçe
kurslar saçma gerekçelerle kapatılınca ‘gık’ demiyorlar. Ama Türkçe’de
yabancı bir kelime gördüler mi içleri gidiyor, hemen bir Türkçe
karşılık buluyorlar. Oysaki çok uluslu devletlerde birden çok resmi
dil demokrasinin gereğidir. Mesela İsviçre’de üç resmi dil vardır.
İşte bizim inceden milliyetçilerimiz bunları görmez.
Anadilde eğitim hakkı ise ezen ulus milliyetçilerinin ve onların
‘kuyruk’larının en çok karşı çıktıkları konulardandır.
‘Her azınlık isterse ne olur okulların hali’ diyen
‘vatanseverlerden’ tutun da, ‘ülke bölünür’ diyenine, ‘Türkçe
herkesin anlaştığı dildir’ diyen ‘akıllı’sına kadar her çeşit
inceden ezen ulus milliyetçisi bu noktada birleşirler. Anadilde eğitim
uygulanamaz, uygulansa da ülke bölünür, her şey karışır onlara göre.
Oysaki anadilde eğitim ve güncel biçimiyle Kürtçe eğitim talebi
bir ulusun kendi anadilinde eğitim görme hakkının ifadesidir. Bu en
temel haklardan birisi olmanın yanı sıra bilimsel bir eğitim için
şarttır. Anadilde eğitim Kürt ulusunun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde
hayata geçirilebilir. Diğer bölgelerde ise seçmeli olarak Kürtçe eğitim
konulabilir. Bunun ‘uygulanamaz’ yanı yoktur. Uygulanabilir. Talebe
göre diğer azınlıklar da bu haktan yararlanabilir. Ama tarihsel
evrim göstermektedir ki azınlıklar bir ulus olma özelliklerine sahip
değillerdir. Azınlıkların kendi dillerinde eğitim görmek istemesi,
azınlıkların bir ulus olma özelliğini göstermemesinden dolayı geçici
bir durumdur. Çünkü azınlıklar günlük yaşamda kendi dillerini
kullanmaz ve giderek diğer uluslarla kaynaşırlar. Ama sorun azınlıkların
bu hakka sahip olmasındadır. Bu hakkı kullanmak veya kullanmamak azınlıkların
bileceği bir iştir. Azınlıklıkların bu hakka sahip olması eğitim
sistemini yıkıp ülkeyi bölmez. Demokrasi halkların birliğini arttırır.
Oysaki azınlıkların bu hakka sahip olmaması, azınlıklar içinde Türk
düşmanlığı yaratır; ayrılıkçılığı, düşmanlığı ve bölünme
isteğini körükler. Tersine, bu talep baskı altına alınmadığı
zaman Türk düşmanı milliyetçilik türemez. Halklar arasında
demokrasinin yerleşmesi ile düşmanlığın yerini kardeşlik ve hoşgörü
alır. Bölünme isteği ve ayrılıkçılığın nedeni olan ulusal
baskı ortadan kaldırılmış olur.
Bir ulusun anadilde eğitim görmesi azınlıkların durumundan bir ölçüde
farklıdır. Çünkü ulus olma özelliklerinden biri olan kendi
anadiline sahiptir ve bunu günlük yaşamında kullanır. Ve bunu
kullanabilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Ancak Kürtçe eğitim
almak Kürt halkı için bir haktır ama zorunluluk değildir, isterse Türkçe
eğitim alabilir. Sorun bu hakkın tanınması ve demokratik bir ortamın
sağlanmasıdır. Ancak bu koşullarda Türk-düşmanlığının ortaya
çıkması engellenir, ulusal çitler aşılır ve halkların ‘ayrılığı’
değil kardeşliği sağlanır.
Lenin ezilen ulusun anadilde eğitim hakkı vb. ulusal-demokratik haklarının
tanınmasının, kendi kaderini tayin hakkının savunulmasının
‘devletin çözülüp dağılmasına’ sebep olacağını, ülkenin bölünmesine
yol açacağını söyleyenlere şöyle der:
“ulusların ayrılma hakkının tanınması, ‘devletin çözülüp
dağılma’ tehlikesini azaltır.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini
Tayin Hakkı, Sol Yayınları, Sf.80)
Proletarya ve onun komünist öncüsü elbette ulusal sorunun çözümünde
kendini bu taleplerle sınırlamaz. Köye geri dönüşlerin sağlanması,
Türk devletinin bütün askeri ve idari organlarını bölgeden çekerek
gerçekleştirilecek bir referandum ile Kürt halkının ayrı bir
devlet kurma hakkı dâhil kendi kaderini tayin hakkı, koruculuğun
kaldırılması, devletin Kürt ailelerine tazminat ödemesi; bütün bu
talepler Kürt sorununun çözümünde atlanamayacak taleplerdir.
Kürt Düşmanlığının
Kılıfı: Emperyalizm
Türk milliyetçiliği yeni ama orijinal olmayan bir kılıf buldu.
AB’nin, Kürt halkının haklarını ‘savunması’ Türk milliyetçilerinin
anti-emperyalist ruhunu birden ateşledi. Kürtlerin demokratik hak ve
taleplerini savunuyormuş gibi gözüken buradan egemen sınıfları sıkıştırarak
ülkedeki etkisini arttırmak isteyen AB, asla Kürt halkının hak ve
taleplerinin savunucusu olamaz. Emperyalist burjuvazi için demokrasi
sadece ikiyüzlüce kullanılan bir ‘sakız’dır. Emperyalizm sadece
Kürt halkının hak ve taleplerini savunarak, Kürt halkını
yedeklemeye çalışmıyor; yine demokrasi ve özgürlük gibi kavramları
kullanarak, bunları kendi idealleri olarak göstererek bütün dünya
halklarını yedeklemeye çalışıyor. Dürüst insanlar bu oyuna
kanmamalı. ABD demokrasiyi ve özgürlüğü savunduğunu söylüyor
diye biz demokrasi ve özgürlüğü savunmayacak mıyız? AB Kürt halkının
hak ve taleplerini savunduğunu söylüyor diye Kürt halkının hak ve
taleplerini savunmayacak mıyız? Emperyalistler hiçbir zaman gerçek
anlamda ne demokrasiyi ne de Kürt halkının hak ve taleplerini
savunurlar. Onlarınki halkları yedeklemek için kullandıkları söylemlerdir.
“örneğin Latin ülkelerde olduğu gibi cumhuriyetçi sloganların
halkın aldatılması ve mali soygun amacıyla kullanılması,
sosyal-demokratların cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir
neden olmaz” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları,
Sf.140)
Lenin’in belirttiği gibi, emperyalistlerin bazı sloganları
kullanması, daha doğrusu savunur gibi gözükmesi, sosyalistlerin gerçek
manada o sloganların gösterdiği hedefler için mücadelesine engel
olmaz. Yani AB’nin Kürt halkının haklarını savunuyormuş gibi gözükmesi,
komünistlerin Kürt halkının hak ve taleplerini savunmasına engel
olmaz.
Aynı şekilde bu taleplerin emperyalizme yaradığını, ulusal birliği
bozduğunu, ulusal bilincin gelişmesini engellediğini söyleyen
‘ulusal’cılar için de durum benzerdir. Öncelikle şunu
belirtelim: Proletaryanın ideolojisi ulusalcılık yani milliyetçilik
değil, Marksizmdir ve Marksizm hiçbir şekilde milliyetçilikle bağdaşmaz.
Tekrara düşmek pahasına:
“En ‘adil’, ‘saf’, en ince ve en uygarı olsa bile, Marksizm
milliyetçilikle bağdaşmaz.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin
Hakkı, Sol Yayınları, Sf.31)
Ulusal taleplerin emperyalizme yaradığını söyleyerek bunlara karşı
çıkmak artık inceden milliyetçilik değil açıktan milliyetçiliktir.
“bazı başka durumlarda bir başka ‘büyük’ devlet tarafından
aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de,
sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını
reddetmelerine neden olmaz.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı,
Sol Yayınları, Sf.140)
Lenin, bize ekleyecek bir şey bırakmıyor; her şey açık…
Türk Milliyetçilerinin
Halkların Kardeşliği Anlayışı
Halkların kardeşliği sloganı çok yaygın bir slogan haline geldi.
Öyle ki, herkes, kendi anladığı biçimde bu sloganı kullanır oldu.
Örneğin MHP mitinglerinde sloganın atıldığı bilinir: “Türk-Kürt
kardeştir, bunu bozan kalleştir”. Benzer şekilde birçok siyasi görüş
buna benzer görüşleri savunmaktadır. Hatta bazı
‘sosyalistlerimiz’ ‘yaşasın halkların kardeşliği’ diyerek Kürt
ulusal hareketine karşı faşistçe söylemler kullanmaktadır.
Yine farklı sınıfların aynı olguya farklı bakışları söz
konusudur. Burjuvaziye (ve burjuva milliyetçilerine) göre Kürt ulusu
kendi hak ve demokratik talepleri için mücadele etmemelidir. Kendi
kaderini tayin hakkını kesinlikle savunmamalıdır, çünkü bu bölücülüktür.
Ayrı bir devlet kurmayı düşünmek ise “kalleş”liktir. Kürt
halkı yok sayılmaya, inkâr edilmeye, işkenceden geçirilmeye ve
katledilmeye ses çıkarmamalıdır, yoksa ‘ulusal birlik’ tehlikeye
düşer. İşte burjuvazinin ve Türk milliyetçilerin halkların kardeşliği
için önerdikleri koşullar bunlardır.
Bu anlayışa göre suçlu Kürt halkıdır. Kürt halkını yok sayan,
inkâr eden, onun haklarını kabullenmeyen ve katleden Türk egemen sınıfları
değildir. Milliyetçiler göre Kürtler için iki yol vardır: ya Türk
egemen sınıflarının bütün baskı ve zulümlerine sessiz kalınacak
ve ‘halkların kardeşliği sağlanacak’ ya da Kürt halkı en temel
insan haklarını savunacak; böylece ‘kalleş’lik ve bölücülük
yapacak; ‘halkların kardeşliğini bozacaktır’.
Marksist-Leninistler halkların kardeşliği sloganını işe yaramaz
hale getiren; onu Kürt halkını köle haline getiren bir slogana dönüştüren
milliyetçilerin tersine halkların ancak özgürce karar verebildikleri
sürece, birbirleri üzerinde baskı uygulamadıkları sürece kardeş
olabileceğini söyler. Bir ulus başka bir ulusu eziyorken nasıl kardeşlik
sağlanabilir. Bu yüzden tüm ulusların kendi kaderini tayin hakkını
tanımak halkların kardeşliği için temel koşuldur. Bu çerçevede,
Kürt halkının hak ve taleplerinin, Kürt ulusunun Cumhuriyetin kurucu
unsurlarından olarak varlığının, ayrı bir devlet kurma hakkı dâhil
kendi kaderini tayin hakkının tanınması ve ülkenin tam demokratlaştırılması
halkların kardeşliği için temel koşullardır. Bunların olmadığı
bir ‘halkların kardeşliği’ sloganı anlamsızdır, gerçekleşmesi
imkânsızdır; bir ulus diğerini ezerken kardeşlik istemektir. Ancak
bu koşullar sağlandığında ulusların birbirine düşmanlığı, ayrılıkçılık
zayıflar ve ulusların eşit haklar temelinde gönüllü birliği sağlanır.
Sosyalizm Ulusal Sorunun
Gerçek Çözümüdür
Ulusal baskı siyaseti, günümüz sınıflı toplumunun olgularındandır.
Sınıfsal temelini ezen ulusun burjuvazinden alır. Burjuvazi halk yığınlarını
bölmek, birbirine düşürmek ve geniş pazarlara hâkim olmak için
ulusal baskı siyasetine başvurur demiştik. Ancak proletaryanın ve diğer
emekçi sınıfların iktidarda bulunduğu, burjuvazinin sınıfsal
temellerinin ortadan kaldırıldığı sosyalizmde ulusal baskı
siyasetinin temeli de ortadan kaldırılmış olur. Çünkü artık
burjuvazi ve dolayısıyla onun siyaseti olan ulusal baskı siyaseti de
ortadan kalkar. Uluslar arasındaki düşmanlıkların yerine proleter
enternasyonalizmi ve halkların kardeşliği, ulusların eşit ve özgür
yaşamı geçer.
Burjuvazi ve burjuvazinin sömürü sistemi olan kapitalist sistem
ortadan kalktığında, burjuvazinin sömürüsünün devamı için
gerekli olan işçi sınıfı ve halk yığınlarını bölme siyasetine
ihtiyaç kalmaz. Yine burjuvazinin yeni pazarları elde tutma siyaseti
gereksizleşir. Burjuvazinin iktidardan indirildiği koşullarda ulusal
baskının temeli de yok edilir. Proletaryanın diğer halkları baskı
altına almaya ihtiyacı yoktur, çünkü sömürü ilişkileri yok
edilmiştir. Bu yüzden ulusların kendi kaderini tayin hakkı tam anlamıyla
uygulanabilir.
1917 Ekim devrimiyle birlikte Sovyetler Birliğinde ulusların gerçek
anlamda özgürlüğü ve kendi kaderini tayin hakkı hayata geçirilmiştir.
Çarlık Rusya’sının zulmü altındaki birçok ulus kendi devletini
kurmuştur. Bu Sovyet Cumhuriyetleri eşit haklar temelinde bir araya
gelmişler ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini kurmuşlardır.
Yine Çarlık Rusya’sındaki uluslardan birisi olan Fin ulusu
SSCB’ye katılmak istememiştir. Kendi kaderini tayin hakkına uygun
olarak ayrı bir devlet (Finlandiya) olarak örgütlenmiş ve
kapitalizmi benimsemiştir. Yani bütün uluslar kendi kaderini tayin
hakkını kullanarak kendi geleceklerini kendileri belirlemişlerdir.
Kimi uluslar, işçi sınıfının önderliğinde sosyalizmi inşa edip,
SSCB’yi kurarken, kimi uluslarda SSCB’ye katılmayıp burjuvazinin
baskı ve egemenliğinde kapitalizmi ‘seçmiştir’. Sosyalist ülkeler
zorla Finlandiya’yı kendilerine bağlı tutmamışlar, Fin ulusunun
kendi kaderini tayin hakkını tanımışlardır.
SSCB, tarihsel ve ekonomik bakımdan geri bırakılmış, bu yüzden de
kültürel olarak geri kalmış uluslara özellikle yardımcı olmuştur.
Böylece tarihsel sebeplerden kaynaklanan ulusal eşitsizliklere karşı
da tutarlı bir savaş verilmiştir. Böylece ulusların sadece biçimsel
eşitliği değil, kendi kültürlerini geliştirmesi ve ekonomik
anlamda ilerletilmesiyle gerçek eşitliği sağlanmıştır.
1953 yılından itibaren birçok sosyalist ülkede revizyonist yönetimlerin
kimi yerlerde ‘barışçıl’ metotlarla, kimi yerlerde şantaj, baskı,
cinayet ve komplolarla başa gelmesiyle kapitalizm yeniden restore
edilmeye başlanmıştır. Böylece (Arnavutluk hariç) SSCB de dâhil
eski sosyalist ülkelerde ulusal anlaşmazlıklar, milliyetçilik ve
ulusal baskı yeniden ortaya çıkmıştır. Bu sebepten kaynaklanan
ulusal baskı ve ulusal sorunların kaynağı sosyalizm değil; restore
edilen kapitalizmdir. Çünkü bu ülkelerde sosyalizm öz olarak
ortadan kaldırılmış ve bürokrat burjuvazinin egemenliğinde
kapitalizm restore edilmiştir.
Ancak revizyonist geri dönüşten ve sosyalizmin temel ilkelerinden
haberdar olmayan kimi çevreler sosyalizmin ulusal sorunu çözmediğini
ileri sürebilmektedirler. Bu çevreler, 1953 sonrası işleyen sürece
gözlerini kapayan, ya da bu süreçten hiçbir şey anlamayan,
sosyalizmi sadece lafızda benimseyen çevrelerdir. Bunların en ileri
programı ulusal sorunu ‘çözemeyen’ sosyalizm yerine ulusal sorunu
‘çözen’ kapitalizmdir. Burjuvazinin egemenliğini, sömürüsünü,
ulusal baskı ve katliamlarını savunmanın demokratik biçimi de böyle
olur!
Sonuç
Kürt sorunu nesnel bir sorundur. Kaynağını burjuvazinin ulusal baskı
politikasından alır. Çözümü ise, ulusal baskının ortadan kaldırılması,
ulusların kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde; her türlü
milliyetçiliğin yenilmesiyle sağlanacak eşit haklar temelinde gönüllü
birliktir. Birlik belirtildiği gibi gönüllüdür ve proletarya ve
emekçi halklar açısından en yararlı olanıdır. Ancak birliğin
‘iyiliğinden’ ve ‘doğruluğundan’ yola çıkarak Kürt
ulusunun ayrı bir devlet kurma hakkını inkâr etmek ise sosyal-şovenizmdir,
ezen ulus milliyetçiliğidir. Kürt ulusal hareketini eleştirmek adına,
‘yaşasın halkların kardeşliği’ sloganları arkasına sığınarak;
gerçekte Kürt ulusunun hak ve taleplerini, kendi kaderini tayin hakkını
inkâr etmek, onun ezilmişliğini ve ulusal baskı altına alınmış
mevcut durumunu ‘halkların kardeşliği’ adına devam ettirmek ikiyüzlülükten
başka bir anlama gelmez. Benzer şekilde Kürt ulusal hak ve
taleplerinin emperyalizmin istekleri olarak gösterilmesi, bu taleplerin
emperyalizmin işine yaradığı gibi gerekçeler Kürt halkının
taleplerinin görmezden gelinmesinin benzer bir biçimi ve sözde
‘anti-emperyalist’ Türk milliyetçiliğidir. Ama Marksizm milliyetçiliğin
hiçbir biçimi ile bağdaşmaz. Yukarıda aktarılan alıntıyı tekrar
aktarıyoruz:
“bazı başka durumlarda bir başka ‘büyük’ devlet tarafından
aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de,
sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını
reddetmelerine neden olmaz.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı,
Sol Yayınları, Sf.140)
Kürt ulusal hak ve taleplerinin gerçek anlamda savunucusu ne
emperyalist burjuvazidir, ne de Kürt ulusal burjuvazisidir. Kürt
ulusal taleplerinin gerçek savunucusu; ufku ulusal kurtuluşla, bağımsız
bir kapitalizmle sınırlı olmayan; ulusal kurtuluşu sosyal kurtuluşla
birleştiren Kürt ve Türk proletaryası ve her iki ulustan emekçi
halklardır. |